Call Brussels

Teknoloji ile Turizm nasıl buluşur? Brüksel Turizm Bakanlığı ve Air Brussels’ın ortak çalışması “Call Brussels”… İnteraktif kampanya için, meydanlara 2 telefon kulübesi yerleştirildi. Brüksel’in son günlerde nasıl olduğunu merak edenler, internet sitesine yerleştirilen ücretsiz “Hemen Ara” butonları sayesinde telefon kulübelerinin bulunduğu 2 bölgeden birini seçerek telefon ahizesini kaldıran ilk Brükselliyle konuşmaya başladı. https://lnkd.in/dNepEx3

Binalar 3 boyutlu yazıcıdan çıkınca inşaat sektörüne ne olur?

“Hadi canım sen de, hiç koskoca bina 3 boyutlu yazıcıdan çıkar mı?” filan demeyin. Çalışmalar o yönde uzun süredir devam ediyor. İnşaat söz konusu olduğunda hem malzemelerin çeşitleneceği, hem de inşaat sektöründe yapım teknolojisinin olduğu gibi değişeceği yeni bir döneme doğru gidiyoruz. Farkına varmakta fayda var.

Çalışmalar devam ediyor derken  bunun artık sadece akademik çalışmalarla sınırlı olmadığının da altını önemle çizmek gerekiyor. Malzeme biliminde dünyanın önde gelen üniversitelerinde yıllardır çalışılan bu konu, artık şirketlerin de gündeminde. Ticari aşamaya geçmiş bile. Daha önce bunu yapan Hollanda’da bir iki şirket varken son birkaç yılda Çinli şirketlerde de bir hareketlenme görülüyor. Oralarda dünya değişirken biz ise burada, tarihten hiçbir ders almadan yolumuza devam ediyoruz. Bakın mesela Boğaz’a üçüncü köprüyü yapıyoruz ama hala köprü nasıl yapılır bilen, köprü yapma teknolojisini yönlendiren bir inşaat şirketimiz yok. Sizce köprü inşaatı teknolojisini kapmak için Boğaz’a kaç köprü daha yapmamız lazım? Bu üçüncü köprü işinde benim en çok kanıma dokunan hala hafriyatı Türklerin, inşaatı ise yabancıların yapmasıdır. Ne diyeyim? Demek ki yaklaşık 50 yıldır Türkiye’de bu alanda milim ilerleme kaydedememişiz. Üç köprü ve sıfır öğrenme. Nokta. Yandaşa kaynak aktarmaktan inşaatı bir sanayi politikası aracı olarak kullanmayı hala beceremiyor Türkiye’nin siyasetçileri. Dün de böyleydi, maalesef bugün de böyle.

Doğrusu ya, ben inşaat sektörümüzün kendi geleceği üzerine süratle düşünmeye başlaması gerektiğini görüyorum. Düşünmezlerse ne olur? Başkalarının taşeronu olmaya devam ederler. Başkaları talimat verir, bizimkiler ne kadar anlarlarsa o kadar yapmaya çalışırlar artık. Diyeceksiniz, “zaten öyle yapmıyorlar mı?” İşte ben artık öyle olmasalar, diyorum. Türkiye ekonomisi dönüşecekse, öncelikle değişecek sektörlerden birinin de inşaat sektörü olması lazım. Yoksa bu “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsü inşaat sektörüne yakında çok büyük zarar verecek. Bakın “üç kuruşa beş toprak kapatıp siyasiyi ayarlayıp voliyi vuracağız” derken neler kaçıyor? Gelin anlatayım.

Dünya değişiyor. Türkiye değişmemekte direniyor. İsterseniz önce şu üç boyutlu yazıcıdan nasıl bina çıkar oraya döneyim. Artık bina yapma teknolojisinin tamamen değişeceği bir döneme giriyoruz. Teknik olarak baktığınızda, yeterince büyük bir üç boyutlu yazıcı tasarlarsanız, gökdeleni bile bir yazıcıdan çıkartabilmeniz mümkün. Şimdilik olmaz diye baksak bile, binanın parçalarını üç boyutlu yazıcılarda amaca uygun olarak üretebilmek mümkün. Katmanlı üretim teknikleri günümüzün yongalı üretim tekniklerinin yerini alacak gibi duruyor. Eskiden bir şeyin içinden başka bir şey çıkartırdık, şimdi o bir şeyi yoktan yapabilmek mümkün. Etrafa yonga saçmadan, amaca uygun üretebilmek mümkün artık. Ne oluyor? Maliyet azalıyor. Ayrıca inşaatın her bir bölümünde kullanacağınız malzemeyi ayrı ayrı seçebilmek de mümkün. Çalışmalar bu minval üzerinde devam ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla, üç boyutlu yazıcılar ve nanoteknoloji inşaat sektörünü değiştirecek. Çevreye duyarlı binalar umduğumuzdan çabuk ve umduğumuzdan ucuza gelecek.

İkinci olarak, burada değişenin ne olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek isterim. İnşaat işinde tasarımın, bilgisayar başında harcanan zamanın önemi artarken, taşeronların yaptığı işin önemi süratle azalıyor. Anlamakta güçlük çekecekler için bir daha söyleyeyim: İnşaat işinde Türk inşaat şirketlerinin üstlendiği taşeronluk işlerinin katma değer içinde önemi azalırken,inşaat sektöründe malzeme biliminin ve yeni teknolojilerin önemi artacak. Bildiğimiz işler tarihe karışırken bilmediğimiz işlerin önemi artacak. Orta 2’den terklere inşaatta yapacak iş kalmayacak. Ne zaman? Şimdi inşaat sektörü için üretmeye başladıkları inovatif malzemelerin binalarda kullanımı yaygınlaştığında. Binaları üç boyutlu yazıcıdan çıkartmak mümkün hale geldiğinde. Çok mu zaman geçecek bunlar için? Hayır. Öyle bilim kurgu filan değil yani.

Üçüncüsü, binalar üç boyutlu yazıcıdan çıkmaya başladığında, bina yapmak için kol gücü kullanmak neredeyse hiç gerekmeyecek. Onu da ekleyeyim ki, Türkiye’nin Orta 2’den terk bir işgücüne iş yaratmasının artık giderek zorlaşacağını bir kere daha not etmiş olayım. Pek yakında, “canım inşaat sektörü istihdam için önemli” lafını tekrarlamak dahi mümkün olmayacak. Bana öyle geliyor.

