50 Muhteşem Excel Formülünü Sizinle Paylaşabilirim… ( Sosyal Mühendislik ve Linkedin )

Sosyal mühendislik , ingilizce tanımı “Social Engineering” olarak isimlendirilen en temel hacking yöntemlerinden biridir…Sosyal mühendislik temel olarak insan ilişkilerini veya insanların dikkatsizliklerini kullanarak hedef kişi yada kurum hakkında bilgi toplamak ve gereken yönergelerle kullanmak olarak tanımlanabilir. Bu olayda amaç hedef kurum veya kişi yapısı, kurumsal ağın yapısı, çalışanların/yöneticilerin kişisel bilgileri , şifreler ve saldırıda kullanılabilecek her türlü materyalin toplanmasıdır.

Kuruma çalışan olarak sızmak, çalışanlarla arkadaş olmak, teknik servis yada destek alınan bir kurumdan arıyormuş gibi görünerek bilgi toplamak, hedef kişiyle dost olmak , olmadığı halde kendini bayan gibi gösterip kişilerin zaaflarından yararlanmak bilinen en iyi örnekleridir.

Sosyal mühendislik aslında hack’in atası olarak bilinir. Sosyal mühendisliğin mucidi olarak Kevin Mitnick bilinir ve bu alanda yazdığı kitapta sosyal mühendislikten bahsetmiştir. Hayatını incelediğimiz kadarı ile girdiği sistemlerin %80 nine sosyal mühendislik yöntemleriyle ulaştığını gördük. Kevin Mitnick zamanında FBI tarafından 1. sırada aranan bilişim suçlusu haline gelmiştir ve yakalanmasında başrol oynayan ünlü güvenlik uzmanı Tsutomu Shimomura Kevin ile girdiği mücadeleyi anlattığı Takedown adlı kitabında özellikle bu yönteme değinmiştir.

Sosyal mühendislik üzerine yapılan araştırmalarda kadın sesinin erkek sesinden daha şanslı Olduğunu göstermiştir. Kısaca Sosyal Mühendislik kişileri kandırarak elindeli gizli bilgileri sorularla veya farklı yollarla fark ettirmeden elinden almaktır…

Kısa seyahatlerimde toplu taşıma ve uzun seyahatlerimde de mümkün ise otobüs tercih eden birisi olarak bu yolculuklardaki en önemli gözlemlerimden biri yan yana oturduğumuz kişi ile kısa zaman içinde en derin sohbetlere girdiğimizdir. Bu yolculuklarda bazen insanların ailelerinden birine bile açıklayamayacakları konuları bir saat yan yana oturdukları tanımadıkları birisine rahatlıkla açıkladıklarına defalarca şahit oldum.

Linkedin gibi pek çok bilginin açıkça verildiği bir alanda Sosyal Mühendislik çabalarının olmasını beklememek de saflık olurdu açıkçası.

Hangi bilgileriniz mevcut bu alanda;  mail adresimiz, telefonumuz , mezun olduğumuz okullar, iş yerimiz ve bağlantılarımız. ( Diyebilirsiniz ki bunları yazma ya da görünür hale getirme. Size katılıyorum fakat profilleri biraz incelerseniz bu bilgilerin çoğu kullanıcıda genele açık olduğunu görebilirsiniz)  , hatta eğer denerseniz pek çok kullanıcının facebook , instagram gibi hesaplarının da bir fitreye sahip olmadığını siz de tespit edebilirsiniz.

Bir Sosyal Mühendis temelde genellikle büyük balık ile ilgilenir. Bu Linkedin özelinde sizden ziyade çalıştığınız şirketin tehlikede olduğu anlamına gelir. Amaç daha çok sizin vasıtanız ile önce çalışma bilgisayarınıza erişimi ardından da şirket bilgilerine erişimi içeren bir silsiledir. Bunun teknik detaylarına burada girmek gereksiz fakat geçmişte çalıştığım bir şirkette bilgi güvenliği konusunu test etmek için katılımcılara kendi oluşturduğumuz bir spam maili gönderip bazı anlamsız bilgileri istediğimizde giden maillerimizin % 10 ‘undan fazlasında cevaplar girilmişti. Eminim ki daha gerçek görünen bir form tasarlasaydık ve özel bilgiler de isteseydik buna da yanıtlar gelecekti.

Şimdi Linkedin’deki Sosyal Mühendislerin bu kadar becerikli bilgisayar dahileri olmadığını var sayalım ve sadece size saldırmak ve sizin özel bilgilerinizi,paranızı, kontörünüzü vb. almak istediğini var sayalım. Bunun için çok uzağa gitmenize gerek yok . Her gün karşınıza çıkan ” 50 inanılmaz excel formülünü isteyenler ile paylaşabilirim ” ” İş bulma sürecimde oturdum performans değerlendirme sistemi geliştirdim size de gönderebilirim” ” 3000 İK uzmanının şirket ve iletişim bilgilerini aldım size de vereyim ” türünden bir mesaj ile karşılaşabilirsiniz. Burada bir iyi bir de kötü haberim var. insanlar sosyal mühendislik nedir bilmeseler bile şirket mailleri yerine hotmail ya da gmail uzantılı maillerini paylaşıyor genellikle. Diğer yandan böyle bir paylaşı yapıldıktan sonra genellikle 500- 600 civarı maili altında toplaması bir günden daha uzun sürmüyor.  Bunda ne zarar var insanlar birbirine iyilik yapıyor diye düşünüyorsanız bu düşünce beni şaşırtır açıkçası.Gelin biraz bu tip bir akışı inceleyelim.

Örneğin birisi bize illa bir iyilik yapmak istiyor ise bunun için maillerimizi almasına gerek yok. Dosyayı bir linke koyması ve linki paylaşması yeterli. İsteyen bu linkten dosyayı indirir. ( Tavsiye etmem ama özgür irade tabi ki )

Bu tip paylaşımların altına tepkilerini görmek için genellikle link koyun türünden mesajlar yazmama rağmen hiçbir cevap gelmezken dosya bana ulaşmadı türünden bir mesaj atınca karşı taraf direkt olarak dönüş yapıyor. Çünkü böylece sosyal mühendisliğin ilk kilidi olan iletişim kapısını açmış oluyorum. Zaten genellikle dosya ya gönderilmeyerek ya da hatalı / açılmayacak şekilde gönderilerek bu kanal açılmaya çalışılıyor.

Bu andan sonrasını bir senaryo ile kurgulayalım ( biraz komplo teorisi gibi gelebilir metin size ama çok olası olduğunu atlamayalım )

* Kurban : Dosyayı açamıyorum.

*Sosyal Mühendis : Ev bilgisayarında mı , iş bilgisayarında mı açmaya çalışıyorsunuz ?

* Kurban : Kişisel bilgisayarımda açmaya çalışıyorum.

* Sosyal Mühendis : Belki işletim sisteminizin sürümü ile ilgilidir. Bu arada Linkedin de Marmara Üniversitesi 2000 mezunu olduğunuzu gördüm, benim kardeşim de oradan mezun İpek ( Kadın ismi vererek sohbet etmek veya sosyal mühendisin kadın kimliğinde olması güveni arttırmakta. Bu sebeple mutlaka kadın ismi bu görüşmelerde geçiyor. ) . İpeği tanır mısınız ?

* Kurban : Yok tanıyamadım.

* Sosyal Mühendis : Siz 79’lu musunuz ? İpek 79 ‘lu ( 2000 de üniversiteden mezun olduğunuz görünüyorsa hesabınızada ve eğer hazırlık okumamışsanız 21 yaşında mezun olma ihtimaliniz yüksek 2000- 21 =1979 . Şimdi bu oltaya düşüp doğum yılınızı verirseniz, bir iki adım sonrasında önce burcunuzu , buradan doğum ayınızı bilen dolandırıcıya gününüzü verme ihtimaliniz de yüksek)

* Kurban : Ben 78 ‘liyim.

* Sosyal Mühendis : Ha ok muhtemelen sizden bir sınıf altta olabilir İpek. Neyse dosya işini nasıl yapsak acaba , daha önce gönderdiğim herkes açıp teşekkür etti. Sizde de açılsa çok iyi olurdu. İsterseniz ben uzaktan erişip açabilirim dosyayı. Bana ıp adresini verseniz yeter.

* Kurban : ıp adresim 198397635 ( Gerçi çoğu kullanıcı IP adresi nedir ve nereden görünür bilmiyor ama olsun burada da hizmette sınır yok. Size adım adım yerini buldurmak konusunda destek verecektir bu arkadaşlar. )

* Sosyal Mühendis : Ben de açamadım ya neden acaba en iyisi ben size bir daha atayım dosyayı farklı bir mailiniz var mı ? ( Belki iş mailinizi de verirsiniz , umut fakirin ekmeği ) o adrese attığım mail geldi mi ? şimdi dosya yüklensin diye ok tuşuna basar mısınız? ( Hayırlı olsun artık kıytırık bir excel dosyası ile beraber nur topu gibi bir virüsünüz de oldu . Bu saatten sonra klavye hareketlerinizi mi kayda alırlar , banka hesaplarınıza girerken ekran görüntülerinizi mi alırlar orası onların insafına kalmış. Bu arada eski bir bankacı olarak büyük bir çoğunluğun hala cep şifrematik, IP sınırlama, sanal kart kullanma gibi güvenlik önlemlerinden haberi bile olmadığının farkındayım. )

Bu diyaloğu çok uzatmaya gerek yok burada uzun uzun yazdığım metin aslında 2 dk bile sürmeyen bir konuşma. Sohbet derinleştikçe daha özel bilgileri siz anlamadan almaları mümkün. Örneğin memleketiniz üzerinden kimlerdensiniz diye sorarlarsa muhtemelen iki dedenizin de soyadını vereceksiniz ki bunlardan birisi bankalar tarafından kutsal bilgi sayılan Anne Kızlık Soyadınız olacak. Doğum Tarihiniz var , AKS bilgisini verdiniz , telefonunuz var , mail adresiniz mevcut.  Tam bunları yazarken aklıma bir türkü geldi ” Ne duruyorsun helva yapsana , helva yapsana ”

Önlemler
Kendinizi Eğitin: Sosyal Mühendisliğe karşı alınacak en iyi tedbir, kendinizi ve şirketinizdeki kullanıcıları eğitmekten geçer. Bu eğitime en alt kademedeki kullanıcıdan, en üst kademedeki kullanıcıya kadar herkes katılmalıdır.
Hacker’ların kullandığı bu yöntem her yönüyle anlatılmalı, örnekler verilmeli ve kullanıcılar bilinçlendirilmelidir. Telefonda arayan hiç kimseye şifrelerin ve önemli bilgilerin verilmeyeceği belirtilmelidir.

Son olarak vaat edilen dosyaların hepsi internette mevcut zaten, hatta youtube ‘da görsel olarak nasıl yapabileceğiniz de anlatılıyor. Kimseye bilgilerinizi vermenize gerek yok 😉 Unutmayın BİLGİ GÜÇTÜR

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/50-muhte%C5%9Fem-excel-form%C3%BCl%C3%BCn%C3%BC-sizinle-payla%C5%9Fabilirim-sosyal-sand%C4%B1k%C3%A7%C4%B1

Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı Atsan atılmaz, satsan satılmaz! Letgo ne işe yarar?

“Çek yükle mesaj at, Letgo ile kolay sat.” — Yemin et?

