Satın aldıklarınız bozulmak üzere tasarlandı

Light Bulb Conspiracy (Ampul Komplosu), 2010 yılında Alman yönetmen Cosima Dannoritzer tarafından çekilmiş bir belgesel. Genel olarak anlatılan Planlı Eskitme/Eskime (Planned Obsolesence) uygulamaları üzerinden modern tüketim alışkanlıkları ve sürdürülebilirlik. Mevzuya ve filme derinlemesine girmeden bahsedilmesi gereken birkaç temel noktaya şöyle bir değinelim.

1924’te Cenova’da başta Osram, Philips ve General Electric olmak üzere, dünyanın en büyük ampul üreticileri bir araya gelerek, tüm dünyadaki ampul üretimi ve satışını düzenlemek adına bir kartel kurdular: Phoebus. Bu kartel 1939 yılına kadar katılan tüm büyük şirketlerin üretim standartlarını ve pazar paylarını düzenleyerek küresel ekonominin ilk büyük yapılarından biri oldu. En hatırda kalıcı icraatlarıysa 1880’de bizzat General Electric’in patronu Thomas Edison tarafından tanıtılan ve 1500 saate kadar işlev görebilen ampullerin üretim ve satışını yasaklayıp, tüm ampullerin 1000 saat işlev görebilecek şekilde tasarlanmasına karar vermekti. Gerçi Edison’un konuya bakışını ve AC/DC (Alternatif Akım/Doğru Akım) savaşları sırasında ücretsiz elektrikten kablosuz teknolojiye kadar birçok hayalin önderi Tesla’ya yaptığı fenalıklardan nasıl bir insan olduğunu sanırım bilmeyen yoktur. Phoebus kulağa koca bir komplo teorisi gibi gelebilir, ama hukuka uygun bir biçimde bunu gerçekten yaptılar. Filmde, zamanında Phoebus tarafından hazırlanmış ve dayanıklı ampuller üreten bir firmanın çarptırılacağı para cezasını belirleyen bir tabloya kadar kartele dair tüm belgeler apaçık gösteriliyor. Bir de Livemore, California’daki itfaiye istasyonunda1901 yılından beri sağlıklı bir biçimde çalışmakta olan ampul var. Ampulü izlemek için kullanılan kameraların iki kere değişmesi gerekmiş. 2016 itibarıyla akkor ampullerin ortalama ömrü hâlâ 1000 saattir. 136 yıllık bu başarı küresel ekonominin, tüketmeye devam edelim.

Kaliteli ampuller: 1000 saate kadar garantili

Planlı Eskitme terimi ise ilk olarak Bernard London tarafından 1932’de, ABD’deki büyük ekonomik buhranı sonlandırmak ve insanları tüketime teşvik ederek, veya daha ziyade zorlayarak (sebebini anlatacağım) ekonomiyi büyütmek içintasarlanmış bir kavram. London’ın üretilen ürünlerin belirli bir süre sonrasında yasa zoruyla tüketicinin elinden alınarak, yeni satın almaların yolunun açılmasına dair sunduğu kurtarma planı, zamanında pek destekçi bulamıyor. Planlı eskitme rafa kalkıyor. Ta ki 1940’ların sonuna doğru, savaş sonrası ABD’sinde tüketimi tekrar kıvılcımlandırmak üzere mevzuyu tekrar ele alan endüstriyel tasarımcıBrooke Stevens’a kadar. Stevens, London’ın önerisindeki “zorla” kısmını devre dışı bırakıyor ve bunun yerine Rockefeller ailesinin tabiri caiz ise yancısı, Sigmund Freud’un yeğeni ve II. Dünya savaşı sırasında Nazi “Aydınlanma” ve Propaganda Bakanı Goebbels’in savaş ortamında uyguladığı yöntemleri barış ortamına uyarlamanın yolunu bulan, “Halka İlişkiler” teriminin ve modern reklamcılığın babası Edward Bernays’in izinden giderek işi özetle şöyle bir noktaya getiriyor: İnsanlar yeni modeli satın almamak konusunda özgürler. Ancak yeni model çok daha iyi. Üstelik eskisini tamir ettirmek yenisini almaktan daha pahalıya patlayabilir. Tanıdık geldi mi?

Brooke Stevens

Eğer geldiyse ilk aklınıza gelen yazıcılar olsa gerek. Yazıcı kartuşlarının yazıcının bizzat kendisinden daha pahalı olduğunu hatırlatmama gerek yok diye tahmin ediyorum. Film, kurgusu içinde belirli bir çıktı üretiminden sonra otomatik olarak hata raporları veren yazıcıları da inceliyor. Kullanma kılavuzunda öngörülen çıktı miktarı üretildikten sonra, örnekteki yazıcıda EEPROM adında bir çip devreye giriyor ve cihaz artık kullanılamaz hâle geliyor. Böyle bir derdiniz varsa, filmin sonlarına doğru bu çipi devre dışı bırakacak yazılıma dair bilgi izleyiciyle de paylaşılıyor. Bir bakın derim.

Film akışı boyunca 1940’ta DuPont isimli kimyasal madde üretimi yapan bir şirket tarafından üretilen Naylon kadın çoraplarının fazla dayanıklı olmaları sebebiyle piyasaya zayıflatılarak sürülmesinden, hammadde kıtlığı sebebiyle planlı eskitmeyle işi olmamış komünist Doğu Blok’unda başta Doğru Almanya olmak üzere üretilen ve 25 yıl dayanan buzdolapları ve çamaşır makinelerine (1981’de bir teknoloji fuarında sunulan Doğu Alman yapımı NARVA marka uzun ömürlü ampullerin Batılı yatırımcılar tarafından ilgi görmemesi de ilginç bir not, 1989’da duvarın yıkılması ile NARVA da bildiğimiz Batı ekonomisine ayak uydurmuş) üretim modellerine şöyle bir göz atıyor. Bununla birlikte tüketilen ve yenisi ile değiştirilen elektronik cihazların, elektronik atıkların ticareti yasa dışı olmasına rağmen ikinci el kisvesinde Afrika ülkelerine gönderilmesinin etkileri ve Apple’ın iPod 2 ürününde çevirdiği pil ömrü dalavereleri üzerinden açılan kamu davasına kadar işin tüketici yanını da es geçmiyor.