Geçenlerde ülkede binalar göğe doğru yükselirken “asansör araştırmaları merkezi olmayan” bir inşaat sektöründen hayır çıkmayacağının altını özellikle çizmiştim. Şimdi aynı meseleyi üç boyutlu yazıcı konusunda da söyleyeyim. Yeni üretim teknikleri ve malzemelerden haberi olmayan,  bu yönde bilimsel ve teknolojik kapasite inşa etmeyen inşaat sektörü ve inşaat malzemeleri sektöründen hiçbir şey olmaz.  Ben her iki sektörün de kendi gelecekleri ve Türkiye üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. İnşaat sektörü değişmeden Türkiye zor değişir gibi geliyor bana.

Şimdi diyeceksiniz ki, siyasetin finansmanı şeffaflaşmadan, arsa rantı coşkusu bitmez. O bitmezse, iş bizatihi inşaat yapmaya hiç gelmez. Doğru. Ama o da bitecek, o da bitecek. Hepsi bitecek. Onlar bitmezse, Türkiye bitecek. Hep arafta kalacak bir ülkeye dönüşecek. Şimdiden geleceğin nasıl olacağını düşünmeye başlamakta fayda var. Benden size söylemesi.

İnşaat sektörünün öncelikle “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsünü değiştirmesi gerekiyor. “Faiz rantı haram da, arsa rantı helal mi?” dönemi biterken inşaat sektörünün de kendisini yeniden tanımlamasında fayda var. Not edeyim. Konuşuruz.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5347

 

anarşi, monarşi, aristokrasi, komünizm gibi birsürü daha yönetim şeklinin aslında ne olduğu ve isminin nereden geldiği.

öncelikle üç ana kelime var; “cracy“, “archy” ve “ismos” . bazılarının sonu -cracy ile biterken bazıları -archy ya da -ism ile bitiyor. demokrasi* ya da monarşi* ya da komünizm* gibi.

cracy: iktidar, devlet, yönetme gücü anlamında. kökeni yunanca kratia ya da kratos. örn. (bkz:democracy)

archy: yönetici, lider, baş anlamında. kökeni yunanca arche yani başlangıç. örn. (bkz: monarchy)

ismos: öğreti, eylem, sistem anlamında. örn. (bkz: communism)

anarşi: –an olumsuzluk eki ve archy kelimesinin birleşimiyle yöneticisiz, başsız anlamına gelir. her türlü iktidar, devlete karşı bir yönetim anlayışıdır, sanılanın aksine şiddet değil şiddetsizliği savunur. toplumsal kurallara ya da düzene değil, düzenin ve kuralların bir güç tarafından uygulanmasına karşı çıkar.

otokrasi: auto yani “kendi kendine” ve kratos kelimeleriyle oluşur, tek bir kişinin bütün yönetim gücünü elinde bulundurmasına denir, krallıktan yani monarşi‘den farkı bu yönetim gücünün aile bağlarıyla değil kendi yaptıklarıyla elde edilmiş olmasıdır. yönetici devletin, iktidarın tüm imkanlarını kendine göre istediği gibi yönlendirebilir, bir nevi modern krallık.

komünizm: latince communis yani “genel, ortak, halka açık, kamu” ve ismos kelimelerinin birleşimiyle oluşur. her türlü üretim ve üretim aracı halkın ortak malıdır, toplumda sınıf yoktur,devlet yoktur dolayısıyla yönetici yoktur, tabii ki para da yoktur. toplumda yaşayan herkes eşittir.avrupa‘da 18. yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte çalışma şartları ağırlaştı, işçiler daha çok ezilmeye başladı ve fakir işçi sınıfıyla zengin sınıfı arasındaki fark gittikçe açıldı, bu durum bazı ülkelerde proletarya‘nın yani işçi sınıfının devrim yapıp önce sosyalizm‘i ve ardından komünizm‘i getirmesiyle sonuçlandı. yani kabaca komünizm‘e geçebilmek için önce kapitalizm‘in dibine vurmak gerekli, zaten karl marx da komünist manifesto adlı kitabında bunu söylemiştir.

sosyalizm: latince socialis (toplum) kelimesinden gelir. komünizmle oldukça benzer özellikler taşır, ancak komünizmde üretilen mallar insanlara ihtiyaca göre paylaştırılırken sosyalizmde üretilen mallar insanların verdiği emekle orantılı olarak paylaştırılır, kısacası ülkedeki her şey halkın ortak malıdır ve herkes çalıştığı kadar pay alır.

şirketokrasicorporatocracy: latince corporationem yani “bir vücutta toplanmış” anlamına gelir –corpus zaten vücut, ceset demek-. kısacası büyük ve güçlü şirketlerin devletin yönetiminde söz sahibi olduğu ve kendi çıkarlarına uygun davranan kişileri destekleyerek iktidara getirdiği yönetim şekli.

demarşi : latince demarchia yani şehir yönetimi demek. demokrasi ve monarşi‘nin karışımı bir yönetim şekli. yani iktidardakiler yönetim gücünü halktan alır ancak demokrasi gibi değil krallık gibi yönetir, halkın onları seçtiği bahanesinin arkasına sığınarak başka hiçbir gücü tanımazlar.

demokrasi: demos [halk] + kratos [iktidar] kelimelerinden oluşur, halkın egemenliği anlamına gelir. bilindiği gibi halkın seçtiği kişilerin iktidara gelerek halkı yönettiği bir sistemdir ve günümüzde çoğu ülkenin yönetim biçimidir.

cumhuriyetrepublic: latince respublica kelimesinden gelir, anlamı cumhuriyettir. cumhuriyetve demokrasi karıştırılmaması gereken iki ayrı kavramdır, demokrasi ülkeyi yönetecek kişilerin çoğunluğun oyuyla seçilmesidir bir yönetim biçiminden çok bir yöntemdir, cumhuriyet ise halkın her kesiminden insanların iktidara gelebilmesidir, örneğin monarşi’de bu mümkün değildir çünkü başa geçebilmek için soylu olmak gerekir, halktan sıradan biri devletin başına geçemez. kısacası anadolu‘da bir köyde doğan bir çocuğun yıllar sonra devletin başına geçebildiği yönetim şekline cumhuriyet denir.