Alec Oxenford’un kurucusu olduğu ve son olarak Naspers’in $100M yatırım yaptığı (toplamda 7 yatırımcıdan $200M) Barselona bazlı mobil seri ilan / P2P pazaryeri uygulaması Letgo, Türkiye’de de televizyonlarda zırt pırt karşımıza çıkan kısa ama “çarpıcı” reklamlarıyla adeta beynimizi matkapla delmek için en az birkaç milyon dolar harcamıştır değil mi?

Gelin ne kadar televizyon reklamı yapmışlar önce ona bir bakalım…

Letgo Haziran 2016’da 2052 GRP ile İlk 10 TV Reklamvereni Arasında, Sadece 20–26 Haziran arası 754 GRP (Kaynak: Cereyan Medya)
Ağustos’ta GRP’si biraz düşmüş ama siyasi konjonktür ve yaz/bayram dönemi sebebiyle Letgo 1633 GRP ile 7. sıraya kadar yükselmiş. (Kaynak: Cereyan Medya)
Letgo Kasım’ın ilk haftası 323 spotla ilk 15 arasında ancak 15-20″’lik kısa versiyonlarla toplam sürede ilk 15’e girememiş. Öncesinde 26 Eylül-2 Ekim döneminde ise tam tersi 30″ spotlarla süre bazında 6431 saniye ile 11. olurken spot adedinde ilk 15’te yer almamış. (Kaynak: MTM)

Burada yaratıcı içeriğe girmeyeceğim ama itiraf etmek gerekirse CP+B Londra imzalı olduğunu tahmin ettiğim kısa reklamlar epey komik. Yalnız bunca reklama rağmen önemli bir şeyin bozuk olduğunu düşünüyorum.

Letgo’nun, Türkiye’de ve Dünyada yaptığı onca yatırımın karşılığını alabildiğini söyleyebilir miyiz? Bu soruya cevap verebilmek ve sorun tespiti yapabilmek için önce uygulamanın penetrasyonuna, ardından sosyal medya platformlarındaki performansına bir göz atalım:

Mobil Uygulama Penetrasyonu

Letgo Türkiye’de şu anda Play’de 5, App Store’da ise 7. sırada. Her ikisinde de Alışveriş kategorisinde lider.

Letgo en çok indirilen ücretsiz iOS mobil uygulama listesinde Türkiye’de hâlâ ilk 10’da. Yani reklamlar işini layıkıyla yapıyor.

Letgo’nun en çok izlenen ilk 3 Youtube reklamı toplamda ABD’de 12.38M, Türkiye’de ise 3.25M kez izlenmiş.

Hem ABD’de hem de Türkiye’de reklamlarının Youtube’da izlenme rakamları (Youtube reklam dopingi sayesinde de olsa) milyonlar seviyesinde.

25 Ağustos’ta Letgo şöyle bir basın bülteni yayınlamış:

letgo İlk Yılında 30M İndirilme & 13.2M Aktif Kullanıcıyı Geçti

  • 2. yılın sonunda ABD pazarında $13.2B’lık işlem gerçekleştirmeyi hedefliyor (???)
  • Uygulama üzerindeki satıcılar ve mesajlaşma sayıları aylık %21 ilâ %40 arasında büyüyor
Son 30 günde Türkiye’de 23 bini Android, 195 bini iOS olmak üzere 218 bin kez indirilmiş. Dünya çapında 2.6 milyon kez indirilmiş, %8.4’ü Türkiye’den

Bu veriler ışığında kabaca Letgo’nun Türkiye’de de toplam 2.5 milyon kez indirildiğini ve 1.1 milyon aylık aktif kullanıcısının olduğunu tahmin mümkün. (Maalesef tutunma, aylık ve günlük aktif kullanım verilerine ücretsiz erişim yok.)

Letgo iki turda 100’er milyon dolar, toplamda $200M yatırım aldı. 2015 Eylül’ünde ilk tur yatırım sonrası bunun $75M’lık kısmını reklam ve pazarlama için kullanacaklarını duyurmuşlardı. Tahminen 2016 Mayıs’ındaki ikinci 100 milyon doların da büyük kısmını daha önce $40M yatırım almış yine Barselona bazlı Wallapop’u satın almak için kullandılar.

Bu durumda (hepsini harcadılarsa) Letgo’nun CPI’ı (uygulama indirtme maliyeti) $2.5 [$75/30M]. CpLUI yani sadık kullanıcı başına uygulama indirtme maliyeti ise $5.6 [$75/13.2M] civarı. Bu rakamlar ABD ortalamalarının yaklaşık 2 katı. İndirilen uygulamaların önemli bir kısmı Türkiye gibi CPI’ın düşük olduğu ülkelerden gelince, epey verimsiz. (Ha paranın daha yarısını kullandık, dolayısıyla Şubat 2017’ye dek 60M indirilme ve 30M aylık aktif kullanıcı açıklarız derlerse bir derece.)

Ağustos 2016’ya dek 12 ayda 30M kez indirildiyse, ayda ortalama 2.5M indirilme yapar. İlk 3 ay bu ortalamanın çok altında başladığını tahmin edersek, Ağustos 2016 rakamı 4 milyonu geçmiş olmalı. Oysa Ekim 2016 için hâlâ sadece 2.6M indirilme raporlanması pek umut vaad etmiyor. Öyle katlanarak büyüme söz konusu değil.

İlk 12 ayda 30M İndirilme Senaryosu

Facebook

7 Ekim’de Facebook’un Marketplace duyurusuna istinaden şöyle bir tivit atmışım.

O zaman dikkatimi çekmemişti ama şimdi Facebeook’ta arayınca bugüne dek sadece 7 arkadaşımın 13 ilan paylaştığını, 3 arkadaşımın da Letgo ile ilgili mesleki (reklam/business) yorumlar yaptığını gördüm. Mesleki yorumları saymazsak 634 arkadaşım içinde ilan paylaşanlar sadece %1.1’e tekabül ediyor.

Letgo, 69 bin takipçisi (letgoapp / letgoturkiye ABD, Türkiye, Kanada, İtalya, İsveç, Norveç dahil) olan Facebook sayfasında kendini şöyle tanımlıyor:

Bulunduğun çevrede, ikinci el eşyaları alıp satmak için hızlı ve eğlenceli bir yol.

SATMAK İÇİN PRATİK BİR YÖNTEM
Hızlıca fotoğraf çek, açıklama yaz ve yayınla. Elektronik eşyalarını, aksesuarlarını veya mobilyalarını satmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Hem de ücretsiz!

AVANTAJLI FİYATLAR
Perakende fiyatlara göre %80’e varan oranla daha hesaplı ürünler!
Her hafta yayınlanan birbirinden havalı, yepyeni ürünleri keşfet.

SAMİMİ VE GÜVENLİ MESAJLAŞMA
7/24 açık bir ikinci el pazarındaymışçasına ilgilendiğin ürünlerle ilgili sorular sorabilir, teslimat şekli veya yeri ile ilgili anlaşabilir yada sadece bir “Selam’’ gönderebilirsin!

Buradaki mesajlaşma vurgusu ve “selam” gönderme önerisi özellikle Türkiye’de platformun suyunu çıkarır. Detayına aşağıda gireceğim.

200 milyon dolar yatırım almışsın, milyonlarca dolarlık reklam yatırımı yapmışsın Facebook’ta dünya çapında 69K beğeni, 5.5K etkileşim. Biraz hayal kırıklığı değil mi? Tamam amacın “like” değil, “uygulama indirtmek” ama yine de…


Facebook reklam panelini biraz mıncıkladığımızda ilginç veriler elde edebiliyoruz. 45 milyon Facebook Türkiye (aylık aktif) kullanıcısı arasında Letgo ile ilgili olabilecek olanların toplamı 5.1 milyon, yani toplamın %11.3’ü olarak karşımıza çıkıyor. Facebook’u her gün kullanan 27 milyon kişi içinde ise 4.1 milyon yani %15. Esasen hiç de fena değil gibi.

Bu 5.1 milyonun:

  • %21.5’i kadın, %71’i erkek. %2 (100 bin) cinsiyet belirtmemiş.
  • %25’i İstanbul’da, %43’ü İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaşıyor.
  • %9.2’si 18 yaş altında, %25.5’i 19–24, %23.5’i 25–30, %25.5’i 31–39, %14.7’si de 40+ yaşında.
  • %29.4’ü iOS, %86.3’ü Android kullanıyor. %15.7 her iki platformu da kullanan bir kesişen küme var.
  • %12.3’ü iPhone 6 türevlerini, %3.5’i ise iPhone 7 türevlerini kullanıyor. %13.6’sı daha eski model vea iPad kullanıyor.
  • %11.3’ü iOS 9 ve üzeri, %19.6’sı iOS 10, %86 Android türevleri kullanıyor. (kesişimler var)

Yani bu kaba analizle uygulamayı indirenlerin alım gücü ve SES dağılımı açısından da bir sıkıntı yok gibi. (Ya da belki video izlenme istatistiklerini şişirenFacebook’a hiç güvenmemek lazım.)

Facebook Reklam Paneli Müthiş Bir Pazar Araştırma Aracı

Facebook’ta dünya çapında Letgo ile bir şekilde ilişkili olabilecek kişi sayısı da 16.3M gözüküyor, bu durumda Letgo için sadece Türkiye kaynaklı 4–5 milyon kullanıcı (%25+) epey önemli bir yer tutuyor.

Dünya Çapında, Letgo ile İlgili Facebook Kullanıcı Sayısı: 16.3M

Bu arada 69 bin takipçisi olduğu gözüken uygulama sayfası için Facebook yine dünya çapında aylık 1 milyon aktif kullanıcı öngörmüş. Burada Facebook reklam paneliyle çok çelişkili bir durum ortaya çıkıyor. Facebook kullanıcısı olup Letgo ile ilişkili her 16 kişiden sadece biri mi (%6) aylık aktif kullanıcı?

Twitter

Twitter’da resmi Letgo hesabının 35 bin takipçisi var. [@LetgoTurkiye hesabı da sadece 6 bin 500 takipçiye sahip.]

Twitter’da benim takip ettiğim sadece 5 hesap @Letgo’yu takip ediyor. Bunlardan biri reklam ajansı CP+B, diğeri Twitter’ın @Verified hesabı, biri reklamcı, biri yazılımcı. @LetgoTurkiye’yi takip edense yok. Facebook’ta da arkadaşlarımdan Letgo’yu beğenen yoktu.

Benim takip ettiğim ve Letgo’yu da beğenen hesaplar

Twitter’da uygulamanın sosyal paylaşım kalıbı “Letgo’da ne” anahtar kelimeleri ile arama yaptığımızda 3 Temmuz 2015’ten bu yana şu sonuçlar çıkıyor: (Firehose rakamları)

“Letgo’da ne” kalıbıyla Twitter’da yapılan paylaşımların %65’i ilan gezenlerin, %35’i satıcıların. Bu paylaşımların %47.5’i doğrudan Twitter, %52’u Facebook üzerinden Twitter’da paylaşılmış. Doğrudan Twitter’dan yapılan paylaşımlarının %63.7’si mobil uygulamadan yapılmış.

13 Kasım İtibarıyla Yapılan “Letgo’da ne” Twitter Paylaşımları

Instagram

Instagram’da Letgo’nun 87 bin takipçisi mevcut. Orada kısmen daha iyi daha iyi durumda.


Neticede kurulmasından bu yana 14 ay geçmesine rağmen Letgo hiçbir sosyal platformda henüz 100 bin takipçi barajını aşamamış.