Teknoloji şirketleri tarafından aptal yerine konulmanın ötesinde mevzu dönüp dolaşıp Gandhi’nin şu sözüne bağlanıyor: “Dünya her insanın ihtiyacını karşılayacak kadar kaynak sunuyor, ancak her insanın hırsını karşılayacak kadar değil.”

Her gün gazetelerde, şurada, burada gördüğümüz büyüme rakamlarının ne olduğunun ne kadar farkındayız? Pardon, nereye doğru büyüyoruz? Fransız ekonomist Serge Latouche’un “De-Growth”, yani geriye doğru büyüme kuramına kulak vermek mi gerekiyor? Belki de. ABD’li komedyen Louis CK konu hakkında cep telefonu üretimi üzerinden diyor ki: “Bir seçiminiz var. Atlar ve mumlarla yaşar ve birbirinize karşı biraz daha kibar davranabilirsiniz ya da çok uzaklarda birinin sırf siz s.çarken YouTube’a kaba bir yorum bırakabilin diye ölçülemez derecelerde acı çekmesine izin verebilirsiniz.” Latouche filmde konuya daha farklı yaklaşıyor: “Bunu yaparsak taş devrine döneceğimiz söyleniyor. Hayır dönmeyiz. 1960’lara döneriz. Ama 1960’lar taş devrinden daha uzak.”

En temel gerçeği en sarih biçimde, termodinamiğin ikinci yasası üzerine albüm yapan Muse’dan albümle aynı adı taşıyan “2nd Law – Unsustainable” isimli şarkıda bulmak mümkün:

Sonsuz büyümeye dayalı bir ekonomi SÜR – DÜ – RÜ – LE – MEZ.

Almayın, vermeyin, ekonomiye can vermeyin.

Light Bulb Conspiracy – Türkçe altyazılı:

https://www.youtube.com/watch?v=NnIWocmal5U

Kaynak:http://vesaire.org/satin-aldiklariniz-bozulmak-uzere-tasarlandi/

Esiyor… Yazsız Geçen Yıl!

Şanslı hatayla façayı kurtaran bir şirket, yazsız geçen korkunç bir yıl, Türk düşmanı bir İngiliz’in edebiyata kazandırdıkları.

Robert B. Thomas

1792 yılında, Robert B. Thomas, bizim Saatli Maarif Takvimi’ne benzer bir almanak yayınlamaya başladı. Bu takvimin -özellikle çiftçilere yararlı olacağı inancıyla, ismini “Old Farmer’s Almanac” (Yaşlı Çiftçinin Takvimi) koydu. Thomas’ın takvimi, ekim/hasat zamanı, yemek tarifleri, özlü sözler, fal gibi bilgilerler doluydu… fakat bu takvimi rakiplerinden ayıran ve meşhur eden en önemli özelliği hava durumu tahminleriydi.

Thomas, almanak çıkmadan önce yıllarca güneş sistemini, astronomi döngülerini, yıllara göre hava değişikliklerini araştırıp, neredeyse yüzde 80’lik doğruluk payına sahip, hava durumu tahmin formülü yarattı. Older Farmer’s Almanac’ın popülaritesi de bu çok gizli formül sayesinde yıllarca devam etti. Çiftçiler bir sene sonra ne ekmesi gerektiğini, hasat zamanını; balıkçılar ne zaman denize çıkmaları gerektiğini; sıradan insanlarda da dışarı çıkarken ceket alıp, almama kararlarını yıllarca bu takvime bakarak karar verdi.

Robert B. Thomas’ın yarattığı bu muhteşem formülü, kendisi dışında yalnızca birkaç kişi gördü. Formül, 1800lü yıllardan bu yana Amerika’nın New Hampshire eyaletinin Dublin şehrinde bir kasada saklanıyor.

Robert B Thomas’ın meşhur takvimi, tarihinin en büyük sınavını 1815 yılında verdi!

1816 yılına ait Old Farmer’s Almanac

1815 yılında, 1816 yılı için takvim içeriği hazırlandı, dizisi yapıldı, basıldı, ve dağıtıldı. Yüzbinlerce kişi takvimi ellerine aldığında ilginç bir hava durumu tahmini ile karşılaştılar. Takvim onlara 1816 yılının Haziran ve Temmuz aylarında kar yağacağını söylüyordu!

20 sene boyunca binlerce kişinin en güvenilir hava durumu kaynağı, bir anda (özellikle rakip firmalar için) alay konusu haline geldi. Aslında durum gayet basitti. Kar yağışı tahmini Thomas’ın formülü ile ilgili değildi… bir hata sonucu takvimde yer alıyordu. Matbaada oluşan bir hata sonucu Ocak ve Şubat tahminleri, Haziran ve Temmuz ayına basılmıştı.

Robert B. Thomas depodaki bütün takvimleri yaktı, satılmayan takvimleri toplattırdı ama iş işten geçmişti. Takvimi yüzbinlerce kişi çoktan satın almıştı. Robert B. Thomas, neredeyse 1 yıl boyunca, insanların hem onunla, hem de takvimle dalga geçişlerini, Haziran ayındaki kar yağışı hakkındaki şakalarını dinlemek zorunda kaldı.