despotluk: latince domestic[yurt içi, yerel] + potentia[güç, potansiyel] kelimelerinin birleşimiyle oluşur, tek bir kişinin bütün yönetimi elinde tuttuğu yönetim biçimidir, otokrasi‘nin daha sert ve kaba hali de sayılabilir.

diktatörlük: latince dictate yani dikte etmek, söylemek kökünden gelir (bkz: diksiyon). aslenroma imparatorluğu döneminde ortaya çıktı ve savaş gibi acil kararlar alınması gereken dönemlerde ülkeyi yönetmesi için senato ve halk meclisi tarafından seçilen kişiye diktatördenirdi. günümüzde kullanılan anlamı ise despot‘un yerine geçmiş durumda.

tiranlık: yunanca tyrannos yani gücün acımasızca kullanılması anlamına gelir. tiranlık,despotlukla neredeyse aynıdır ancak aralarındaki fark despotlukta güç yöneticiye halk tarafından verilir, tiranlıkta ise yönetici gücü zor kullanarak elde eder, örneğin askeri darbeyaparak başa gelmek.

faşizm: italyanca fascio (birlik, topluluk) kelimesinden gelir. buradaki birlik olumsuz anlamdadır çünkü faşizm tek tip insan yaratmaya çalışır, bütün halkı aynı şeyi desteklemek zorunda bırakıpmuhalefeti ortadan kaldırmayı amaçlar. insanları birleştirmek için, millet, ırk, din gibi kavramları kullanır. kısaca kendinden olmayanı, çoğunluğun dışına çıkanı ötekileştirir ve yaşama hakkı tanımaz.

feodalizmderebeylik: latince feudal (bkz: tımar) kelimesinden türemiştir. halk yani köylü sınıfının, lord denilen askeri güce sahip kişilere ait topraklar üzerinde tarım ve hayvancılık yaptığı, köylülerin ürettiği malların ve işlediği toprağın neredeyse hepsinin lorda ait olduğu ve lordun da buna karşılık köylüleri koruduğu yerel bir yönetim sistemi.

kakistokrasi: yunanca kako (kötü, kaka) kelimesinden gelir, “defecate” yani dışkılamak kelimesiyle bağlantılıdır. aristokrasi‘nin tersine iktidarın toplumdaki en kötü, en vasıfsız insanların elinde olmasıdır.

teokrasi: yunanca theos(tanrı) kelimesinden gelir, anlamı tanrının düzenidir. tanrının yeryüzündeki yönetim şekli olarak görülür ve devlet tanrının kutsal kitaplar ile gönderdiği kurallarla yönetilir.

monarşi: latince mono (tek, bir) kelimesinden gelir. tek bir kişinin iktidarda olduğu yönetim şeklidir, yöneticiye genellikle kral denir. üç tipi vardır; kabaca eğer kral ülkeyi yönetirken bir meclisten izin alıyorsa meşruti monarşi, izin alma zorunluluğu yoksa mutlak monarşi ve günümüzde ingiltere‘de olduğu gibi meclisin iktidarda olduğu ve kraldan izin almak zorunda olmadığı sembolik monarşi.

oligarşi: kökenini yunanca oligo yani “ufak, birkaç, küçük” kelimesinden alır. iktidar küçük bir gruba aittir, oligarşi iktidarda bulunan grubun özelliğine göre farklı isimler alabilir *.

*aristokrasi: oligarşi‘nin yönetimde soylular olduğunda aldığı isimdir, aristos yani “en iyi” vekratos kelimelerinin birleşmesiyle oluşur ve en iyilerin yönetimi anlamına gelir. aristoteles‘le olan benzerliği sadece tesadüf, aristoteles isminin anlamı her şeyin en iyisi anlamına gelir –aristos(en iyi) + totalis(hepsi)-. yönetimde soylu sınıfı bulunur, antik yunan‘da liyakata dayalı yani başarılı insanların soylu sayıldığı ve yönetime geçtiği bir sistemken zamanla başarılı olmayıp sadece ailelerinden dolayı soylu sayılan kişilerin yönetime geçtiği bir sistem haline geldi ve halk yöneticilerin makamlarını haketmediklerini düşündü, fransız ihtilali‘yle birlikte zayıfladı.

* meritokrasi: yunanca merit (ödül, değer) kökünden gelir, oligarşi‘de yönetimdekilerin kişisel yetenek ve başarıları sayesinde iktidar sahibi olduğu yönetim biçimidir yani liyakata dayalı bir sistem vardır.

*cunta: kökenini ispanyolca junta (konsey, toplantı) kelimesinden alır, oligarşik yönetimin askeri bir grubun elinde bulunduğu durumdur. stratokrasi yani askeri hükümet de denilebilir.

* plütokrasi: yunanca pluto (varlık, refah) kelimesinden gelir, oligarşik yönetimde iktidarın zenginlerde bulunmasıdır. çok benzeri için (bkz: timokrasi).

* teknokrasi: yunanca techno (bkz: teknoloji) kelimesinden gelir ve oligarşik yönetimde üst düzey mühendisler gibi teknik açıdan bilgili kişilerin yer aldığı yönetim şeklidir.

*talassokrasi: kökenini thalassa (yunanca deniz) kelimesinden alır. oligarşi‘de iktidarın denizcilerde bulunması ve denizcilik faaliyetlerinin önemsendiği bir yönetim şeklidir. örn.venedikliler, vikingler gibi.

Kaynak:https://eksisozluk.com/entry/60933204

Zannettiklerimiz

https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzsPsikolog Paul Rozin, James Frazer tarafından bir nesne bir insan ile temas kurduğunda, nesne bir şekilde o insanın “özüne” sahip olur şeklinde tanımlanan batıl bulaşıcılık teorisinin modern batı toplumunda hala yaşayıp yaşamadığını anlamak için yürüttüğü bir deneyde, insanların bir zamanlar bir seri katile ait olan (sadece otuz dakika giyilmiş olsa bile) yıkanmış bir kazağa kıyasla, köpek dışkısına düşmüş ve yıkanmamış olan (yani sağlıkla ilgili ciddi endişeleri tetikleyen) bir kazağı giymeyi tercih ettikleri sonucuna vardığında, insanın onlarca mantık dışı tercih türlerinden sadece birine işaret etmişti. Ayrıca modern batı toplumunda bu düşüncenin devamının ispatı, bir yerde de insanın rasyonel bir varlık olmayışının bilimle, gelişmişlikle, kültür vs. ile de alakası olmadığının ispatıydı.