Daha detaylı bir sosyal medya analizi elbette yapılabilir ancak özellikle Türkiye’de bu kadar bol GRP’li TV reklamına, sürekli en çok indirilen ilk 10 ücretsiz uygulama arasında olmasına rağmen sosyal medya paylaşımları (Twitter’da 7 bin 500 civarı) epey sınırlı.

Sizce de tuhaf değil mi? Milyonlarca dolarlık televizyon reklamı yap, ama sosyal medyada alım/satım olarak titreşimi, yankılanması duyulmasın. Reklamlarda sorun olmadığını biliyoruz, bu durumda uygulamanın mekaniğinde ciddi bir sıkıntı olmalı.

Mobil uygulamaları kârlı ve yatırım yapılabilir yapan “forced viral” veya “viral loopdediğimiz kendinden bulaşıcılık mekanizması. Paylaştıkça katlanarak büyüyen fenomenler. Facebook’tan Twitter’a, Whatsapp’tan Instagram’a, Farmville’den Pokémon Go’ya hepsi içinde bu mekanizmayı barındırıyor. “Airborne” yani havadan bulaşmayan ve illa enjektörle insanların ense köküne zerk edilmesi gereken çok tehlikeli bir nezle virüsü düşünün. Pek o kadar endişelenmezdik değil mi?

CP+B’nin ürünün içinde entegre olmayan bu viral döngüyü aşağıda detayını göreceğiniz Letgo Commercializer kampanyası ile ile desteklemeye çalışması da bundan.

Letgo Commercializer

CP+B, Letgo lansmanı için yaratıcı reklamların yanı sıra bir de Commercializer adlı video reklam uygulaması hazırlamış. Seçtiğiniz şablonu kullanarak hazırladığınız ürün satış videosunu kendi sosyal çevrenizle paylaşıyorsunuz. CP+B’nin 19 Ağustos’ta yayınladığı bültende Letgo Commercializer uygulamasıyla 1.16 milyon video paylaşıldı denmiş…

Dolph Lundgren’li Letgo Commercializer

13 Nisan 2016’da paylaşılan ilk tivit aşağıda. Toplamda #letgocommercializeretiketiyle düne kadar sadece 12.191 tivit paylaşılmıştı. Demek ki 1.1 milyon paylaşım Facebook ve email üzerinden yapılmış! ABD’de 67M aktif Twitter kullanıcısına karşılık 229M aktif Facebook kullanıcısı olduğundan şüpheli bir durum. 69 bin Facebook hayranı olan hesabın uygulamasının Facebook’ta 1 milyon kez paylaşıldığına inanalım mı?

Adweek haberinde Twitter’ın hiç referans verilmemesi Facebook’ta paylaşımların çok azının herkese açık yapıldığı düşünüldüğünde şu kullanışlı açıklama da oldukça düşündürücü.

“That’s great, purely as a numbers thing, but if you go onto Facebook and you search the hashtag #LetgoCommercializer, the very tiny number of people who have their Facebook profile comments set to public — if you just read through those, the kind of feedback we’re seeing is almost unheard of,” said Jay Gelardi, CP+B Miami executive creative director.”


Teşhis

  1. Sosyal Alışveriş Bizde İşlemiyor: Amerika’da eski eşyalarınızı “Garage Sale” ile satmak istediğinizde daha ziyade civarda yaşayan ve çoğunlukla pek de ilgi ve alakanız olmayan komşularla tanışıp sosyalleşmeniz için bir fırsat oluyor. Bizde zaten yaygın bir “Garaj Satışı” alışkanlığı yok (garaj da yok zaten). Komşuluk ise çok önemli olduğu için komşular yakın tanıdık, hatta çoğu zaman dost, arkadaş statüsünde. 10 yıllık kapı komşumuza çocuğumuzun artık oynamadığı, yepyeni oyuncağı satamayız biz, ayıptır. Eskilerimizi apartman görevlisine, mahallede veya uzak bir köyde ihtiyacı olanlara veririz. Bu yüzden özellikle Türkiye’de satmak istediğiniz bir ürünü Facebook’ta paylaştığınızda en yakın bir arkadaşınız ‘e ben bunu alırım’ derse, siz de ‘senin paran burada geçmez, almaya gel bahaneyle iki çift de laf edelim’ dersiniz. Bu yüzden özellikle Facebook gibi simetrik sosyal medya platformlarında yakın tanıdığa takılmasın diye ilan paylaşmaktan kaçınıyor olabiliriz. Yine benzer şekilde ‘bak gördün mü, elde avuçta ne varsa satıyorlar’ dedikodularından rahatsız olur Türk insanı…
  2. Katlı ve Taşmalı Süs Havuzu Problemi: Telifi bana ait bu benzetmeyi Gmail ve Facebook’un başarısına istinaden en az 12 yıldır anlatıyorum. Bir ürün, hizmet veya markayı, en kolay, en zahmetsiz ulaşabileceğiniz en geniş tabandan yola çıkarak yaymaya başlarsanız, sonrasında daha verimli üst kesimlere çıkarmanız mümkün olmaz. Öncelikle en alttaki en büyük havuzu dolduracak değil, suyu en üstteki küçük havuza kadar çıkaracak bir pompa düzeneği kurarsınız. Sular oradan taşarak sırayla alttaki havuzları doldurur ve havuz devridaim içinde görsel bir şölene dönüşür. Google 1 Nisan 2004’te ücretsiz ve sınırsız kapasiteli Gmail hizmetini davetiye ile yaymaya başladığında Silikon Vadisi’nden fışkıran bu kaynağın taşa taşa bana kadar ulaşması 5 ayı bulmuştu. Böylece Gmail Türkiye’de bilişim sektöründen reklam sektörüne bulaşır ve benimsenmeye başlar. Benzer şekilde Facebook’un 2005 yılında yine arzı kısıtlayarak .edu adresi kullanan Ivy league öğrencilerinden, 26 Eylül 2006’da tüm dünyaya yayılma serüveni tam da böyle başlamıştı. Türkiye tarafında çocukları ABD’de üniversite okuyan kalburüstü ailelerden gelen arkadaşlık davetleriyle yayılmaya başlayan Facebook bu şekilde tabana zaman içerisinde yayılır. Facebook da Letgo gibi televizyon reklamlarıyla bangır bangır bağırsaydı ücretsiz bir hizmet için asla yeteri kadar ‘serin’olamayacaktı. Facebook servisini ilk günden herkese açık yapıp Friendster veya Yonja gibi üye bazının kontrolsüzce ve anonim büyümesine aldırış etmeseydi yine asla Facebook olamazdı. Facebook daveti size ilk önce evinize gelen bir ustadan gelseydi üye olur muydunuz?
Katlı Süs Havuzu: Fıskiyeli ve Taşmalı Analoji 🙂

Letgo Gerçeği

Bu çerçevede Letgo için maalesef Türkiye’de 2 gerçek var:

Letgo.com Ana Sayfası Hedef Kitleyi Samimiyetle Yansıtıyor
Letgo Ana Sayfasının Arzulanan Steril ve Minimalist Hali.
  1. Bu noktadan sonra A SES’e (sosyo-ekonomik sınıf) mensup kullanıcıları çekmeleri oldukça güç, B SES’e mensup kullanıcıları da aktif kullanıcı olarak tutmaları bence oldukça zor. Zira her ne kadar marka 10 numara ise de Abdi İpekçi Caddesi’nin az ötesinde Tenekeciler Mahallesi olduğu için konum bazlı içerik sosyal çitlerle çevrilemiyor, dolayısıyla farklı beklentide olanlar için içerik değersizleşiyor. Facebook konum verisini arkadaşımın arkadaşları filtresiyle pekiştirerek bu sorunu bir nebze çözecektir. Letgo, konum bazlı nakit ödemeli pazaryeri çözümü olarak C1C2 SES ve piramidin altına doğru büyüyebilir. Ne Marketplace’e hazırlanan Facebook’un ne de Google’ın Letgo’ya ihtiyacı yok. İsterlerse Letgo’yu 3 ayda sollarlar. Letgo ve yatırımcıları her an çaktırmadan IPO ile şişirdikleri balondan atlayıp küçük yatırımcıyı tokatlayabilirler. İkinci Groupon vakası olabilir.
  2. Taşıma suyla değirmen dönmez. Şu anda herhangi bir gelir modeli ve viral döngüsü olmayan Letgo yatırımcı parasını televizyon reklamlarına gömerek eşik benimsenme seviyesini aşmaya, bir anlamda kütleçekim etkisinden kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunca reklama rağmen bir yılda 30 milyon indirilme ve 13 milyon aylık aktif kullanıcı rakamlarına bakılırsa bunu başarmak için yeterli hıza ulaşmış gözükmüyor. Sosyal medyada paylaşım ve takipçilerinin de az olması markaya bağlılığın yüzeysel olduğunu gösteriyor. Şu aşamada yakıt bittiği anda, Letgo okyanusun serin sularına gömülebilir.

(Bu kadar olumsuz konuştuğum son start-up’lar Foursquare ve Groupon’du:

Groupon’un Düşüşü

Google Trends

Google’da dünya çapında arama trendlerine baktığımızda Letgo’da en büyük patlamayı yine Türkiye’nin yaptığını görüyoruz.

Lâkin Türkiye’ye döndüğümüzde esas ilginin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan olduğu görülüyor. İstanbul’la (40) karşılaştırıldığında Tunceli ve Siirt’teki ilginin %100 seviyesinde olması dikkat çekici.


Kendi çevremde durum nedir merak ettiğimden dün Twitter takipçilerim arasında küçük bir anket yaptım.

Sonuçlara göre yanıt verenlerin %34’ü uygulamayı indirmiş fakat %22’si hiç kullanmamış. %36 indirmedim derken %30 gibi ciddi bir oranda da Letgo’nun ne olduğunu hâlâ bilmeyenler var.


Letgo İçerik ve Deneyim

Uygulamanın biraz da çaresizce mesajlaşmayı teşvik etmesi büyük sıkıntı. Tacizcilerden kadın tüccarlarına, ‘Bylock’çulardan uyuşturucu tacirlerine işi olan olmayan herkes Letgo’ya üşüşür. Özellikle kadın satıcılar için konum bazlı karşılıklı satış oldukça riskli. Ayrıca uygulamadan eskort hizmet ilanlarının paylaşılması (uygulama içinde silinmiş olmalarına rağmen sosyal medyada yaşıyorlar) da dikkatimi çekti. Şuradaki şikayetin benzerini bugün bir arkadaşımdan da duydum, alıcılar illa eve gelip almak istemişler, evde yalnız mısın diye sormuşlar. Şu şekilde amacının dışında kullanıldığını düşündüğüm uygunsuz ilanlar var veya şu aşağıdaki sunumlar platformun “başka amaçlara” yönelik kaçırıldığını (hijacking) düşündürtüyor:

Yün etek sunumu ve “sadece ayakkabılar satılıktır” notu

Bir de şöyle bir video var. Letgo Türkiye içindeki trol ilanlardan derlemişler… Epey fena.


Tüm bu olumsuz düşüncelerim esnasında benim için “algıkıran” fırsatı yaratacak bir kullanıcı senaryosu oluştu. Oğlumun eski snowboard ayakkabılarını (3 çift) satmaya niyetlendim. Masa başına geçtim ilanları Sahibinden ve Gittigidiyor’a koydum, ancak kanepede yatarken şu Letgo’yu da deneyeyim madem dedim. Birbirinin çok benzeri farklı numaralardaki 3 snowboard ayakkabısını ayrı ayrı (uygulama ilanları kopyalayıp üzerinden değişikliğe de izin vermiyor) ilan olarak ekledim. Hemen akabinde muhtemelen aklıevvel bir algoritma marifetiyle ilanlardan ikisinin ilkiyle mükerrer olduğu için silindiğine dair e-postalar geldi. Benim için Letgo o anda kanepede yatarken bitti.