Sonra 1816’nın Haziran ayı geldi!

7 Haziran 1816 günü, Amerika’nın kuzey doğusunda ve Kanada’nın güneyinde kar yağışı başladı! Maine, Massachusetts, New York ve Pennsylvania, Temmuz ayını buzlanma ve kar yağışıyla geçirdi. Bu yalnızca Amerika için değil, dünyanın birçok kesimi için de geçerli olan bir hava durumuydu. Buzlanma ve kar yağışı nedeniyle tüm dünyada kıtlık yaşandı ve yaklaşık 200,000 kişi kıtlık ve hava durumuyla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybetti.

Peki Robert Thomas’ın bu kadar şanslı, yüzbinlerce kişinin bu kadar şansız olmasının nedeni neydi? Bazıları bu garip iklimi yıllar önce ölmüş Başkan Benjamin Franklin’e, bazıları cadılara, bazıları ise dünyanın sonunun geldiğine bağladı. Fakat gerçek neden, bunlardan çok daha bilimsel bir nedene bağlıydı. Günümüz Endonezya sınırları içinde bulunan binlerce metre yüksekliğinde bir neden: Tambora (yanar)Dağı!

10 Nisan 1815 günü patlayan Tambora Yanardağı, son 200 yıllın en büyük yanardağ felaketi olarak adlandırılıyor. Patlama öylesine şiddetli gerçekleşmiş ki ortaya çıkan ses, 1,600 km öteden duyulmuş. Bu nedenle, bilim adamları ortaya çıkan patlama sesinin, kayıtlı tarih içindeki en yüksek ses olarak adlandırıyor. Dağın 3,900 m olan yüksekliği, patlama sonrasında 2,700 m’ye düşmüş. Bu patlama sırasında büyük miktarda zehirli gaz ve eriyik madde, gökyüzünde 5–10 kilometre yukarı kadar çıkmış ve zamanla neredeyse tüm dünyayı turuncu bir bulut olarak kaplamış. Bu zehirli duman bulutu o kadar büyük bir alanı kaplamış ki, güneşten gelen ışınlar yeryüzüne ulaşamaz olmuş ve dünyada küçük çaplı bir iklim değişikliğine yol açmış. Ertesi yıl, yani Old Farmer’s Almanac’ın yanlışlıkla kar yağışı tahmini yaptığı 1816 yılında, tüm dünyada hissedilir derecede sıcaklık düşüşü görülmüş.

Ortaya çıkan bu durum nedeniyle, 1816 senesi “Yazsız Yıl” olarak anılır!

Yazsız Yıl’ın etkileri çok büyük. Kar yağışı ve buzlanma nedeniyle çiftçiler ekinlerini kaybetmiş, buzlanma nedeniyle demiryolları çalışmaz hale gelmiş, hayvanlar için yem bulunamadığından birçok büyükbaş hayvan ölmüş, su kaynakları donmuş, kıtlık ve açlık kendini göstermeye başlamış, insanlar yıllardır yaşadığı evlerini terk edip, diğer bölgelere göç etmeye başlamış, zehirli bulut birçok hastalığa (kolera salgını) neden olmuş. Yanardağ patlaması nedeniyle direk ve endirekt olarak 200,000 kişi hayatını kaybetmiş.

Fakat “Yazsız Yıl” bize çok önemli şeyleri de kazandırmış. Bazen önümüze çıkan engeller, bizim yaratıcı olmamızı sağlar ya, işte öyle. Örneğin zehirli bulutun yarattığı inanılmaz güzellikte güneş batımı, J.M.W. Turner’a ilham kaynağı olmuş; insanların göç etmesi ve bunun yarattığı bir takım olaylar sonucu, göçmen Joseph Smith Mormon dinini yaratmış; atların yemsiz kalıp ölmesi sonucunda atlı vagonlardan mahrum kalan Karl Drais, ilk bisiklet örneklerinden birini icat etmiş. Liste uzayıp gidiyor ama sizi bu yaratıcı olaylardan birini biraz daha derinlemesine paylaşmak istiyorum.

Villa Diodati

İsviçre’de “yaz” tatili yapan birkaç İngiliz, havanın kötü oluşundan ve yapacak çok fazla bir şey olmadığından şikâyetçi olup, orada bulunan başka bir İngiliz’in Geneva Gölü etrafında kiraladığı yazlık evde birkaç hafta geçirmeye karar verirler. Villa Diodati adı verilen bu yazlık evi kiralayan kişi, düzenlediği ilginç partilerle tanınan 28 yaşındaki bir aristokrattır: Lord George Gordon Byron.

13 Haziran 1816 günü, şair Percy Shelley, Percy’nin nişanlısı Mary Godwin, Mary’nin üvey kardeşi Claire Clairmont, ev sahibi Lord Byron ve Lord Byron’un doktoru (ve sevgilisi!) John Polidori yazlıkta bir araya gelirler. Dışarıdaki soğuk yağmur kara dönüşüp, birbirine anlatılan dedikodular ve içilen içkiler tükenince, Dr. John Polidori, misafirlere, Almancadan İngilizceye çevrilmiş, içinde bolca hayalet hikayeleri olan kitapları okumaya başladı. Kitaplar tükenince, Lord Byron misafirlerine bir ilginç bir görev verdi: “Herkes kendi gerilim hikayesini yazsın. En iyilerini burada okuyalım!”