 

insanın rasyonel olmayı pek sevmediğine harika kanıtlar bulabilirsiniz. Mesela bunlardan Johnson & Jonson hikayesi etkileyici: Johnson & Johnson’ın, düşe kalka büyüyen kuşağın kabusu tentürdiyotun o korkunç acısını ortadan kaldırmak için 1960’lı yılların sonlarında ürettiği antiseptik kremi piyasaya satış rekorları ile merhaba derken, bir süre sonra satışlar durma noktasına gelmiş. Ürünü bir kez alanın ikinci kez almadığını öğrenmeleri ardından nedenine olan merakları ile yaptıkları araştırma sonucunda, insanların iyileşme sürecinde az da olsa bir acı hissetmiyorlarsa o ilacın işe yaramadıklarını düşündükleri sonucuna varmışlar. Bu sonuç ardından aynı ürüne biraz alkol katarak yeniden piyasaya çıkıldığında da satışlar yeniden patlamış! Eğer amaç sadece sosyal sorumlu görünmek değil de, satışları (ve haliyle kullanımı) azaltmaksa, sigara paketleri üzerine “Sigara İçmek Öldürür” yazmak yerine “Buna Ödediğin Paranın %70’i Vergidir” yazmanın çok daha başarılı olacağına inancım da insanın rasyonel olmayı çok sevmemesi yanı sıra gerçekler içerisinde de neyin daha önemli olduğu ile de pek fazla ilgilenmeyişinden.

Kutsal olarak zihinde kodlanmış bir uyarıcı, gerçeği/anlamı hiç sorgulatmayacak bir güce sahip olabiliyor. Bangladeş’te Arapçanın bu gücü müthiş seviyelerde olacak ki, bir şehrin vazgeçemediği bir alışkanlığın değiştirilebilmesini sağlamış. Bangladeş’in başkenti Dakka erkeklerinin sokağa işeme alışkanlığını değiştirmek için (daha doğru ifadesi ile düzeltebilmek için) denenen yolların boşa çıkması ardından, şehirdeki Arapçanın gücünü fark eden bir zeka sayesinde sorun çözüme kavuşturulmuş. Şehrin duvarlarında Sanskritçe yazılan “buraya işeme” uyarıları Arapçaya çevrilmiş. Aşağıdaki videoda Bangladeş erkeklerinin Arapça uyarıları gördükten sonraki korkuları müthiş!

Kaynak: https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzs

 

View story at Medium.com

View story at Medium.com

View story at Medium.com

TazeDirekt ve Türk Teknolojik Girişimcilik Ekosistemi

Hasan Aslanoba’ya çağrı: TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi & bir sonraki gıda startup’ının başarı hikayesi yapalım.

Bugün bir çok Türk girişimcisi şaşırdığı bir habere uyandı. Çok iyi gidiyor diye düşündüğümüz, Türkiye’nin gıda sektörünün en önemli girişimlerinden biri olan TazeDirekt sektöre veda ettiğini açıkladı. TazeDirekt, Türk girişimcilik ekosisteminin en önemli yatırımcılarından biri olan Hasan Aslanoba’nin projesi olduğu için bu beklenmeyen veda daha da şaşırttı. TazeDirekt’in neden kapandığı ve bir startup olarak geçirdiği devinim ve dönüşümle ilgili detaylar maalesef bu açıklamaların çoğunda geçiştirildi. “Piyasa koşulları ve operasyonel dengeler” bu kararı tetiklemiş. TazeDirekt’in neden kapanıp kapanmadığı esasında bir çok Türk girişimcisi ve yatırımcısının bir altı ay daha dillerine dolayacağı bir konu. Benim esas ilgilendiğim bu vedanın ve vedanın nasıl yapıldığının Türk girişimcilik ekosistemine uzun vadede nasıl yansıyacağı ile ilgili. TazeDirekt’in hikayesi Türk startup ekosistemi için neden önemli?

Başarısızlık korkulan bir şey olursa girişim ekosistemleri gelişmez.

Başarısızlık korkulan bir şey olursa girişim ekosistemleri gelişmez. Bu sektördeki bir çok kişi Londra’nın hikayesini bilir esasında. Ben de Chicago’da İngiliz Konsolosluğunda bir ticari ateşe ile Londra ve Chicago’yu girişimcilik ekosistemleri olarak karşılaştırırken, kendisine Londra’nın uzun zamandır girişimciliği destekleyen bir hub olmasına rağmen neden bir Silicon Valley olamadığını sormuştum. Kendisi bana sebeplerin tamamen kültürel farklardan kaynaklandığını anlatmıştı. İngiliz kültüründe “fail” etmenin (başarısız olmanın) kültürel olarak çok korkulan, kişinin uzun süreler peşini bırakmayan, ve toplumun hafızasında uzun süreler yer alan bir konu olduğunu söylemişti. Bir kariyerin hiç bir aşamasında başarısız olmadan, ayni veya az sayıda bir kaç şirket için uzun seneler çalışmanın İngiliz kültüründe başarı olarak algılandığını belirtmişti. Amerikan girişimcilik ekosistemini çok yakından tanıyan biri olarak bu beni çok şaşırttı. Burada ki “fail early, fail fast, fail smart” mottosu Amerika’da innovasyonu tetikleyen duruşlardan bir tanesi. Bir çok girişimciyi kendi 9-5 islerini bırakıp bir belirsizliğe ve bir fikrin, bir rüyanın pesinden koşmaya iten esasında başarısızlığın başarıya giden yolda bir basamak olduğunun düşünülmesi. Bir fikri denemenin ve yapmaya çalışmanın önemsendiği, başarısızlığın ise bir öğrenme sureci olduğu fikri buradaki girişim ekosistemlerini canlı tutuyor.

“Ya kimse istemezse?” “Ya tüketiciler sevmezse?” fikri bir çok innovasyonun ve teknolojinin pazara geç kalmasına ve seneler süren ürün geliştirme süreçleri sonunda pazarda karşılığını yitirmesine yol açıyor.