Bu arada dün bir kullanıcı hanımefendi “herhalde yalnızlıktan canı sıkılmış” şu mesajı attı.

Çocuk bu, ayak büyüyor kabını da satıyoruz. Sana ne? Lâkin eminim bu tür muhabbetler için platforma gelen ve alım satım bahanesiyle sosyalleşenler, ayakkabıya niyet başka işlere kısmet meraklıları çoktur.

Tedavi

Letgo için belki çok geç ancak, mobil ilan pazaryeri uygulamalarına yatırım yapacaklar için dikkat edilmesi gerekenler:

  1. Arzı kontrollü serbest bırak. Sanatçılara, reklamcılara, tasarımcılara, AB üst gelir gruplarına, her alanda ortalama üzeri takipçili influencer’lara öncelik tanı. Bu grupların sattıkları eskiler vintage ve tasarım ürünlerdir, içeriği zenginleştirir.
  2. Asla amacın dışına çıkılmasına izin verme. Yonja.com’da olduğu gibi bir anda platformu elinde kaçırıverirler. Mesajlaşma işlevi ilan ve içerik kalitesinin önüne geçmemeli. P2P mesajlaşmalara belki de Letgo moderatör bot’ları da katılmalı. (Mesajlarınız kaydedilmekte ve modere edilmektedir şeklinde bir uyarıyla.)
  3. Ürün fotoğrafları için şablon ve rehberlik sağla. Sonsuz fon, ışık, sunumun önemini vurgula. Işık/açı/renk dengesini optimize eden veya ürünleri dekupe ederek strelize eden bir uygulama hazırla. Platformda kötü ürün fotoğrafı olmamalı. Her ilan amatör bir sanat eserine dönüşmeli. Bkz:Product Camera ve Airbnb.
  4. Uygulamanın sadece konum bazlı olması yeterli değil. Kullanıcı kendi gibi kullanıcıları sosyal süzgeçten geçirebilmeli. Kullanıcı kimliği anonimleştirilmeli ki en azından teslimata kadar ‘tanıdığa satış ayıbı’yaşanmasın.
  5. Mutlaka viral döngü uygulama DNA’sı içine enjekte edilmeli. Sosyal paylaşım yoksa uygulama kütleçekimi yenip yörüngeye oturamaz.
  6. Kullanıcı deneyimi önemli. Örneğin en basiti, mükerrer olduğu düşünülen bir ilan silinmeden kullanıcı uygulama içinden uyarılmalı ve teyit alınmalı.
  7. Barkod taranarak veya ürün adı girilerek ürün temsili resim ve detay bilgileri otomatik eklenebilmeli.

Uzun lafın kısası yatırımcıların bu şekliyle şu aşamada Letgo’dan uzak durmasında fayda var. Kullanıcılar için tavsiyem ise riski size ait.

Kaynak: https://medium.com/turkce/eskiye-ragbet-olsa-bit-pazarina-nur-yagardi-letgo-a37179edf0c4#.2hb37u2bo

Uluslararası Pazar Seçimi: Neye Göre, Kime Göre?

Çeşitli nedenlerden ötürü firmalar uluslararası sulara açılır. Bu önemli adımda hangi pazara gireceğine firma nasıl karar verir? Bunun için kimi zaman çok önemli bütçeler ayrılıyor, zaman harcanıyor ama kimi zaman bunlar bile sis bulutunu aralamaya yeterli olmuyor. Halbuki çoğuna internetten ulaşabileceğimiz çok değerli kaynaklar mevcut.

Firmalar neden uluslararası sulara yelken açar?

Çoğu firma için bir zaman sonra yerel pazarlar kısıtlayıcı olmaya başlar. Pazarı büyütmek, ürünleri çeşitlendirerek firmanın büyüklüğünü artırmak, kârları artırmak, riski dağıtmak, uygun (ucuz veya inovatif) işgücü ve hammadde fırsatlarından yararlanmak, devlet teşviklerinden faydalanmak gibi avantajlarından ötürü firmalar oyun alanlarını uluslararası pazarlara taşır. Basit ihracatlardan yurtdışı yatırımlarına kadar küresel rekabete hazır firmalar, ikincil veri kaynağı olarak birçok endeksten faydalanabilir.

Muhtemel pazar listesini belirlemek için: IMF Dünya Ekonomik Görünüm Raporu(http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2016/01/pdf/text.pdf)

İlk önce, girilmesi muhtemel bir ülke listesi hazırlamak için en güzel kaynak, IMF’nin hazırlamış olduğu Dünya Ekonomik Görünüm Raporu. Bu raporda, hem genel ülke sınıflandırmalarını (gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, bölgesel kırılımlar vs.) hem de ülkelerle alakalı genel bilgileri görmek mümkün. Bu yüzden bu rapordan, sonraki değerlendirmelere geçecek temel bir ülke listesi hazırlanabilir.

Ülkelerin pazar potansiyelini görmek için: Pazar Potansiyeli Endeksi(http://globaledge.msu.edu/mpi)

Muhtemel pazar listesini belirlerken yararlanılabilecek bir başka önemli kaynak, pazar potansiyeli endeksi. İlk başta gelişmekte olan ülkelere yönelik geliştirilen bu endeks, artık 87 ülke için hesaplanıyor. Ülkelerin pazar büyüklüklerini, pazar büyüme hızlarını, ekonomik özgürlüklerini, ülke risklerini, vb. göz önünde bulunduran Prof. Tamer Çavuşgil tarafından geliştirilen bu endeks, uluslararası pazarları değerlendirirken kullanılması gereken önemli bir kaynak.

Ülkelerin ticaret mallarını görmek için: Birleşmiş Milletler Ticaret Veri Tabanı(http://comtrade.un.org/data/)

Listelediğiniz ülkeler, en çok hangi malı veya hizmeti üretiyor, ne kadarını ihraç ediyor, neleri ithal ediyor? Bu soruların yanıtları için Ticaret Veri Tabanı kullanılabilir. Hatta ticarette kullanılan mallara göre ülkelerin ihracat rekabet avantajlarını belirlemek (hesaplama yöntemi Bela Balassa tarafından 1965 yılında önerilmiştir) ve en çok ihtiyaç duydukları ürünleri listelemek mümkün.

Daha detaylı analizler için: Dünya Bankası Veri Tabanı (http://data.worldbank.org/indicator?display=default)

Bir sonraki aşamada Dünya Bankası Veri Tabanını kullanmak, ülkeleri çeşitli kriterle göre karşılaştırmaya imkân sağlar. Bu sitede, kırsal gelişmeden inovasyona kadar birçok konuya ilişkin veri bulmak mümkün. Dolayısıyla bulunduğunuz sektörün göstergelerine göre ülkelerin durumlarını yıllara göre incelemek için bu veri tabanı kullanılabilir.

Ülkeleri Tanımak için: CIA Dünya Gerçekleri Kitabı (https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/)

İş yaptığınız sektörle alakalı istatistiksel analizleri yaptıktan sonra, elekte kalan ülkeleri daha yakından tanımak istersiniz. Bu ülkelerin coğrafyası, yönetim biçimleri, iletişim altyapıları, barındırdıkları riskler gibi özellikleri CIA’in her bir ülke için ayrı ayrı hazırlamış olduğu dünya gerçekleri kitabında bulmak mümkün.

Sektör raporları

Kimi zaman bazı ülkeler kimi sektörler için potansiyelleri, altyapıları vb. itibariyle dikkat çekici olabiliyor. Bu tarz trendleri takip edebilmek için mutlaka sektörel yayınları takip etmek gerekiyor. Bu yayınlardan en yararlılarından biri şüphesiz Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından üretilen raporlar (https://www.deik.org.tr/).

Diğer endeksler ve değerlendirme

Burada sunmaya çalıştığım kaynaklar, düşük bütçe yüksek fayda sağlayacak etkin kaynaklar. Bunların dışında tabii ki birçok endeksten daha bahsetmek mümkün. Örneğin,

– Global Girişimcilik Endeksi (https://thegedi.org/)

– Global İnovasyon Endeksi (https://www.globalinnovationindex.org/)

– İnsani Kalkınma Endeksi (http://hdr.undp.org/)

– Hofstede’nin Kültür Boyutları (https://geert-hofstede.com/countries.html) gibi.

Bu endekslerden yararlanırken, çeşitli grafiklerden yararlanmak mümkün. Ancak benim tercihim ettiğim, üç farklı boyutu görselleştirme imkânı sunan Kabarcık Grafiği. Böylece, aynı anda örneğin, ülkelerin pazar potansiyelini, gelişmişliklerini ve dış borçlarını aynı grafik üzerinde incelemek mümkün oluyor. Bazı ülkeler kendi içlerinde gruplanıyor ve segmentasyona uygun hale geliyor. Dolayısıyla, bir pazarlama stratejisi yaklaşımıyla ülkeleri bölümlemek, hedef ülke belirlemek ve ülkeye giriş stratejilerini değerlendirmek mümkündür.

Kaynak: http://hbrturkiye.com/blog/uluslararasi-pazar-secimi-neye-gore-kime-gore

Merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna geldik mi?

Geçen hafta önce İngiliz Financial Times gazetesinde Wolfgang Münchau yazdı. Sonra Amerikan Merkez Bankası (Fed)  Başkanı Janet Yellen Amerikan Kongresi’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuşurken mesele tekrar gündeme geldi. Ne oluyor? Artık merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna mı gelmiş bulunuyoruz? Ben öyle düşünmüyorum ama sanırım Amerika’nın yeni başkanı Donald Trump ve İngiltere başbakanı Theresa May öyle düşünüyorlar. Doğrusu ya, onların ne düşündüklerinin daha önemli olacağı bir yeni döneme giriyoruz. Peki, bu Türkiye için ne anlama gelir? Gelin hızla bir üstünden geçelim.

İngilizler, Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılmayı oylayan referandumla bu yıl Brexit kararını aldılar. Amerikalılar, Donald Trump’ı başkan seçtiler. İkisinin ortak noktası nedir? İktisat politikalarının ve bizatihi küreselleşme sürecinin olumsuz yan etkileri artık bir takım yeni siyasetçilere iktidarın yolunu açıyor. Bugüne kadar bu tür negatif yan etkiler daha çok bizim gibi ülkelerde tartışılır ve devrimlere filan yol açardı. Şimdi artık sistemin tam merkezinde tartışılıyor. Nedir? İktisat politikalarının alıştığımız tasarım biçimi ve bizatihi küreselleşme sürecinin kendisi artık gelişmiş ülkelerde siyasi tartışmaların ana gündem maddesi haline geldi. Küresel eşitsizlikler artık gelişmiş ülkelerin de derdi oldu 2008 krizinden beri. Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri manzumesi bu nedenle çok zamanlı bir adım oldu. Bunu bir ilk tespit olarak almak gerekiyor. Hadisenin yapısal bir temeli var doğrusu.