Lord Byron

Bu arada, buraya küçük bir parantez açmak lazım. Yazsız geçen 1816 yılının Haziran ayında, birçok yaratıcı kişiye evini açan ünlü şair Lord George Gordon Byron, hayatını Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya adamış birisi. Barbar olarak gördüğü Türklere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Yunanlılara destek vermek amacıyla Yunanistan’a gelmiş, bizzat savaşın içinde yer almıştır. Yunanlıların Osmanlıya karşı Bağımsızlık Savaşı için çok büyük katkıları olan, Yunanlıların “milli kahraman” olarak nitelendirdiği bir kişidir! Bu arada onu yalnızca Osmanlı düşmanı olarak tanımıyorsunuz. Eğer Don Juaneserini biliyorsanız, o halde Lord Byron’a çok yabancı değilsiniz. Çünkü kendisi bu eserin yazarı! Bitmedi! Eğer işiniz yazılım ise Lord Byron’a çok şey borçlusunuz. Çünkü Lord Byron, dünyadaki ilk yazılımcı Ada Lovelace’in de babası! Yani anlayacağınız adam soğan gibi. Soydukça daha fazla katmana ulaşıyorsunuz. Adam Yunan mitolojisinden bir kahramanın izinden giderek Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmiş! Boru değil!

Şimdi gelelim 1816 Lord Byron Yaz Partisi’nin bize kazandırdıklarına.

Lord Byron’un misafirlerinden istediği “hikaye yarışması” sonucunda, Dr. Polidori yıllar sonra Drakula ve benzeri öykülere ilham kaynağı olacak “Vampir” hikayesini yazar. Yazsız yıl nedeniyle eve kapanan bir başka misafir, 19 yaşındaki Marry (Godwin) Shelley ise dünyanın en iyi bilinen bilim-kurgu hikayelerinden birini yazar: Frankenstein!

Ve bütün bunlar, “Yazsız Yıl” olmasa olmayacaktı!

Kaynak: https://medium.com/turkce/esiyor-yazs%C4%B1z-ge%C3%A7en-y%C4%B1l-44e9097a475f#.17myx5675

Elektrikli Araç Şarj Sistemleri Dünya ve Türkiye Uygulamaları

Giriş

Petrol bağımlısı ülkemizde elektriğin ham madde olarak kullanıldığı elektrikli araç ve toplu taşımacılık sektörlerinin en büyük handikaplarından bir tanesi de doğu bölgelerinde %75’lere kadar çıkan ve ülkemiz ortalaması %15 olan kayıp kaçak oranıdır. Geçtiğimiz sene içinde TBMM’de kabul edilen kanun ile elektrik kullanımından doğan alacakların, düzenli ödeme yapan diğer abonelerden tahsil edilmesinin yolu da kanunen garanti altına alınmıştır. Bütün bu gerçeklere rağmen karamsar bir tablo çizmek yerine elektrikli araç ve şarj teknolojilerinin ülkemizde yaratacağı fırsatlar ve kazançlara odaklanmak istedim.

Elektrikli araçların dünya genelinde ABD, Avrupa, Çin ve Japonya gibi teknolojide ileri olan ülkelerde hızla yaygınlaştığı bilinmektedir. Nitekim Şekil 1’deki 2015 küresel elektrikli araç kullanım istatistiklerine göre dünyada en çok ABD’de 275.104, Japonya’da 108.248, Çin’de 83.198, Hollanda’da 43.762 ve Norveç’te 40.887 elektrikli araç kullanılmaktadır.

Şekil 1: Ülkeler bazında Elektrikli Araç İstatistikleri (http://www.iea.org)

Elektrikli araçların toplam pazardan aldığı pay oranları incelendiğinde Norveç’te bu oranın %13’e geldiği, Hollanda’nın %4, ABD’nin %2.5 ve İsveç’in %2 gibi oranları yakaladığı görülmektedir (Şekil 2). Hatta geçtiğimiz aylarda, Japonya’daki elektrikli şarj istasyon sayısının ülkedeki petrol satış istasyon sayısını geçtiği açıklanmıştır. Bilinen otomobil üreticileri haricinde elektrikli otomobil üreticisi olarak 5 sene önce adını bile duymadığımız Tesla (ABD) ve BYD (Çin) gibi firmalar pazara yenilikçi tasarımlarla girmekte, hatta Apple gibi bilişim devlerinin de elektrikli araç üretmek için fırsat kolladıkları bilinmektedir.

Şekil 2: Ülkeler bazında Elektrikli Araçların aldığı pazar payı (http://www.iea.org)

Ülkemizdeki Son Durum

Ülkemizde son bir sene içinde BMW i3 ve BMW i8 ile Renault Zoe gibi elektrikli binek otomobil modelleri piyasaya sunulmuş olup bu araçlar tam olarak şarj edilmiş batarya ile 120 – 200 km arası menzil yapabilmektedirler. Yaklaşık olarak 200 adet satıldığı tahmin edilen elektrikli araçların ülkemizde kullanımının yaygınlaşması için en önemli şart şarj istasyonlarının yeterli sayıda ve sürücülerin kolay erişebileceği lokasyonlarda kullanıma açık ve erişilebilir olmasıdır. Evde, iş yerinde, AVM’de veya umuma açık istasyonlarda kurulacak şarj istasyonları Şekil 3’te gösterildiği gibi talebe göre planlanıp kurulmalıdır. Nitekim bu konuda bir kaç firma Türkiye’de faaliyete başlamış olup ağırlıklı olarak İstanbul olmak üzere AVM veya iş merkezlerine şarj istasyonları kurup işletmektedirler. Ancak, EPDK tarafından henüz elektrikli araçlar ve şarj sistemleri ilgili herhangi bir mevzuat düzenlemesi henüz yapılmadığı için bağımsız operatörler elektrik dağıtım şirketlerinden veya EPDK’dan onay almadan istedikleri yere şarj istasyonu kurmaktadırlar. Elektrikli araç sayısının çoğalması ve dolaylı olarak şarj istasyonu sayısının artması durumunda EPDK tarafından lisans yönetmeliğinin yayınlanması gerekecektir zira şarj istasyonlarının şebekeye olan etkilerinin incelenerek proje başvurusunun dağıtım şirketine yapılarak onay alınması şebeke emniyeti açısından önem taşımaktadır.