Türkiye sistemini de yakından tanıdıkça esasında başarısızlığın bizim ekosistemimiz için de korkulan bir şey olduğunu gördüm. Girişimciler başarısızlıktan korktukları için senelerce ürünlerini geliştirip en ufak bir şekilde pazarda denemeye yanaşmıyorlar. İki sene boyunca sırf ürün geliştirme yapmış, pazara ne zaman çıkıyorsun diye sorunca iki sene sonra diyen girişimciler tanıyorum. Bu başarısızlık korkusu sebebiyle, pazar Türk girişimcilerinin bir çoğu için adil kuralları olmayan bir siyah kutuya dönüşüyor. “Ya kimse istemezse?” “Ya tüketiciler sevmezse?” fikri bir çok innovasyonun ve teknolojinin pazara geç kalmasına ve seneler süren ürün geliştirme süreçleri sonunda pazarda karşılığını yitirmesine yol açıyor. Ekosistemin içinde başarının başarısızlıklardan geçerek öğrenilen bir şey olduğunu, pazarda fail etmenin esasında bir son değil bir öğrenme sureci olduğunu daha iyi açıklamamız lazım. Bu bağlamda TazeDirekt’in neden hiç pivot yapmadan direk kapatıldığı da benim için bu veda haberinin gizemli taraflarından.

Ben hayatımda hiç bir ülkedeki girişimcilik toplantılarında Türkiye’de gördüğüm kadar lacivert takım elbiseli veya döpiyesli insanı bir arada görmedim.

Türkiye’de hala hiyerarşik yapılı, finansal ve kurumsal oyuncuların egemen olduğu bir girişim ekosistemi var. Ben hayatımda hiç bir ülkedeki girişimcilik toplantılarında Türkiye’de gördüğüm kadar lacivert takım elbiseli veya döpiyesli insani bir arada görmedim. Ve gördüğümde gözlerime inanamadım. Esasında bu görünüm sadece giysi ile ilgili değil. Ekosistemin nasıl bir kültürü olduğunu çok acık gözler önüne seriyor: hiyerarşik ve corporate tadında. Böyle olunca başarısızlık öğrenilen bir şey değil, aynen büyük bir şirketin yıllık değerlendirmelerindeki yaklaşımıyla ekosistemde değerinizi yitirdiğiniz bir olgu olarak algılanmaya başlıyor. Ekosistemde finansal ve kurumsal oyuncuların biraz daha görünmez olup perde arkasına geçerek innovasyonun öne geçmesine izin vermeleri gerekiyor. Fikri kutlamamız lazım, yatırımı değil. Founder’a odaklanmamız lazım, yatırımcıya değil. Hikaye öğrenme hikayesi olmalı, başarısızlık hikayesi değil. TazeDirekt’in hikayesinin de öğrendiğimiz bir hikaye olarak Türk ekosistemindeki yerini alabilmesi için bazı detayların açıklanması ve açık olarak tartışılması gerekiyor.

Bugün itibariyle TazeDirekt bir çok pitch yarışmasında, yatırım görüşmelerinde veya köşebaşı sohbetlerinde gıda sektörüne girmek isteyen startup’larin önüne bir hayalet olarak çıkacaktır.

TazeDirekt’in hikayesinin transparan bir şekilde açıklanmaması gıda sektöründe innovasyon ve girişim fikirlerini yavaşlatır. TazeDirekt’in hikayesinin açıklanmaması ile bundan sonra gıda sektörüne girmek isteyen bir çok girişimci için bırakılan mesaj esasında şudur: “Eğer Aslanoba bile o kadar sermaye ve bağlantıya rağmen bu sektörde yapamadıysa demek ki bu sektörde innovasyon yapmak çok zor.” Bugün itibariyle TazeDirekt bir çok pitch yarışmasında, yatırım görüşmelerinde veya köşebaşı sohbetlerinde gıda sektörüne girmek isteyen startup’larin önüne bir hayalet olarak çıkacaktır. “TazeDirekt’den farklı ne yapacaksınız?”

Ekosisteme doğru mesajı verelim, TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi ve bir sonraki gıda startup’ının başarı hikayesi yapalım.

Hasan Aslanoba’nin Türk girişim ekosistemine verdiği önemi, katkılarını, ve bir çok başarılı yatırımını Türkiye’de herkes biliyor. Sırf bu ekosistemin büyümesindeki çabaları ve bu ekosisteme olan gönül bağı sebebiyle Hasan Aslanoba TazeDirekt’in hikâyesini ve vedaya götüren süreci açıkça paylaşmalıdır. Eğer başarılı bir girişimci veya yatırımcı olarak Hasan Aslanoba bunu yapabilirse ekosistemdeki başarısızlık anlayışının değişmesinde çok büyük bir rol oynar ve başarının bu tip hikayelerden sonra geldiğinin altını çizebilir. Hasan Aslanoba’yı ekosisteme verilecek daha uzun vadeli ve büyük zararları önlemek adına ve daha sonra benzer veda süreçlerinden geçecek girişimcilere örnek olması adına, TazeDirekt’in hikâyesini ve yasadığı sureci, zorlukları, ve finansal performansını transparan olarak paylaşmaya davet ediyorum. Tahmin ediyorum ki bir çok Türk yatırımcı, girişimci, ve mentor de bu vakadan ve Aslanoba’nin bu vakaya yaklaşımından çok şey öğrenecektir. Detayları saklandığı surece bu sanki bir başarısızlık gibi algılanacaktır. Türk ekosistemi için çok önemli bir gün.Ekosisteme doğru mesajı verelim, TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi ve bir sonraki gıda startup’inin başarı hikayesi yapalım.

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/tazedirekt-ve-t%C3%BCrk-teknolojik-giri%C5%9Fimcilik-ekosistemi-ilhan?trk=v-feed&trk=hp-feed-article-title-share

ENDÜSTRİYEL DEVRİMLER TARİHİ VE ENDÜSTRİ 4.0

 

İnsanlık tarihinin gelişimleri incelendiğinde, devrimsel gelişimlerin bir çoğunda üretim tekniklerinin gelişimi ve değişiminin ne kadar etkili olduğunu görmekteyiz.

Örneğin hayvanların evcilleştirilmesi ve toprak işleme yeteneğinin gelişmesi, insanlık tarihinin üretim tekniklerinin değişimi neticesinde yerleşik hayata geçmesinin ilk örneklerindendir. Tarih öncesi çağlar dikkate alındığında (taş devri-bakır devri-tunç devri-demir devri), üretim aletlerindeki değişimlerle anıldığı görülmektedir.