Peki, şimdi ne olacak? İşte onu hiç kimse bilmiyor. Ben, söz konusu olan statüko ise, yıkım ekibi ile yapım ekibinin aynı ekip olma ihtimalinin hep son derece düşük olduğunu düşünürüm. İnşaat şirketlerinin yıkım ekipleri ile yapım ekipleri birbirinden ayrı. Bina inşaatı için doğru olan, ülke için statüko için de doğru bana kalırsa. Şimdi Amerikan seçimleri sonuçlandı. Demokratlar başkanlığı kaybettiler. Senato ve Temsilciler Meclisi toptan Cumhuriyetçi oldu. Bu arada, 35 eyaletin valisi de Cumhuriyetçi oldu. Ne kaldı Demokratlara? Merkez Bankası. Ocak 2017 itibariyle, Fed Başkanı Yellen Vaşington’da görevde kalan en üst düzey Demokrat olacak. Bu nedenle gözler üzerinde. Herkes Yellen ne olur diye bekliyor? İşte bu ortamda Yellen Kongre’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuştu geçen hafta. Böyle bakarsanız bu da işin konjonktürel tarafı.  Bu da olsun ikinci tespitim.

Ben Yellen’in Kongre’de yaptığı sunumdan üç sonuç çıkardım. Birincisi, görev süresini tamamlamak konusunda kararlı olduğunu söyledi. Senato tarafından Ocak 2018’e kadar görevde kalmasının onaylandığının özellikle altını çizdi. Bu bir nevi, “İstifa eder mi?” sorularına cevap oldu. İkincisi, Başkan Trump dönemi politikaları şekillendiğinde, maliye politikalarında hızlı bir gevşeme olursa, istikrarı korumak için gerekeni yapmaktan çekinmeyeceğini de söyledi. İstikrar önemlidir dedi. Daha ne desin? Üçüncü olarak ise, merkez bankası bağımsızlığı ile ilgili olarak, mealen, yetkilerini, kendi sorumluluğunda kullanan merkez bankalarının, yetkilerini, siyasetçilere sorarak kullananlardan daha başarılı bir performans sergilediklerini vurguladı. Bu çerçevede, “orta vadeli iktisadi sonuçları dikkate alarak politika kararları almanın, kısa vadede bu tür kararların geçici olumsuz yan etkileri gözlemlense bile daha doğru olduğunu” söyledi. Merkez bankası bağımsızlığının, bu tür bir orta vadeli doğrultu tutarlılığı için önemini vurgulamış oldu bir nevi. Bu arada elbette aralık ayında bir faiz artırımını normal olarak artık beklememiz gerektiğini filan söyledi ama doğrusu ya ben en çok bu merkez bankası bağımsızlığı meselesine takıldım.

Neden? Geçenlerde İngiltere başbakanı Theresa May de aynı Trump’a benzer bir biçimde merkez bankalarının aldıkları kararların “olumsuz yan etkilerini” kontrol etmek gerektiğini söylemişti, belki ondan. Brexit kararı bir nevi Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaya başlamıştı. Şimdi Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesi ile birlikte Pandora’nın kutusu iyice açıldı. Süresi belli olmayan bu geçiş döneminde, merkez bankası bağımsızlığının da tartışılacağı anlaşılıyor.

Şimdi işlerin nereye doğru gideceğini bilmiyoruz ama ben bildiklerimiz üzerinden gideyim isterseniz. ABD ve İngiltere’deki tartışmanın Türkiye’ye etkisi ne olur diye düşünürken bence faydası olur. Brookings Kurumu ve Tufts Üniversitesi’nden Michael Klein bundan bir süre önce makro iktisadın birikiminden ne anlamamız gerektiğini bir cümlede özetlerken, “Faiz oranı, döviz kuru ve sermaye hareketleri ile ilgili politika kararları birbiriyle uyumlu olmalıdır, kalanı teferruattır” demişti. Böylece imkansız üçleme (impossible trinity/trilemma) makro iktisadın özü olduğunu söylemişti. Yandaki üçgen, işte o üçlemeyi gösteriyor. Bu üçgenin üç köşesinde birer iktisat politikası kararı konusu var. Bu üç konunun ancak ikisinde hükümetler serbestçe karar alabiliyor. Üçüncüyü bir yere bağladıklarında, kalan iki alanda da serbestiyet kazanıyorlar.

Şimdi birlikte bakalım. Türkiye gibi bir ülkenin sermaye hareketleri serbestliğinden vazgeçebilmesi mümkün değil. Neden? Ülkemizin yapısal bir tasarruf problemi var. Türkiye’nin mevcut kişi başına gelir düzeyini koruyabilmesi ve artırabilmesi için yabancı tasarruf akımının serbestiyeti önem taşıyor. Bu durumda, üçleme, bir ikileme dönüşüyor. Ya faiz oranını serbestçe belirleyip dalgalı kur rejiminde kalacaksınız ve kur gerektiğinde serbestçe intibak edecek ya da kuru sabitleyip faiz belirleme konusundaki egemenliği terk edeceksiniz. 2001’den önce sabit kurdaydık, 2001 krizi ile dalgalı kura geçtik. Şimdi hala oradayız.

Türkiye’de bu anlamda bir para politikası özerkliği alanı var. Kanun  koyucu, merkez bankasına, bir görev vermiş, “sen enflasyon oranını hükümet ile birlikte sapta ve sonra kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanarak, hükümetle birlikte saptadığın o enflasyon oranını garantile ki memleketin yatırım ortamı istikrarlı olsun” demiş.

Şimdi sorun bunun neresinde? Verilen hedefin tanımında mı, idarenin kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanmasında mı? İlki ise istikrarın tanımı enflasyon üzerinden olmasın, zaten banka bu alanda feci başarısız, bundan sonra, hedeflenen büyüme volatilitesinin azaltılması olsun ya da mutluluk endeksi hedef alınsın denilebilir. Burada merkez bankası bağımsızlığı için bence bir sorun yok. Ama mesele banka kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda, orta vadeli bir perspektife dayalı olarak kullanmasın, siyasi devrevi hareketleri daha fazla dikkate alarak, sürekli siyasetçiye bakarak, yetkilerini kullansın diyorsak, ben işte onun Türkiye için son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kurumların zayıf olduğu bir ülkede, bir telefat da buradan gelirse, bence hiç iyi olmaz.

Türkiye açısından bakıldığında, bugün bu konjonktürden fırsatçı bir “bağımsız merkez bankası zaten artık geçmişte kaldı” tartışması çıkartmak aslında gayet mümkün. Peki, zamanlı mı olur? Hayır. Doğrusu ya, bu bitmeyen kur intibakı ortamında bütün dertlerimizin üzerine bir gümüş tüy dikilmiş olur. Şimdiden söylemiş olayım.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5745

 

İleri Görüşlülük: Aldous Huxley

“Komünistlerin ekspres treniyle mi, kapitalistlerin yarış otomobiliyle mi, bireycilerin otobüsüyle mi, yoksa kollektivistlerin devletçe denetlenen raylar üstünde işleyen tramvayıyla mı cehenneme gideceğimizi kararlaştırmak için savaşıyorlar. Hepsinin gideceği yer aynı. Hepsi cehenneme gidecek, hepsi aynı ruhsal çıkmaza girecek; hepsi ruhsal çöküntünün sonucu olan toplumsal çöküntüye varacak. Anlaşamadıkları tek bir nokta var: cehenneme neyle gidecekler.” Aldous Huxley-Point Counter Point,1928

Huxley bunu tam 1928’de yazmış kitabında. “Point Counter Point” yani Mina Urgan’ın çevirisiyle “Ses Sese Karşı” kitabı hayatımın en vurucu kitaplarından birisidir. Karakter sayısı oldukça fazla olan bu kitapta, her bir karakterin derin analizini ve psikolojik durumlarını öyle mükemmel anlatıyor ki, herhangi birini sokakta görsem hiçbir yabancılık çekmeden muhabbete dalabilirim sanırım.

Kitabın sonlarına doğru sanayiyle ilgili öyle bir çıkarımlar, öyle bir eleştiriler var ki şaşırıp kalıyorsunuz. Taa 1928 yılında yazılan kitap, şu an yaşadığımız döneme nasıl da uyuyor.

Sanayide ilerleme, fazla üretim demek, yeni pazarlar elde etme zorunluluğu demek, uluslararası yarışma demek, savaş demek. Makinelerin gelişmesinin sonucu da, gittikçe daha çok uzmanlaşma, iş alanında hep aynı ölçülere uyma, bireylerle ilgisi olmayan makineleşmiş eğlencelerin artması, kişisel atılımların ve yaratıcılığın azalması, kafanın gittikçe ön plana geçmesi, insan yaradılışındaki tüm canlı ve önemli yanların yavaş yavaş soysuzlaşması, can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması. Sonunda da, bireylerin bir çeşit çıldırmaları yüzünden, toplumda bir ihtilalin patlak vermesi.” Point Counter Point

Can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması.” Nasıl da bizi anlatıyor değil mi? Teknoloji ilerledikçe, yeni şeyler ortaya çıktıkça insanlar yeni arayışlar içine giriyor. Elindekiyle yetinmeyi değil, hep daha fazlasını istiyor, hep daha iyisini istiyor, ruhundaki o doyumsuzluğu dışına vuruyor.

Teknoloji bizleri materyalist bireyler haline getiriyor. Telefonumuz yere düştüğünde kalp krizi geçiriyoruz, evimizi, arabamızı ve diğer pahalı eşyalarımızı hayatımızın merkezi haline getiriyoruz. Tatile çıkacaksak tedirigin bir şekilde “acaba eve hısız girer mi? arabam ne durumda?” gibi kafamızda dolanıp duran sorunlardan dolayı rahat bir tatil bile yapamıyoruz.

Huxley bu sanayileşme sorununu kitabında çok iyi anlatmış ve adeta 1928’den bugünleri görmüş.

Diğer bir kitabı olan “Brave New World” kara dörtleme olarak tanınan anti-ütopyaların içinde yerini almaktadır.

Bu kitabında ise aile kavramının tamamen ortadan kalktığı, makinelerle insan üretiminin olduğu bir dünya yer almaktadır. İnsanlar belli özelliklerde ve sınıflarda üretilmektedir. Sınıflar arası geçişler imkansızdır. Koşullandırılmaları öyle bir yapılıyor ki, kendi sınıflarında olmalarından en ufak dahi şikayetleri bulunmuyor.

Bu kitaba baktığımızda ise teknolojik gelişmelerin getirdiği robotlaşma, sorgulamama gibi özellikleri tam on ikiden vurduğunu görüyoruz Huxley’in.

Türkiye’ye baktığımızda 1984 sanki daha fazla uyuyor gibi görünse de, tüm dünya genelinde baktığımızda, Cesur Yeni Dünya çok daha fazla uymaktadır, çok daha fazla isabetli tahmin yapabilmiştir.

Mutlu olmak için insanca bağlar ve duygulardan, duygulardan vazgeçildiği için de sanattan mahrum kalınan bir dünya tasviri. Mutlu olmak için sanattan vazgeçildi çünkü tutkuları, hayal kırıklıkları ve mutsuzlukları olmayan insanlar sanat eseri üretemediler. Sanatla mutluluk bir arada bulunamayacak şeyler mi şimdi?”

Aldous Huxley, ileri görüşülük konusunda sayılı yazarlardan birisidir. Hatta bence en iyisidir.

View story at Medium.com

Para motivasyon için kaynak mı? Harlow ve Arkadaşlarının Deneyi

Sene 1949’da Wisconsin Üniversitesinde görev yapan Harry F. Harlow ve arkadaşları, insanları motive eden üçüncü bir güdü keşfediyorlar.