Şekil 3: Elektrikli Araç Ekosistemi (Kaynak: AeroVironment)

Elektrikli otomobillerin haricinde taksi veya otobüs gibi ticari araçlarda da elektrikli sistemlere geçişin hızlanarak 5-10 sene içinde toplu taşıma ve ticari ulaşım pazarında büyük pay alması beklenmektedir. Nitekim STM ve TEMSA geçtiğimiz ay içinde yaptıkları işbirliği anlaşması ile ülkemizde ilk defa elektrikli otobüs sistemi geliştireceklerdir. İşbirliği sayesinde TEMSA tarafından yürütülen SmartMobility programlarının, başta üretim, bakım, lojistik, pazarlama, bilgi teknolojileri ve inovasyon faaliyetleri olmak üzere operasyonlarda müşteri memnuniyetini ve güvenliği ön planda tutarak teknolojik olarak geliştirilmesi sağlanırken bu kapsamda ortaya çıkacak ihtiyaçlar için büyük veri algoritmaları kullanılarak ileri seviye veri analitiği, veri bilimi, optimizasyon uygulamaları ve çeşitli yazılımlar aracılığı ile çözümler geliştirilecektir. Otobüs güzergahı boyunca duraklarda kısa sürede yukarıdan hızlı şarj edebilen pantograflı sistemin de ülkemizde uygulanmaya alınması planlanmaktadır. . Aynı şekilde ticari araçlarda ve taksilerde de benzer bir dönüşümün bir kaç sene içinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Hollanda ve Norveç’te neredeyse tüm taksiler elektrikli olup sessiz, çevre dostu, düşük yakıt maliyetli olarak hizmet vermektedirler.

Şekil 4: Durakta yukarıdan şarj edilebilir elektrikli otobüsler (Aerovironment)

Elektrikli Şarj Sistemleri

Elektrikli Şarj sistemleri ev, işyeri ve umuma açık ve DC hızlı şarj sistemleri olmak üzere üç kategoride değerlendirilebilir. Ayrıca acil durumlarda ve herhangi bir yerde şarj edebilmek için mobil ve taşınabilir şarj sistemleri de kullanılmalıdır. Ev tipi şarj cihazlarının 16 Amper Monofaz olarak kullanımı apartman ve bağımsız villalar için daha uygundur. İş yerleri ve paylaşımlı şarj istasyonları için ise 30 Amper Monofaze (230±23V AC) veya (Trifaze 400±40V AC) olarak kullanımı şarj süresini daha da hızlandıracaktır ancak boş bir bataryanın şarj süresi yine de 2-3 saati bulacaktır. 10-30 dakika içinde hızlı şarj edebilecek kabiliyeti sadece DC şarj istasyonları sağlamakta olup 25kW ile 150kW arası güçte kurulabilirler ancak DC hızlı şarj istasyonunun yaklaşık maliyeti 30.000 ABD Dolar civarındadır.

Elektrikli Şarj İstasyonları Yaygınlaştırma Stratejisi

Piyasadaki mevcut elektrikli araç modelleri incelendiğinde Tesla gibi süper-lüks ve gelişmiş modelleri saymazsak, dolu batarya ile genellikle 100-150 km menzil yapılabilmektedir (Şekil 5). Tesla’nın S85 modeli 450 km kadar sürüş mesafesine sahip olup şu anda piyasada bilinen en uzun menzile sahip araçtır.

Şekil 5: Piyasadaki elektrikli araçların dolu batarya ile gidebildiği minimum-maksimum menzil

Yukarıdaki tablo bize günümüz teknolojisine sahip elektrikli araçların şehir içi kullanımına daha uygun olduğunu söylemektedir. Ancak bu noktada şehrin uygun noktalarına kurulacak hızlı şarj istasyonları sürücülerin psikolojik olarak rahat hissetmeleri ve menzil endişelerini azaltması açısından çok büyük öneme sahiptir.

Buna verilecek en güzel örnek Japon Elektrik Şirketi TEPCO’nun 2007 senesinde Mitsubishi marka elektrikli araçları servis aracı olarak devreye sokmasıyla birlikte şirket sürücülerinin elektrikli araçları Şekil 6 (a)’daki gibi çok küçük bir alan içinde kullanmaları şirketin dikkatini çekmiştir (Kaynak: Tokyo Electric Power Company. Communication with AeroVironment staff March 2009. Effects of fast chargers on an EV fleet). Yapılan araştırma sonucunda araç bataryalarının TESCO’nun merkezinde her gece saatlerce şarj edilmesi sürücülerin yolda kalma endişesini arttırmaktaydı. 2008 senesinde yine TESCO’nun merkezine DC hızlı şarj istasyonu kurulduktan sonra şirket sürücüleri psikolojik olarak rahatlamışlar ve çok daha geniş bir alanda elektrikli araçları ile görev yapmaya başlamışlardır (Şekil 6 (b)).

Şekil 6 (a): Yavaş Şarj cihazları kullanılması durumunda servis araçlarının dolaştığı alanın büyüklüğü 

(b) Hızlı DC şarj istasyonu kurulduktan sonra servis araçlarının dolaştığı alanın büyüklüğü

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/elektrikli-ara%C3%A7-%C5%9Farj-sistemleri-d%C3%BCnya-ve-t%C3%BCrkiye-k%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC-ph-d-?trk=hp-feed-article-title-like

Call Brussels

Teknoloji ile Turizm nasıl buluşur? Brüksel Turizm Bakanlığı ve Air Brussels’ın ortak çalışması “Call Brussels”… İnteraktif kampanya için, meydanlara 2 telefon kulübesi yerleştirildi. Brüksel’in son günlerde nasıl olduğunu merak edenler, internet sitesine yerleştirilen ücretsiz “Hemen Ara” butonları sayesinde telefon kulübelerinin bulunduğu 2 bölgeden birini seçerek telefon ahizesini kaldıran ilk Brükselliyle konuşmaya başladı. https://lnkd.in/dNepEx3

Binalar 3 boyutlu yazıcıdan çıkınca inşaat sektörüne ne olur?