Sonraki yüzyıllarda bu etki; sosyal ve siyasi gelişmelere yerini bırakmış olsa da, tarihin her döneminde üretim tekniklerindeki gelişmeler toplumların gelişimi derinden etkilemiştir. Rönesans döneminde temel bilimlerin gelişmesi, 17inci yüzyilda fransız ihtilalinin olması, 16 ve 17inci yüzyılda Orta Amerika’nın sömürülme dönemi; 18 ve 19uncu yüzyılda sanayi devrimin oluşması için gerekli ekonomik, bilimsel ve siyasi gelişmeleri hazırlamıştır.

Alvin Toffler; insanlık tarihini organize tarıma geçiş, sanayileşme ve servis/bilgi ekonomisine geçiş olarak  üç  kısma  ayırmıştır.  Toffler’a göre, sosyal düzenlerin ortaya çıkmasında bu akımların önemi büyüktür. Organize tarım, köylü sınıfını yaratmıştır. Sanayileşme  ile,  toprak  işleme  yerini fabrikalara bırakırken, geniş ailelerden çekirdek ailelere doğru bir geçişe sebep olmuştur.  Aynı  zamanda  tarım  toplumunda yavaş akan hayat, sanayi toplumunda aşırı senkronize ve hızlı akmaya başlamıştır. Bilgiye dayalı toplumlarda ise kişisellik ön plana çıkmaktadır.

Sanayi devrimlerinin her bir aşamasında o dönemler için çığır açan inovasyonlar, endüstride büyük değişiklikler yarattığı gibi sosyal-bilimsel-ekonomik ve kültürüler anlamda bir çok değişimi tetiklemiştir. Aşağıda bu gelişmeler açıklanmış olup, endüstri 4.0 için kişisel tahminler anlatılmıştır.

ENDÜSTRİ 1.0-BUHARLI MAKİNALAR DÖNEMİ:

Buhar makinalarının temel prensibi, sıvı haldeki su ile buhar haldeki su arasındaki basınç farkını kinetik enerjiye dönüştürmektir. Sıvı halde bulunan su kömür-odun-petrol türevleri ile ısıtılarak kızgın buhar haline getirilir, bu buhar bir odacığa toplanır, hızla soğutulan bu odacıkta sıcaklıkla birlikte basınç da düşer ve vakum oluşur. Bu vakumun gücü kinetik enerjiye dönüşür ve piston sistemini tetikler.

Isıtma ve buharlaştırma prosesi, hareketli mekanizmanın dışında bir kısım olması nedeniyle bu tür motorlar teknikte “dıştan yanmalı motor” olarak anılır.

Her nekadar daha önceleri buharlı makina örnekleri geliştirilmiş olsa da, 1665 yılında Worecester makinası olarak bilinen ve suyu daha yüksek noktalara pompalamada kullanılan buharlı makina, ilk ticari buharlı makinadır.

 

Sonrasında, 1698 yılında bir İngiliz olan Thomas Savery buhar pompası denen ve su pompalamada kullanılan makinayı yaptı. Bu makina tamamen buharın ısıtılıp soğutulmasından ileri gelen basınç yükselme ve düşmeleri neticesindeki basınç farkına göre çalışmaktaydı. Bu makina için çok fazla ısı enerjisi gerekmesi, yüksek basınç altında oluşan riskler ve veriminin çok düşük olması nedeniyle çok fazla tercih edilmedi.

1712 yılında yine bir İngiliz mühendis Thomas Newcomen, maden ocaklarındaki suyun tahliyesi amacıyla Newcomen makinası olarak bilinen bir makina geliştirdi. Bu makinayı bir önceki versiyonlardan ayıran en temel özellik kaldıraç mekanizması ile birlikte kullanılmış olmasıydı; ancak verim yine bu makinada çok düşük seviyedeydi.

1764 yılında, İskoç bir mucit olan James Watt’a, onarılması için bir Newcomen makinası verilmiştir. Verimliliği düşük olan bu makinayı onaran James Watt, sonrasında makinadaki verimi yükseltmek için farklı bir çalışma yapmıştır. Bir önceki makinalar aynı odanın buharla doldurulması(ısıtılması) ve soğutularak yoğuşturulması esnasında çok fazla enerji kaybı olduğunu anlayarak, çift odalı buhar makinası geliştirmiştir. Bu değişiklik, endüstri devriminin başlangıcı sayılır ve bu dönem bugünki tanımlamalarla Endüstri 1.0 olarak anılır.

 

 

1781 yılına kadar bir seri iyileştirmeler yapan Watt, yaptığı icatlarla buhar gücünü pistonlarla lineer harekete ve biyel koluyla da dairesel hareketlere çeviren mekanizmalar geliştirmiştir. Ayrıca, mühendisliğe yaptığı katkılarından dolayı  uluslararası güç biriminin ismi “Watt(W)” olarak belirlenmiştir.

James Watt’ın geliştirmiş olduğu makinanın veriminin %7 gibi çok düşük değerlerde olması nedeniyle, ilk etapta maden ocaklarındaki suyun tahliyesi ve tekstil fabrikalarında kullanılabilmiştir.

Termodinamik biliminin kurucusu sayılan Sadi Carnot, verimlilik üzerine bir takım çalışmalar yapmıştır. Mühendislikte Carnot çevrimi olarak bilinen ve günümüzde hala buzdolabı-klima gibi cihazların ısıtma-soğutma prensibini oluşturan çevrimi geliştirmiştir. Carnot’un verimlilik üzerine yaptığı çalışmalar sonrasında yüksek güçte buhar makinaların önü açılmış ve buharlı gemiler-buharlı lokomotifler ve buharlı otomobiller geliştirilerek endüstrinin logaritmik gelişmesi tetiklenmiştir.

Bu dönem toplumsal gelişmeler incelendiğinde, kas gücüyle yapılan bir çok işin makinalar aracılığıyla yapılmaya başlandığı görülmektedir. Endüstrinin gelişmesi neticesinde; yeni bir burjuva sınıfı doğmuş, işçi sınıfı popülasyonu giderek artmış, nüfus kırsal alandan kent merkezlerine kaymıştır. Sanayi devrimine ayak uyduran batı ülkeleri ile sanayi devrimini takip edemeyen doğu ülkeleri arasındaki uçurum giderek açılmıştır.