Sekiz adet rhesus türü maymunu 2 haftalık deney için bir araya getiren Harlow ve arkadaşları, maymunlar için mekanik bir bulmaca hazırlıyorlar. Bu bulmacanın çözülmesi için de 2 haftalık bir süre veriyorlar. Garip bir şekilde maymunlar, bulmacayı iki haftalık süreden çok daha az bir sürede çözüyorlar.

Harlow’un yaptığı bulmaca düzeneği

Bulmacaların kısa sürede çözülüyor olması Harlow ve arkadaşlarına çok garip geliyor. Çünkü motivasyon için birinci güdü olan ihtiyacı gidermek güdüsü bulmacanın hiçbir yerinde devreye girmiyor. Bulmacayı çözen maymunlar, bulmacayı çözerek ne susuzluğunu gideriyorlar, ne cinsel olarak tatmin oluyorlar ne de başka bir şey.

Motivasyon için ikinci güdü olan ödül sistemi de uygulanmıyor. İş tam olarak burada garipleşiyor işte. Harlow ve arkadaşları, bulmacayı daha çabuk çözeceklerini düşündükleri bir sistem uygulamaya çalışıyorlar. Bu sisteme göre, maymunlar bulmacayı çözdüklerinde ödül olarak yiyecek alacaklar. Fakat Harlow ve arkadaşları bu sistemi uyguladıklarında, garip bir şekilde maymunların bulmacaya olan ilgilerinin azaldığını keşfediyor. bu sistem uygulandığında, maymunlar bulmacayı çok daha geç bitiriyorlar ve daha fazla hata yapıyorlar.

Harlow ve arkadaşlarının keşfi oldukça şaşırtıyor ve dünyada üçüncü bir motivasyon kaynağı olduğunu keşfediyorlar. Fakat o dönemde bilim dünyası çok karışık olduğu için, ilk başta buldukları bu keşfi bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışsalar da sonradan pes ederek aşk üzerine araştırmalar yapmaya başlıyorlar.


Deci’nin Deneyi

1969 yılında Edward Deci isimli Carnegie Mellon üniversitesinde psikoloji bölümünün son sınıfında okuyan bir öğrencinin bitirme tezi yazması gerekiyordu. Harlow’un peşinden gitmeye karar veren Edward Deci, farklı bir bulmaca ile bu deneyi insanlar üzerinde yapmak istiyordu. bu isteği onu soma küpü kullanmaya itti.

Soma küpleri

Deci, deneyini “erkek ve kız öğrenciler grubu” ve “kontrol grubu” olmak üzere 2 grup olarak planladı. Her iki grubun üyeleri de 3 gün boyunca, günde birer saatlik seanslara katılacaklardı.

Seanslar odalarında masalar bulunmaktaydı. Masaların üzerindeyse o zamanın günlük gazeteleri ve playboy dergisi, soma küpleriyle çizilmiş bulmaca konfigürasyonları ve 7 adet soma küpü bulunmaktaydı. Her insan, masanın başına oturuyordu ve Edward Deci gelip onlara talimatları açıklayarak zaman tutuyordu.

İlk seanslarda herkes, soma parçalarını önlerinde bulunan küplere göre birleştirmek zorundaydı.

İkinci seanstaysa insanlar aynı şeyleri farklı çizimlerle yapacaklardı. Fakat Edward Deci, ikinci seans için “erkek ve kız öğrenciler grubu”nda bulunan insanlara yapabildikleri her şekil için bir dolar vereceğini söylemişti. Kontrol grubu ise aynı şeyleri farklı çizimlerle yapacak fakat karşılığında hiçbir şey almayacaklardı.

Üçüncü seans geldiğindeyse her iki gruba da yeni çizimler verildi. Fakat bu seferki farklılık şuydu: Edward Deci, bu sefer “erkek ve kız öğrenciler grubu”na da para verilmeyeceğini söyledi. Yani her şey ilk seanstaki gibi, herkesin hiçbir şey elde edemeyeceği şekle döndü.

Burayı tam olarak anlamayanlar için şöyle bir özet geçmek isterim: her seansta yeni bir “soma küpü” çizimi veriliyor. Toplam 3 adet seans var.

1. seansta ilk gruba para verilmiyor. İkinci gruba da verilmiyor.
2. seansta ilk gruba para veriliyor. İkinci gruba verilmiyor.
3. seansta ilk gruba “para bitti” denilip para verilmiyor. İkinci gruba yine verilmiyor.

Peki Edward Deci bu deneyde hangi sonuçları çıkardı? Şöyle ki deney ile ilgili henüz anlatmadığım bir şey var. Edward Deci, denekler şekillerin 3’te 2’sini çizdikten sonra deneyi durduruyor ve deneklere “şekilleri yapma sürelerinizi bilgisayara geçireceğim ve 4. şekilleri ona göre çıkaracağım” diyordu. Sene 1969 diyorum, yani o zamanlar Edward Deci’nin bilgisayara gitmek için yan odaya gitmesi gayet normaldi. Fakat deci, aslında hemen yan odada bulunan ve aynayla kapatılmış yere gidiyor, aynanın arkasından 8 dakika boyunca insanların tepkilerini izliyordu. Acaba insanlar ne yapacaktı? Playboy dergilerine mi odaklanacak, bulmacayı çözmeye mi odaklanacak ya da boşboş oturacaklar mıydı? Deci bunun cevabını merak ediyordu.

İzlemenin sonuçları şöyleydi:

1. seans sonunda Deci, tahmin ettiği gibi iki grubun davranışlarında da pek bir farklılık görememişti. Çünkü iki gruba da aynı şeyler verilmiş ve hiçbir şey vaat edilmemişti. Deci, iki grubun üyelerinin de ortalama 4 dakika bulmacalarla uğraştığını ve ilgi çekici bulduklarını görmüştü.

2. seans sonucundaysa yine her şey tahmin ettiği gibi olmuştu. Para vaat ettiği ilk “erkek ve kız öğrenciler grubu”, bulmacaya daha fazla ilgi göstermişlerdi. İlk grup, Deci odadan çıktıktan sonra bulmacayla daha fazla ilgilenmişler, belki de fazladan bi kaç dolar alabilirim diye antrenman yapmaya başlamışlardı. İkinci grup olan “kontrol grubu”ndaysa herhangi bir değişiklik yoktu. Aslında bu gayet normaldi. Bu, şu an bildiğimiz motivasyonun bir örneği; parasını verirsen, daha çok uğraşırım. Çünkü bir ödülüm var.

Deci’yi en çok şaşırtan şey 3. seansta yakaladığı izlenimlerdi. Hatırlarsanız Deci, 3. seansta ilk gruba “ödeme yapılamayacağını, paranın bittiğini” söylemişti. Durum böyle olunca ilk grup, bulmacaya olan ilgisini tamamen kaybetmişti. Bulmaca üzerinde sadece 2 dakika durdular. (-ki bu süreç, 2. seansın sonunda ortalama 5 dakikaydı) aslında burası da gayet normaldi. Deci’yi en çok şaşırtan şey, ikinci grubun hareketleriydi. istatistiksel olarak ikinci grup, ilk iki seansa göre bulmacalara daha fazla odaklanmış, daha fazla çözme isteği kazanmışlardı.

Oysaki bunun böyle olmaması gerekiyordu çünkü b grubu için hiçbir şey değişmemişti. İlk 2 seansta ne aldıysalar -ki hiçbi şey alamadılar-, üçüncü seansta da aynısını almışlardı.

Deci, yaptığı bu deney ile Harlow’un deneyini doğrulamış olmuştu. Motivasyon denilen şey aslında, bilinen kanunların tam tersi şeklinde de ilerleyebiliyordu.

Bilim insanları, insanları neyin harekete geçireceğini bildiklerini zannediyorlardı. İnsanlara para verirseydiniz, daha çok çalışırlardı. Yüzleri gülerdi. Hızları artardı falan fişman. Fakat Deci, bunun tam tersi bir şeyi ispatlamış ve insanları harekete geçiren başka şeyler olduğunu da keşfetmişti.

Deci deneyin sonucunda şöyle demişti: “İnsanların yenilik ve mücadele konusu arama, becerilerini uygulama ve geliştirme, keşfetme ve öğrenme yetenekleri doğuştan gelir.” fakat bu üçüncü güdü, oldukça nadir görülüyordu ve çalışması için doğru ortama ihtiyacı vardı.

Peki bunca şeyi anlattıktan sonra, bu üçüncü güdünün şu an nerede olduğunu görebilir miyiz? Evet, bunu görmek çok basit.

Aslında Ekşi Sözlük’te bir şeyler paylaşmak bile bu üçüncü güdünün ürünü. Burada bunu yazarken beni motive eden şey, Kanzuk’un bana para ödeyecek olması değil. Benim kazandığım bir şey yok. Aksine, zaman da kaybediyorum fakat bunu yazmak için içten gelen bir güdüye sahibim.

Peki başka? Evet, başka örnekler de verebilirim. Okuduğum kitapta bu olayı şöyle açıklıyordu: “Sene 1995’te size, bundan 15 sene sonra Microsoft’un bir ansiklopedi oluşturacağını söyleseydim… ve aynı zamanda, sadece insanların oluşturduğu ve yazarların hiçbir şey kazanmadığı bir ansiklopedi oluşturacağını söyleseydim hangisinin var olabileceğine inanırdınız? Microsoft, kütüphanesini kurdu ve sene 2009’da kapatmak zorunda kaldı. Sadece insanların katkılarıyla oluşan Wikipedia ise hala ayakta.”

Peki bir başka daha? Evet, örnek verebilirim. Bugün çoğu internet sitesinde kullanılan neredeyse bütün açık kaynaklı kodlar, yukarıda bahsettiğim güdünün bir sonucudur. Dünyanın dört bir tarafından insanların yardımcı olduğu ve hiç kimsenin bir şey kazanmadığı Linux, bu güdünün ürünüdür. Mozilla Firefox ve daha bir çok şey, bu güdünün bir ürünüdür.

Kaynak: https://medium.com/@mustafaturhan/motivasyon-a61c5e660e3d#.q8hglpxvv

Canınız Sıkıldığında Keyifle Vakit Geçirebileceğiniz Podcast’ler

Podcast kültürü bambaşka bir şey. Seveni tam seviyor, sevmeyenin alakası bile olmuyor. Birçok insanın bu muhabbetten haberi bile yok. İlgilenenler için Sözlük yazarları kendi zevklerine göre güzel Podcast’leri sıralamışlar.
iStock.com

orjinali: kefil olduğum 49 podcast (her birinin linkini ve resimleri taşıyamadım, buraya sadece texti kopyalıyorum)

***

günün 3-4 saatini podcast dinlemekle geçiriyorum. çalışırken, spor yaparken, banyoda, yatakta, hamakta, asansörde, parkta uluorta, mutfak tezgahının üstünd….dur ya, neyin listesiydi bu?

sürekli dinlediğim bu podcastlerin çoğu epey popüler, yani “kimsenin bilmediği şahane podcastler” listesi değil bu. zaten bir kısmını yukarda mercurius listelemiş sağolsun. “tüm şahane podcastlerin listesi” de değil. sadece bildiğim ve kalitesine kalıbımı basacağım, mahkemeye çıksalar ölümüne savunacağım yapımları paylaşıyorum.