“Hadi canım sen de, hiç koskoca bina 3 boyutlu yazıcıdan çıkar mı?” filan demeyin. Çalışmalar o yönde uzun süredir devam ediyor. İnşaat söz konusu olduğunda hem malzemelerin çeşitleneceği, hem de inşaat sektöründe yapım teknolojisinin olduğu gibi değişeceği yeni bir döneme doğru gidiyoruz. Farkına varmakta fayda var.

Çalışmalar devam ediyor derken  bunun artık sadece akademik çalışmalarla sınırlı olmadığının da altını önemle çizmek gerekiyor. Malzeme biliminde dünyanın önde gelen üniversitelerinde yıllardır çalışılan bu konu, artık şirketlerin de gündeminde. Ticari aşamaya geçmiş bile. Daha önce bunu yapan Hollanda’da bir iki şirket varken son birkaç yılda Çinli şirketlerde de bir hareketlenme görülüyor. Oralarda dünya değişirken biz ise burada, tarihten hiçbir ders almadan yolumuza devam ediyoruz. Bakın mesela Boğaz’a üçüncü köprüyü yapıyoruz ama hala köprü nasıl yapılır bilen, köprü yapma teknolojisini yönlendiren bir inşaat şirketimiz yok. Sizce köprü inşaatı teknolojisini kapmak için Boğaz’a kaç köprü daha yapmamız lazım? Bu üçüncü köprü işinde benim en çok kanıma dokunan hala hafriyatı Türklerin, inşaatı ise yabancıların yapmasıdır. Ne diyeyim? Demek ki yaklaşık 50 yıldır Türkiye’de bu alanda milim ilerleme kaydedememişiz. Üç köprü ve sıfır öğrenme. Nokta. Yandaşa kaynak aktarmaktan inşaatı bir sanayi politikası aracı olarak kullanmayı hala beceremiyor Türkiye’nin siyasetçileri. Dün de böyleydi, maalesef bugün de böyle.

Doğrusu ya, ben inşaat sektörümüzün kendi geleceği üzerine süratle düşünmeye başlaması gerektiğini görüyorum. Düşünmezlerse ne olur? Başkalarının taşeronu olmaya devam ederler. Başkaları talimat verir, bizimkiler ne kadar anlarlarsa o kadar yapmaya çalışırlar artık. Diyeceksiniz, “zaten öyle yapmıyorlar mı?” İşte ben artık öyle olmasalar, diyorum. Türkiye ekonomisi dönüşecekse, öncelikle değişecek sektörlerden birinin de inşaat sektörü olması lazım. Yoksa bu “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsü inşaat sektörüne yakında çok büyük zarar verecek. Bakın “üç kuruşa beş toprak kapatıp siyasiyi ayarlayıp voliyi vuracağız” derken neler kaçıyor? Gelin anlatayım.

Dünya değişiyor. Türkiye değişmemekte direniyor. İsterseniz önce şu üç boyutlu yazıcıdan nasıl bina çıkar oraya döneyim. Artık bina yapma teknolojisinin tamamen değişeceği bir döneme giriyoruz. Teknik olarak baktığınızda, yeterince büyük bir üç boyutlu yazıcı tasarlarsanız, gökdeleni bile bir yazıcıdan çıkartabilmeniz mümkün. Şimdilik olmaz diye baksak bile, binanın parçalarını üç boyutlu yazıcılarda amaca uygun olarak üretebilmek mümkün. Katmanlı üretim teknikleri günümüzün yongalı üretim tekniklerinin yerini alacak gibi duruyor. Eskiden bir şeyin içinden başka bir şey çıkartırdık, şimdi o bir şeyi yoktan yapabilmek mümkün. Etrafa yonga saçmadan, amaca uygun üretebilmek mümkün artık. Ne oluyor? Maliyet azalıyor. Ayrıca inşaatın her bir bölümünde kullanacağınız malzemeyi ayrı ayrı seçebilmek de mümkün. Çalışmalar bu minval üzerinde devam ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla, üç boyutlu yazıcılar ve nanoteknoloji inşaat sektörünü değiştirecek. Çevreye duyarlı binalar umduğumuzdan çabuk ve umduğumuzdan ucuza gelecek.

İkinci olarak, burada değişenin ne olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek isterim. İnşaat işinde tasarımın, bilgisayar başında harcanan zamanın önemi artarken, taşeronların yaptığı işin önemi süratle azalıyor. Anlamakta güçlük çekecekler için bir daha söyleyeyim: İnşaat işinde Türk inşaat şirketlerinin üstlendiği taşeronluk işlerinin katma değer içinde önemi azalırken,inşaat sektöründe malzeme biliminin ve yeni teknolojilerin önemi artacak. Bildiğimiz işler tarihe karışırken bilmediğimiz işlerin önemi artacak. Orta 2’den terklere inşaatta yapacak iş kalmayacak. Ne zaman? Şimdi inşaat sektörü için üretmeye başladıkları inovatif malzemelerin binalarda kullanımı yaygınlaştığında. Binaları üç boyutlu yazıcıdan çıkartmak mümkün hale geldiğinde. Çok mu zaman geçecek bunlar için? Hayır. Öyle bilim kurgu filan değil yani.