Endüstride yaşanan gelişmeler, sadece satınalma yoluyla takip edilmesi tarihin her döneminde bir çok ülkeyi yok olmaya sürüklemiştir. Bunun en çarpıcı örneği ise, buharlı makinalar döneminde Osmanlı İmparatorluğunu iflas etmesine sebep olan dönemdir.

Osmanlı imparatorluğu döneminde, batıda olan buharlı makina gelişmeleri takip edilmiş ve İngiltere’den buharlı gemiler alınmaya başlamıştır. 1828 yılında Ermeni tüccarlar tarafından satın alınan ilk buharlı gemi, II. Mahmud’a hediye edilir. Sürat adı verilen gemi padişahı Marmara’da çıktığı bir gezide fırtınadan kurtarınca buhar gücü imparatorlukta birçok destekçi kazanır. Kırım savaşında(1854) İstanbul’a demir atan son teknoloji İngiliz ve Fransız savaş gemileri, herkes tarafından çok beğenilmiş ve o dönemde veliaht şehzade olan Abdülaziz’in ilgisini çekmiştir. Abdülaziz tahta çıktıktan sonra(1861) İngiltere ve Fransa’ya bu gemilerden sipariş verilmiş, Osmanlı’nın bu gemi siparişlerini finanse edecek gücü olmadığı için dış borçlar alınmış, alınan borçlar ödenemeyince 1876 yılında imparatorluk iflasını açıklamıştır.

Birinci Dünya Savaşı döneminde ise; İngiltere’ye sipariş edilen 2 savaş gemisi, tesliminden bir gün önce el konulmuştur. Buhar makinaları devrimini kaçıran Osmanlı İmparatorluğu, Çanakkale savaşında denizlerdeki hakimiyetini tamamen yitirmiş ve mavi suları son teknoloji İngiliz ve Fransız gemilere teslim etmiştir.

Dıştan yanmalı motorların gelişimine paralel süreçte içten yanmalı motor teknolojisi de gelişmiş ve özellikle otomotiv endüstrisinde yer almıştır.

İçten yanmalı motorların ilk uygulması 1796 yılında katı yakıtlardan havagazının elde edilmesi ile olmuştur. Havagazı ile çalışan içten yanmalı motor1860 yılında Fransız mühendisi Jean Etıenne LENOIR tarafından yapıldı. 1,5 Beygir gücünde olan bu motorun gücünün az olması nedeni havagazının sıkıştırılmadan yakılmasıdır.

Gazların sıkıştırılarak yakıldığı zaman gücün artacağı tezini ortaya atan Wıllıam BENNET adlı bir İngilizdir. Bunu geliştiren ise Dugold CLERK adlı İskoçyalı mühendistir.

 

1862 yılında Fransız Fen adamı Alphanse BEANDE dört zamanlı devrenin esasını ortaya koydu. Ancak dört zaman prensibine göre çalışan ilk motorun 1876 yılında Alman mühendis Dr. Nıkolaus August OTTO yaptı. Otto, bu motorun patentini 1877 de Amerika’da aldı. 1878 de Fransa’da açılan bir dünya sergisinde halka teşhir etti.

Otto, havagazını sıkıştırdıktan sonra ateşlemeyi yaptığı için motorun verimi ve gücü artmıştı. Alevle ateşlendiği için motor devri 150-200 devir/dakika civarındaydı. Bu devirde bir motorun otomobillerde kullanılması uygun değildi.

İlk dört zamanlı motoru yapan ve ortaya koyan Otto olduğu için bugün benzin motorlarına “Otto Motoru” ve çevrimine de “Otto Çevrimi” denilmektedir.

 

Otto’nun personelinden Gottıeb DAIMLER 1883 yılında Otto’dan ayrılarak bir atölye kurmuş ve devam etmiştir. Yaptığı motorun yanma odasına bakır çubuk yerleştirerek, dıştan bakır çubuğu karpit lambası ile ısıtmak süreti ile motorun ateşlenmesini ısınan bakırdan temin etmişti. Bu sayede motorun devrini 800-1000 devir/dakika ya çıkarmak süreti ile verimini ve gücünü arttırmıştır. Bu motor bugün Mercedes Fabrikası Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Bu ateşleme sistemine “sıcak boru ateşlemesi” denir. Bu devirde bir motorun otomobilde kullanılması mümkündü, ama hala yakıt olarak havagazı kullanılıyordu.

Bu çalışmalar Avrupa’da devam ederken Amerikalı bir mühendis George BRAYTON yakıt olarak benzin kullanılan bir motor yapmış ve yaptığı motorlardan birini Filedelfiya sergisinde teşhir etmiştir.

Bundan sonraki çalışmalar, havagazının yerini tutabilmesi için benzini zerreler haline getirip, buharlaştıracak karbüratörlerin icadına doğru gitti. Daimler Almanya’da, Forrest Fransa’da 1885 yılında bu konuda çalışmalar yaptılar.

Karbüratörlerin görevi, sıvı yakıtı atomize etmek yani küçük zerreler haline getirip hava ile karıştırmak süreti ile yanabilir bir karışım haline getirmektir. Daimler bu havayı sıvı yakıt içersine itmek süreti ile yapmaya, ayrılmış zerrecikleri de ateşlemeden evvel sıcak boruya temasla gaz haline getirmeye çalıştı. Forrest ise, yakıtı filit tulumbası esasına göre hava akımı içersine püskürttü. Daha sonra, Daimler’le Wılhelm MAYBACH bir araya gelerek, bu gün kullanılan şekilde olan şamandıralı karbüratörü icad ettiler.

Karl BENZ adlı diğer bir Alman, Daimlerin motorunu, Forrest’in karbüratörünü alıp bunları dört teker üzerine oturttu. Böylece, 1886 senesinde ilk defa, içten yanmalı (patlamalı motorların) motorların en geniş uygulama sahası olan otomobil meydana gelmiş oldu.