(not 1: hepsi ingilizce because that’s the way a-ha a-ha, i like it, a-ha a-ha… öğrenin arkadaşım artık, yapacak bir şey yok. yani tek dille de zeki, çevik ve ahlaklı yaşamak mümkün, almancayla da herşey wunderbar olabilir ama ingilizce’nin zihninize açacağı kapıların haddi hesabı yok.

not 2: bu podcastlerin bazıları sitelerine ek içerik koyuyorlar, o nedenle doğrudan siteleri linkledim ama normalde dinlemek için beyondpod kullanıyorum. beyondpod, feedly’deki subscriptionlarımı da anlayabildiğinden gayet kullanışlı. bu arada her türlü okuma ve arşivleme için feedlypocketevernote forvet hattını tavsiye ederim).

***

1) genel kültür – teknoloji – sanat kırması

freakonomics: meşhur ilk kitap koca bir franchise yarattı. bu yapımların içindeki en ilginci freakonomics radio. bazı olayların altında yatan kök nedenleri bularak, ufkunuzu iki katına çıkarıyorlar.

stuff you should know: “cenk-erdem’in milleti bilgilendiren versiyonu” diyesim geliyor ama hayatımda cenk-erdem dinlemişliğim yok. sempatik ama cıvıklık dereceleri az olan iki kafadar, rastgele bir konu hakkında hepimizin yapacağı şekilde bir araştırma yapıp, özet olarak sunuyorlar. ve bunu uzuuun zamandır yapıyorlar. yüzlerce konu birikmiş halde. çok konsantrasyon gerektirmeden öğrenmek için.

surprisingly awesome: stuff you should know ile freakonomics arası bir şey. iki kişi var. bir tanesi, ilk bakışta kulağa sıkıcı gelen bir konuyu alıyor ve bu konunun aslında ne kadar ilginç olduğuna diğerini ikna etmeye çalışıyor.

codebreaker: teknoloji konularına ahlaki yönden yaklaşıyorlar. ilk sezonun teması “ıs it evil?”. tonu hafif, ufak bir oyun olarak bölüm içine şifreler koyuyorlar.

what’s the point: “big data, small interviews”. ilginç verilerin arkasındaki ilişkilere odaklanıyorlar. freakonomics’in daha az öyküsel olanı.

ted radio hour: ted talks‘u bilmeyen kaldı mı? onun videolarını podcast olarak indirmiyorum, arada sırada sitesine gidip bakıyorum. radio hour ise podcast için daha ideal: belli bir konu etrafındaki ilginç ted konuşmalarını toplarlayıp, konuşmacılarla röportaj yaparak, derli toplu anlatıyorlar.

reply all: ınternet hakkındaymış gibi görünüp, onun insanları nasıl etkilediğini işleyen güzel bir yapım.

free thinking: bbc’nin arts and ideas yapımlarından. ingiliz tarzı, hafif sarkastik bir ciddilikle, bir konu etrafında uzmanlar muhabbet ediyorlar. sanat, tarih, güncel siyaset, sosyoloji, edebiyat, yok yok. uzun olduklarından o günkü konu beni ilgilendirmiyorsa atlıyorum.

***


2) bilim, psikoloji, eleştirel düşünce

science friday: podcast dünyasının en ünlü iki ira’sından biri olan ira flatow’un sesini rüyamda duyuyorum artık. 25 senedir devam eden bir bilim haberleri programı. röportaj ağırlıklı, kolay anlaşılabilir, seyirciler de arayabiliyorlar. her hafta 2 saat.

startalk: birleşmiş milletler bilim propagandası bakanı neil degrasse tyson sunuyor. arada geçerken bill nye uğruyor. daha ne olsun? astrofizik, pop kültür, geyik.

hidden brain: npr ailesinden bir podcast. psikoloji, davranış bilimleri, “cognitive bilimler” merakı olanlar için…yok yahu, herkes için diyeyim, gayet anlaşılır çünkü. sunucuya pek ısınamadım ama olsun.

brain matters: neuroscience’ı bizim gibi düz halka anlatmayı hedef almışlar. arada bilim insanlarının profillerini de çiziyorlar.

60 second mind: scientific americanın birden çok podcasti var ama scifri bana yettiğinden onları dinlemiyorum. fakat bunu dinlememek için bahanem yok, çünkü beyin ve davranış hakkında alt tarafı 1-2 dakikalık haberler veriyorlar.

rationally speaking: eleştirel düşünce üstüne odaklı başlayıp, biraz daha açılıp saçılan bir podcast. yapımcısı bu aralar aşağıdaki you are not so smart’a konuk oluyor.

you are not so smart: slogan ve “mission statement” açısından favori podcastim: hepimiz gerizekalıyız ama bazılarımız biraz daha gerizekalıyız. zihnin, farkında olmadığımız saçmalıkları hakkında, röportaj ağırlıklı ve kolay anlaşılabilir. bu konularda giriş seviyesi olarak kullanılabilir. bu aralar mantık hatalarını işliyorlar.

***

3) haber-hikaye-fikir kırması

this american life: podcast dünyasının the wireı. bunu sevmeyeni direkt “zamanı gelince kesinlikle klonlanmayacak şahışlar” listesine alabilirsiniz. bir tema etrafında birkaç ayrı hikayeyi birleştiriyor ve insan hayatından kesitler sunuyor. ıra glass’ın kıl sesinin bir noktada bağımlısı oldum. dünya kadar ödülü, yüzlerce bölümü var.

radiolab: tal’ın tek rakibi bence. onunla freakonomics arası gibi. biraz daha eğlenceli ama kesinlikle cıvık değil, konular aynı ilginçlikte, prodüksiyon yine süper.

invisibilia: bu aralar en favorim bu. konu psikoloji ve algı ağırlıklı olduğundan “bilim genel kültür” kategorisine alabilirdim, ama öyle güzel bir öykücülükle birleştirmişler ki, insan bitmesin istiyor. zaten yapımcıları tal ve radiolab’den gelme. batman bölümünden başlayın.

flash forward: bunu hangi kategoriye koyacağımı şaşırdım. bir tutam bilimkurgu var: her bölüm, değişik bir gelecekte olduğumuzu farzeen bir hikayeyle açılıyor. sonra bugüne dönüp, hikayede işlenen teknolojik veya sosyal olgu irdeleniyor röportajlarla. ve bazen de konunun geçmişi anlatılıyor. sırf hayalgücünüzü gıdıklamak için bile değer.

embedded: haberlerdeki bir konuyu alıp derinlemesine işliyorlar. her bölüme aylarca emek veriliyor anladığım kadarıyla. longform haberciliğin podcast versiyonu.

serial: ilk sezonu deprem etkisi yarattı, çünkü uzun bir araştırmacı gazetecilik örneğini, heyecanlı bir hbo dizisi gibi tüm sezona yayarak sundular. true detective gibi, ikinci sezonu, müthiş yükselen beklentilerin altında ama yine de kaliteli.

***


4) haber-belgesel

npr story of the day: salt haber dinlemiyorum sinirim bozulmasın diye, bu yetiyor. tek konu hakkında 4-5 dakikalık haber ve kısa röportajlar.

planet money: ekonomi hakkında haber + eğitim tarzı. kolay anlaşılır.

the documentary: bbc’nin en iyi programlarından. değişik konularda belgesel. belgesel konusunda ingilizden şaşmayacaksın (david attenboroughnun askerleriyiz).

vice: “hardcore belgesel” olarak tanımlanabilir. ilk izlediğim vice bölümünde sanırım adamlar karachi’deki bir açıkhava silah pazarında roketatar deniyorlardı.

diane rehm show ve fresh air: ikisi de güncel bir konu hakkında uzun soluklu muhabbetler içerir. ikisi de işinin ehli olmuş iki usta röportajcı tarafından sunulur. tek fark, diane rehm 3000 yaşındadır ve dakikada 5 kelime hızla soru sorar, ingilizce pratiği için ideal.

longform: gazetecilikle ve yaratıcı mesleklerin iç yüzüyle ilgilenenler için. ben 2-3 bölümden birini dinliyorum çoğu zaman tanımadığım tipler konu olduklarından.

intelligence squared: “işte bu bizde olmadığı için uzaya fezaya çıkamıyoruz” (ya da tam tersi) tepkisi verdirtecek bir program. bir konu hakkında 2-6 arası uzman otururlar, yüzlerce seyirci önünde, oxford stili bir münazara yaparlar. uzmanlar arasında genelde dünyaca meşhur tipler olur. bir noktada dinleyicilerden sorular da gelir. münzara öncesi ve sonrası, konu hakkında oylama yapılır, en çok fikir değiştirten taraf kazanmış sayılır (“think twice”). hem münazara işini hem de konuları öğrenmek için ideal.

***

5) saf hikaye

the message: serial formatını kopyalayan ama orson wellesin war of the worldsü tadında bir yapım. 8 tane görece kısa ve hafif bölümde, hayali bir podcast programının gözünden, bir bilimkurgu hikayesi anlatılıyor. şıp diye bitirilebilir.

the moth: hikaye programlarının demirbaşı. ted talks’un öykücülük versiyonunu düşünün. insanlar sahneye çıkıp, yaşadıkları gerçek bir öyküyü anlatıyorlar. podcast ise en iyilerini derliyor. bazıları sıkıcı olsa da, özellikle hüzünlü olanları her seferinde “yahu ne hayatlar var” dedirtiyor.

story collider: moth’un aynısı, ama bilim insanlarının hikayeleri. ön planda olan, çalıştıkları alanlardan ziyade, hikayenin insani yönleri.

the truth: uydurma bir kısa hikaye canlandırılıyor. 15-20 dakikalık, sıkmıyor. bir aktivite esnasında değil de, sakinken dinlemek lazım.

imaginary worlds: bilimkurgu hikayeleri hakkında. düşük bütçeli, ben seviyorum.

a prairie home companion: kadife sesli ihtiyar sunucu ve ekibinin, canlı skeçleri ve şarkıları. uydurma hikayeleri gerçekmiş gibi anlatması çok güzel. amerikan nostaljisi.

the big broadcast: nostalji demişken, 40’lardan 50’lerden radyo şovlarını sunan bu program bir numara (ben o kadar ihtiyar değilim, benimkisi iyice garip bir nostalji çeşidi). o zamanların dev yıldızları humphrey bogart’ın ve lauren bacall’ın dedektiflik serileri var mesela. bazen orjinal radyo reklamlarıyla beraber yayınlıyorlar.

***

6) tarih-felsefe

the history of rome: tek başına bir amatörün devasa bir işe girişip, 179 bölüm sonunda alnının akıyla çıkması herkesi sevindirir. roma imparatorluğu anlatılıyor (bizans yok). adam meşhur oldu, roma’ya ve istanbul’a turlar düzenledi. ilk bölümlerde amatörlük var ama giderek coşuyor. uykuya dalmadan önce birebir, amcamın sesi ninni gibi.

revolutions: thor’un yapımcısının ikinci projesi. dünya tarihindeki belli başlı devrimleri anlatıyor. her devrime 8-10 bölüm ayırmış, hepsi birer mini-podcast serisi gibiler.

dan carlin’s hardcore history: en meşhur tarih podcasti olabilir, arada bakıyorum. işin açıkçası bazen çok uzun geliyor, çünkü eleman biraz serbest stil takılıyor ve aynı şeyi defalarca tekrarlayabiliyor. ama sıkıcı olma günahını işlemiyor.

a history of the world in 100 objects: çok kaliteli bir program. british museum’un zaten, ne olacaktı. default tarih dersi öğretme metodunun bu olması lazım. yani tarih ve isim ezberlemek yerine, insanların aklında kalacak objeler üstünden o dönemi ve ilişkileri anlatmak.

stuff you missed in history class: stuff you should know’un tarih versiyonu. aynı formattalar ama geyik oranı biraz daha az ve iki erkek yerine, iki kadın sunuyor. ne yazık ki o elemanlar kadar sıcak gelmiyor bu sunucular bana, ama konu ilginçse dinliyorum.

in our time: bbc’nin tarih programı. amcam birkaç uzman konuğu çağırıp güzel güzel muhabbet ediyor. her bölümünü dinlemeye gerek yok diyeceğim ama ingilizce pratiği için ideal podcastlerden.

the memory palace: gayet orjinal, tatlı, kısa. para verip desteklediğim programlardan. rastgele bir zamandan kesitler.

philosophy bites: felsefeye giriş yapmak isteyenler için güzel. çok uzatıp sıkmadan, her konu hakkında bir iki uzmanla soru-cevap şeklinde.

myths and legends: dünyanın dört bir yanından mitolojik karakterleri, efsaneleri tanıtan mütevazi bir program. sunucunun deadpan mizah anlayışı da güzel gidiyor.