Üçüncüsü, binalar üç boyutlu yazıcıdan çıkmaya başladığında, bina yapmak için kol gücü kullanmak neredeyse hiç gerekmeyecek. Onu da ekleyeyim ki, Türkiye’nin Orta 2’den terk bir işgücüne iş yaratmasının artık giderek zorlaşacağını bir kere daha not etmiş olayım. Pek yakında, “canım inşaat sektörü istihdam için önemli” lafını tekrarlamak dahi mümkün olmayacak. Bana öyle geliyor.

Geçenlerde ülkede binalar göğe doğru yükselirken “asansör araştırmaları merkezi olmayan” bir inşaat sektöründen hayır çıkmayacağının altını özellikle çizmiştim. Şimdi aynı meseleyi üç boyutlu yazıcı konusunda da söyleyeyim. Yeni üretim teknikleri ve malzemelerden haberi olmayan,  bu yönde bilimsel ve teknolojik kapasite inşa etmeyen inşaat sektörü ve inşaat malzemeleri sektöründen hiçbir şey olmaz.  Ben her iki sektörün de kendi gelecekleri ve Türkiye üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. İnşaat sektörü değişmeden Türkiye zor değişir gibi geliyor bana.

Şimdi diyeceksiniz ki, siyasetin finansmanı şeffaflaşmadan, arsa rantı coşkusu bitmez. O bitmezse, iş bizatihi inşaat yapmaya hiç gelmez. Doğru. Ama o da bitecek, o da bitecek. Hepsi bitecek. Onlar bitmezse, Türkiye bitecek. Hep arafta kalacak bir ülkeye dönüşecek. Şimdiden geleceğin nasıl olacağını düşünmeye başlamakta fayda var. Benden size söylemesi.

İnşaat sektörünün öncelikle “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsünü değiştirmesi gerekiyor. “Faiz rantı haram da, arsa rantı helal mi?” dönemi biterken inşaat sektörünün de kendisini yeniden tanımlamasında fayda var. Not edeyim. Konuşuruz.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5347

 

anarşi, monarşi, aristokrasi, komünizm gibi birsürü daha yönetim şeklinin aslında ne olduğu ve isminin nereden geldiği.

öncelikle üç ana kelime var; “cracy“, “archy” ve “ismos” . bazılarının sonu -cracy ile biterken bazıları -archy ya da -ism ile bitiyor. demokrasi* ya da monarşi* ya da komünizm* gibi.

cracy: iktidar, devlet, yönetme gücü anlamında. kökeni yunanca kratia ya da kratos. örn. (bkz:democracy)

archy: yönetici, lider, baş anlamında. kökeni yunanca arche yani başlangıç. örn. (bkz: monarchy)

ismos: öğreti, eylem, sistem anlamında. örn. (bkz: communism)

anarşi: –an olumsuzluk eki ve archy kelimesinin birleşimiyle yöneticisiz, başsız anlamına gelir. her türlü iktidar, devlete karşı bir yönetim anlayışıdır, sanılanın aksine şiddet değil şiddetsizliği savunur. toplumsal kurallara ya da düzene değil, düzenin ve kuralların bir güç tarafından uygulanmasına karşı çıkar.

otokrasi: auto yani “kendi kendine” ve kratos kelimeleriyle oluşur, tek bir kişinin bütün yönetim gücünü elinde bulundurmasına denir, krallıktan yani monarşi‘den farkı bu yönetim gücünün aile bağlarıyla değil kendi yaptıklarıyla elde edilmiş olmasıdır. yönetici devletin, iktidarın tüm imkanlarını kendine göre istediği gibi yönlendirebilir, bir nevi modern krallık.

komünizm: latince communis yani “genel, ortak, halka açık, kamu” ve ismos kelimelerinin birleşimiyle oluşur. her türlü üretim ve üretim aracı halkın ortak malıdır, toplumda sınıf yoktur,devlet yoktur dolayısıyla yönetici yoktur, tabii ki para da yoktur. toplumda yaşayan herkes eşittir.avrupa‘da 18. yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte çalışma şartları ağırlaştı, işçiler daha çok ezilmeye başladı ve fakir işçi sınıfıyla zengin sınıfı arasındaki fark gittikçe açıldı, bu durum bazı ülkelerde proletarya‘nın yani işçi sınıfının devrim yapıp önce sosyalizm‘i ve ardından komünizm‘i getirmesiyle sonuçlandı. yani kabaca komünizm‘e geçebilmek için önce kapitalizm‘in dibine vurmak gerekli, zaten karl marx da komünist manifesto adlı kitabında bunu söylemiştir.

sosyalizm: latince socialis (toplum) kelimesinden gelir. komünizmle oldukça benzer özellikler taşır, ancak komünizmde üretilen mallar insanlara ihtiyaca göre paylaştırılırken sosyalizmde üretilen mallar insanların verdiği emekle orantılı olarak paylaştırılır, kısacası ülkedeki her şey halkın ortak malıdır ve herkes çalıştığı kadar pay alır.