Amerika’da ilk otomobil 1893 yılında J.Franlın DURYEA’nın yardımıyla Charles DURYEA tarafından yapılmıştır. Henry FORD’un ilk otomobili ise 1896 yılında Detroit sokaklarında dolaşmaya başladığı görüldü. Henry FORD fabrikasını genişleterek 1903 yılında dört silindirli ve ucuz fiyatlı otomobiller yaparak bunları (T) modeli adıyla piyasaya sundu.

Yazımızın devamında, 1903 yılı sonrasında Henry Ford ile başlayan Endüstri 2.0 ve seri imalat dönemi anlatılacaktır.

http://diyalogin.com/endustri-4-0-inovasyon-ve-endustri-devrimleri-tarihi.html

En etkileyici AŞK mektupları

İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği tarifsiz haz, mutluluk, coşku… Ama hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer.

Geçtiğimiz yıl İngiltere’de yazılmış en etkileyici aşk mektubu izinde bir araştırma yapıldı. Buna göre geçmişten günümüze yüzlerce mektup tarandı. Mektupların kimilerinde güven, sadakat, hayranlık, umut, kimilerinde ise acı öne çıktı. Yapılan aşk tariflerinde ise kelimeler kifayetsiz kaldı. Herhalde konu aşksa tüm dünyada değişmez olan iki şey, kelimelerin kifayetsiz kalışı ve acı. Ama bir de mesela Johnnie Cash’in karısı June’a duyduğu aşk var. O da zaten listenin ilk sırasına yerleşmiş ve oylamada yazılmış en etkileyici aşk mektubu olarak seçilmiş.

Johnnie Cash’den karısı June’a 65. doğum günü için – 1994

en guzel ask mektuplari
Yaşlandık ve birbirimize alıştık. Aynı şekilde düşünüyor, birbirimizin aklından geçenleri okuyoruz. Birbirimizin ne istediğini sormaya gerek duymadan biliyoruz. Bazen birbirimizin sinirlerini de bozuyoruz. Bazen ilişkimizin değerini unutuyoruz. Ancak bazı günler, bugün de olduğu gibi, bu konuda düşünüyorum ve hayatımı tanıdığım en mükemmel kadınla geçirdiğim için ne kadar şanslı olduğumu fark ediyorum. Sen hala beni büyülüyor, bana ilham veriyorsun. Beni daha iyi bir adam yapıyorsun. Sen benim bütün arzularımın objesi, bu dünyadaki varlığımın birincil nedenisin. Seni çok seviyorum.

Winston Churchill’den karısı Clementine Churchill’e – 1935

en guzel ask mektuplari 2
Hindistan’dan yazdığınız son mektubunuzda hayatınızı zenginleştirdiğime dair benim için çok değerli satırlar vardı. Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini size anlatamam; çünkü eğer aşk hesap tutabilseydi, mahcup bir şekilde sürekli size borçlu hissederdim kendimi. Bunca yıldır size hem yoldaş hem de kalbinizde bir köşe olmamın değerini anlatabilecek kelime bulamıyorum.

John Keats’ten Fanny Brawne’ye – 1819

en guzel ask mektuplari 4
Aşkım beni bencilleştirdi. Sizsiz var olamıyorum. Sizi görmekten başka hiçbir şey düşünemiyorum. Sanki yaşamım durmuş ve ötesini göremiyorum. Sanki içinizde çözünüyorum. Sizi kısa bir süre sonra görme umudum olmasa tam anlamıyla perişan olmuştum.

Ernest Hemingway’den Marlene Dietrich’e – 1951

en guzel ask mektuplari 5
Kollarımı sana her sardığımda kendimi evimde hissediyorum.

Napoleon Bonaparte’tan Josephine’e – 1796

Napoleon ask mektup
Seni bıraktığımdan beri tamamen çöktüm. Benim için mutluluk senin yanın. Zihnimde sürekli olarak senin dokunuşların, gözyaşların ve tutkunla yaşıyorum. Hiç kimse ile mukayese edilmez olan Jozefin güzelliği, kalbimde ve içimde sönmeyen bir alev gibi yanıyor.

Richard Burton’dan Elizabeth Taylor’a – 1964

en guzel ask mektuplari  6
Kör gözlerim umutsuzca seni görmeyi bekliyor. Ama tabii ki, her zaman ne kadar büyüleyici bir şekilde güzel olduğunun ve ne kadar garip bir şekilde özel ve tehlikeli bir sevimlilik kazandığının farkında değilsin.

Kral VIII. Henry’den Anne Boleyn’e – 1527

en guzel ask mektuplari 7
Aramızdaki aşka dair açık niyetini bilmek için yalvarıyorum. Bir yılı aşkın bir süredir aşkın okundan yara almış biri olarak, ve hala kalbinde kendime bir yer bulabileceğimden ya da hayal kırıklığına uğrayacağımdan emin olmayarak; içine düştüğüm çaresizlik beni senden bir cevap almaya zorluyor.

Beethoven’dan gizemli “Ölümsüz Sevgili”ye – 1812

en guzel ask mektuplari 9
Yatağa uzanmış olmama rağmen, bütün hislerim sana yöneliyor, benim Ölümsüz Sevgilim. Metin ol. Beni sev. Bugün-dün- Ne elem verici bir özlem senden, senden, senden, hayatımdan, her şeyimden ayrı kalmak. Ah, beni sevmeye devam et – asla sevdiğinin daima sana sadık olan kalbi hakkında şüpheye kapılma. Daima senin. Daima benim. Daima bizim.

Eski ABD Başkanı Gerald Ford’tan karısı Betty Ford’a – 1974

en guzel ask mektuplari 8
Yazılmış hiçbir kelime aramızdaki derin aşka karşılık gelemez. Senin ne kadar muhteşem olduğunun farkındayız. Biz, yani çocuklarımız ve onların babaları, en az senin kadar güçlü olmak için çabalıyoruz. Varlığımızı tanrıya ve sana olan inancımıza borçluyuz. Sana olan aşkımız sonsuzluğa kadar sürecek.

Jimi Hendrix’ten kimliği belirsiz “küçük” sevgilisine

en guzel ask mektuplari 10
Küçük kız

Mutluluk içinde saklı… Öyleyse kır kalbinin zincirlerini ve büyü

Zaten narin bir çiçeksin

Ben cevabı biliyorum

Sadece kanatlarını aç ve kendini

Özgür bırak

Seni sonsuza kadar seven

Jimi Hendrix.

http://listelist.com/en-etkileyici-ask-mektubu/