***

7) geyik

wait wait… dont tell me: ortamların en komik yarışma şovu. tv’deki whose line ıs ıt anywayden beri bu kadar gülmemiştim, zaten tarzı da benzer. improv konusunda iyi 3-4 komedyen yarışıyorlar. bir de ünlüye bağlanıp muhabbet ediyorlar bir süreliğine ki bazen o ünlüler bunlardan daha esprili oluyorlar. karakterlere alışınca tadından yenmiyor. arada yayınladıkları best of’lara denk gelin.

smartest man in the world: wait wait ekibinden bir komedyenin programı. adam resmen komik ve zeki, yapacak bir şey yok.

wtf with marc maron: nörotik bir komedyen. yarısı tek başına geyik artı philosophizing (favori standupçım bill burr’ün monday morning podcasti gibi), yarısı da röportaj. uzun olduğundan, ancak röportaj ilgilendiğim biriyleyse dinliyorum. fakat adam o kısmı da iyi yapıyor, muhabbeti gayet doğal ilerletiyor.

***

daha bilmediğim ama tanısam kesin çok seveceklerim:

codeswitch: zenci bir grup gazetecinin gözünden hayat.

more perfect: radiolab spinoff’u. anayasa mahkemesinin tartışmaları ve etkiledikleri hayatlar hakkında.

mystery show: apple buna 2015’in en iyi yeni podcasti ödülünü vermişti. ufak tefek gizemleri çözüyorlar.

***

bonus: 2015’in en iyi 50 podcast bölümü

the atlantic listelemiş. bu arada atlantic, rss feedimin güzide bir köşesini kaplıyor, gayet kaliteli ve derinlemesine yazılar var.

usenmeyip uzuun uzun aciklayacagim. oncelikle podcastleri takip edip dinleyebilmek icin pocket casts (http://www.shiftyjelly.com/pocketcasts) kullanilmasini oneriyorum. hem kullanilabilirligi yuksek hem arayuzu temiz.

radiolab
her bolum icin bir tema secip temaya bilimsel olarak 3-4 acidan yaklasip aklinizi alan, bayagi bir suredir ortada olan ve profesyonel olarak yapilan bir podcast. anlatilmaz, dinlenir – ozellikle bilgilenmeye merakli bir insansaniz onerim usenmeyip tum bolumlerini dinlemeniz.
http://www.radiolab.org/

freakonomics radio
gunluk hayatta karsilastigimiz bir suru olay veya konsepti anlasilabilir ve yaratici bir sekilde ekonomi ve sosyal bilimler perspektifinden aciklayan bir podcast. freakonomics kitaplarini biliyorsaniz neden bahsettigimi anlayacaksiniz (bilmiyorsaniz kitaplari da okumanizi oneririm). tek sikintisi podcasti genel olarak stephen dubner’in surdurup steven levittin olaya daha az dahil olmasi, ama yine de dinlenesi.
http://freakonomics.com/

ted radio hour
adindan da anlasilabilecegi gibi, her bolumunde belli bir tema belirleyip o konuda tedkonusmalari yapan insanlarla, yaptiklari konusmadan belirli kisimlar da dinleterek roportajlar yapildigi bir program. ayni konuya farkli perspektiften bakan farkli kisileri baglamasi ilginc olabiliyor.
http://www.npr.org/programs/ted-radio-hour/

the moth radio hour
canli hikaye anlatim organizasyonu the mothun yayinladigi hikayelerden 2-3-4 tanesinin bir arada yayinlandigi bir podcast. bazen hipsterite seviyesi fazla yukari cikabilse de bazen inanilmaz (komik ya da huzunlu ya da heyecanli vb.) hikayelerle da karsilasilabiliniyor. mesela sierra leone’lu bir cocuk askerin new york’ta evlat edinilmesi ve oradaki okul arkadaslariyla paintball oynamasiyla ilgili bir hikaye vardi, aklima geldikce hala garip oluyorum.
https://themoth.org/radio-hour

this american life
yine her hafta bir tema secilip bu sefer bu tema cercevesinde cesitli insanlarin hikayelerinin anlatildigi bir podcast. ira glass sunuyor. bu da cok uzun yillardir ortalikta, neredeyse podcastingin bizimkileri diyebiliriz, o kadar seviliyor. sevilmeyecek gibi de degil – bolumlerinden baska podcastler, programlar (asagida birkac tane var), filmler falan cikabiliyor, o kadar. mesela (bkz: the informant)
http://www.thisamericanlife.org/

serial
a podcast from the creators of this american life. one story. told week by week. hosted by sarah koenig. bugune kadar en cok download edilmis podcast. birinci sezonunu dinlerken yeni bolum gelmesini beklerken heyecandan ulser olacaktim, game of thrones’un yeni bolumlerini beklemek bu kadar stres yapmiyor. ikinci sezon biraz daha vasat olsa da yine de ortalamanin cok uzerinde. podcast dinlemeyi sevmeseniz de ilk sezonu dinleyin – kim ugrasacak buna diyorsaniz girin youtube’da falan da var.
https://serialpodcast.org/

useful science
kanadali bir grup master/doktora ogrencisinin yaptigi bir podcast. web sayfalarinin temel konsepti akademik bir calismanin en onemli bulgusunu bir cumlede ozetlemek – tabii bu da bilime cok saglikli bir yaklasim degil. podcast’te calismalari daha detayli tartisiyorlar, bir nevi journal club. yukaridakilere gore bir tik daha amatorce yapilsa da ozellikle calisilan konu ilginizi cektiginde faydali oluyor.
http://www.usefulscience.org/

question of the day
james altucher ve stephen dubner (freakonimics’i yazanlardan) haftada 3-4 kere quoradan aldiklari ya da kendileri bulduklari bir soru hakkinda 15 dakikaligina bos geyik yapiyorlar. olmasa da olur bir podcast, ama bazen insani yormadan farkli ve faydali bakis acilari getirebildigi icin cerez niyetine dinlenebiliniyor.
http://www.earwolf.com/show/question-of-the-day/

the inquiry
nispeten guncel ve populer bir soru hakkinda 4 tane uzmanla konusulup sorunun cevaplanmaya calisildigi bir bbc world service programi. bbc programi oldugundan ne beklenebilecegi tahmin edilebiliniyor: kaliteli ve bilgilendirici yapim, sonunda cok kesin sonuca varmayabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p029399x

planet money
podcastin yapimcilarinin ozeti son derece aciklayici: it is like meeting with a friend at a bar and having him or her explain the economy. ekonomik problemlere eglenceli, yaratici ve anlasilabilir sekilde yaklasabilen bir npr programi. inanir misiniz, bir 2008-2009 krizi sonrasi yayinlanan bir this american life bolumunun basarisi uzerine programa evrilmis.
http://www.npr.org/sections/money/

hidden brain
nprin sosyal bilimler habercisi shankar vedantam’in “bir suru ilginc haber yapiyoruz, bari bazilarini program haline getirelim” diye yaptigini dusundugum haftalik yayin. bir sosyal bilimler sorusunu ya da calismasini, bir hikaye esliginde ve/veya calismayi yapan kisilerle roportajlar yaparak sunuyor.
http://www.npr.org/series/423302056/hidden-brain

stuff you should know
josh ve chuck isimli iki tane abinin bilimsel ya da gunluk hayattan bir konuyu ya da konsepti ya da nesneyi yaklasik bir saat boyunca yari geyik yari bilgilendirici sekilde tartismasi. bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. ozellikle konu ilgi cekici oldugunda dinlenebilir.
http://www.stuffyoushouldknow.com/

stuff you missed in history class
tracy ve holly isimli iki ablanin tarihsel bir olayi ya da kisiyi anlattiklari, yine bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. bazi konular fazla derin amerika tarihi olabiliyor, ozel ilginiz yoksa onlar bayabilir. ama konu ilginc olunca dinlenebiliniyor.
http://www.missedinhistory.com/

thinking allowed
eski bir sosyoloji profesoru ve eglenceli bir amca olan lauri taylor’un sundugu, yakin zamanda yapilan sosyolojik arastirmalarin, arastirmacilarla roportaj yaparak tartisildigi bir bbc radio4 programi. sosyoloji veya sosyal bilimler arastirmalarini takip etmek isteyenler icin ilginc olabilir.
http://www.bbc.co.uk/programmes/b006qy05

more or less: behind the stats
tim harfordun sundugu, yakin zamanda yayinlanan haberlerde sunulan sayi ve istatistiklerin irdelendigi bir bbc radio4 programi. bilimsellik/geyik orani tam tadinda, ilginc ve egitici olabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p02nrss1

what’s the point
fivethirtyeight.comun yayinladigi, guncel ve genel siyaset, spor veya daha rastgele konularla ilgili data ve sayisal analiz yaparak ‘oyle tahmin yapilmaz boyle tahmin yapilir, azicik bilime inanin’ mesajlari veren basarili bir podcast.
http://fivethirtyeight.com/tag/whats-the-point/

surprisingly awesome
adam mckay ve adam davidson’un (planet money’nin yaraticilarindan) disaridan bakinca sikici gibi gozuken bir nesne ya da konunun aslinda cok super bir sey olabilecegini gostermeye calistiklari podcast. cerez degeri cok yuksek.
https://gimletmedia.com/show/surprisingly-awesome/

flash forward
her bolumde gelecekte olabilecek alternatif gelismelerin tartisildigi (mesela 40 sene sonra machine translationun gunluk hayatimiza bayagi girmesiyle olabilecekler, ya da ileride robotlarla ask, ya da yalan soylendigini aninda tespit edebilen bir uygulama olsa ne olurdu vb vb). yapim biraz amatorce, ama konular ilginc ve tartismalar basarili.
http://www.flashforwardpod.com/

myths and legends
adi ustunde, mitoloji ve folklorden hikayelerin anlatildigi bir podcast. ilgileniyorsaniz yapim ve anlatimlar fena degil.
https://www.mythpodcast.com/

vox – the weeds
vox.comdan birkac kisinin haftalik siyaset ve public policykonularini tartistigi bir program. tartismalar turkiye’nin biraz otesinde, ama bilgili bir sekilde yapiliyor. bir de her program en az bir kisi fuck diyor*.
http://www.vox.com/the-weeds

the world next week
council on foreign relations tarafindan yayinlanan, onumuzdeki hafta dunyada olacak olaylar hakkinda bilgili iki abinin tartistigi bir podcasti.
http://www.cfr.org/…ublication/by_type/podcast.html

https://seyler.eksisozluk.com/caniniz-sikildiginda-keyifle-vakit-gecirebileceginiz-podcastler