şirketokrasicorporatocracy: latince corporationem yani “bir vücutta toplanmış” anlamına gelir –corpus zaten vücut, ceset demek-. kısacası büyük ve güçlü şirketlerin devletin yönetiminde söz sahibi olduğu ve kendi çıkarlarına uygun davranan kişileri destekleyerek iktidara getirdiği yönetim şekli.

demarşi : latince demarchia yani şehir yönetimi demek. demokrasi ve monarşi‘nin karışımı bir yönetim şekli. yani iktidardakiler yönetim gücünü halktan alır ancak demokrasi gibi değil krallık gibi yönetir, halkın onları seçtiği bahanesinin arkasına sığınarak başka hiçbir gücü tanımazlar.

demokrasi: demos [halk] + kratos [iktidar] kelimelerinden oluşur, halkın egemenliği anlamına gelir. bilindiği gibi halkın seçtiği kişilerin iktidara gelerek halkı yönettiği bir sistemdir ve günümüzde çoğu ülkenin yönetim biçimidir.

cumhuriyetrepublic: latince respublica kelimesinden gelir, anlamı cumhuriyettir. cumhuriyetve demokrasi karıştırılmaması gereken iki ayrı kavramdır, demokrasi ülkeyi yönetecek kişilerin çoğunluğun oyuyla seçilmesidir bir yönetim biçiminden çok bir yöntemdir, cumhuriyet ise halkın her kesiminden insanların iktidara gelebilmesidir, örneğin monarşi’de bu mümkün değildir çünkü başa geçebilmek için soylu olmak gerekir, halktan sıradan biri devletin başına geçemez. kısacası anadolu‘da bir köyde doğan bir çocuğun yıllar sonra devletin başına geçebildiği yönetim şekline cumhuriyet denir.

despotluk: latince domestic[yurt içi, yerel] + potentia[güç, potansiyel] kelimelerinin birleşimiyle oluşur, tek bir kişinin bütün yönetimi elinde tuttuğu yönetim biçimidir, otokrasi‘nin daha sert ve kaba hali de sayılabilir.

diktatörlük: latince dictate yani dikte etmek, söylemek kökünden gelir (bkz: diksiyon). aslenroma imparatorluğu döneminde ortaya çıktı ve savaş gibi acil kararlar alınması gereken dönemlerde ülkeyi yönetmesi için senato ve halk meclisi tarafından seçilen kişiye diktatördenirdi. günümüzde kullanılan anlamı ise despot‘un yerine geçmiş durumda.

tiranlık: yunanca tyrannos yani gücün acımasızca kullanılması anlamına gelir. tiranlık,despotlukla neredeyse aynıdır ancak aralarındaki fark despotlukta güç yöneticiye halk tarafından verilir, tiranlıkta ise yönetici gücü zor kullanarak elde eder, örneğin askeri darbeyaparak başa gelmek.

faşizm: italyanca fascio (birlik, topluluk) kelimesinden gelir. buradaki birlik olumsuz anlamdadır çünkü faşizm tek tip insan yaratmaya çalışır, bütün halkı aynı şeyi desteklemek zorunda bırakıpmuhalefeti ortadan kaldırmayı amaçlar. insanları birleştirmek için, millet, ırk, din gibi kavramları kullanır. kısaca kendinden olmayanı, çoğunluğun dışına çıkanı ötekileştirir ve yaşama hakkı tanımaz.

feodalizmderebeylik: latince feudal (bkz: tımar) kelimesinden türemiştir. halk yani köylü sınıfının, lord denilen askeri güce sahip kişilere ait topraklar üzerinde tarım ve hayvancılık yaptığı, köylülerin ürettiği malların ve işlediği toprağın neredeyse hepsinin lorda ait olduğu ve lordun da buna karşılık köylüleri koruduğu yerel bir yönetim sistemi.

kakistokrasi: yunanca kako (kötü, kaka) kelimesinden gelir, “defecate” yani dışkılamak kelimesiyle bağlantılıdır. aristokrasi‘nin tersine iktidarın toplumdaki en kötü, en vasıfsız insanların elinde olmasıdır.

teokrasi: yunanca theos(tanrı) kelimesinden gelir, anlamı tanrının düzenidir. tanrının yeryüzündeki yönetim şekli olarak görülür ve devlet tanrının kutsal kitaplar ile gönderdiği kurallarla yönetilir.

monarşi: latince mono (tek, bir) kelimesinden gelir. tek bir kişinin iktidarda olduğu yönetim şeklidir, yöneticiye genellikle kral denir. üç tipi vardır; kabaca eğer kral ülkeyi yönetirken bir meclisten izin alıyorsa meşruti monarşi, izin alma zorunluluğu yoksa mutlak monarşi ve günümüzde ingiltere‘de olduğu gibi meclisin iktidarda olduğu ve kraldan izin almak zorunda olmadığı sembolik monarşi.

oligarşi: kökenini yunanca oligo yani “ufak, birkaç, küçük” kelimesinden alır. iktidar küçük bir gruba aittir, oligarşi iktidarda bulunan grubun özelliğine göre farklı isimler alabilir *.

*aristokrasi: oligarşi‘nin yönetimde soylular olduğunda aldığı isimdir, aristos yani “en iyi” vekratos kelimelerinin birleşmesiyle oluşur ve en iyilerin yönetimi anlamına gelir. aristoteles‘le olan benzerliği sadece tesadüf, aristoteles isminin anlamı her şeyin en iyisi anlamına gelir –aristos(en iyi) + totalis(hepsi)-. yönetimde soylu sınıfı bulunur, antik yunan‘da liyakata dayalı yani başarılı insanların soylu sayıldığı ve yönetime geçtiği bir sistemken zamanla başarılı olmayıp sadece ailelerinden dolayı soylu sayılan kişilerin yönetime geçtiği bir sistem haline geldi ve halk yöneticilerin makamlarını haketmediklerini düşündü, fransız ihtilali‘yle birlikte zayıfladı.

* meritokrasi: yunanca merit (ödül, değer) kökünden gelir, oligarşi‘de yönetimdekilerin kişisel yetenek ve başarıları sayesinde iktidar sahibi olduğu yönetim biçimidir yani liyakata dayalı bir sistem vardır.

*cunta: kökenini ispanyolca junta (konsey, toplantı) kelimesinden alır, oligarşik yönetimin askeri bir grubun elinde bulunduğu durumdur. stratokrasi yani askeri hükümet de denilebilir.

* plütokrasi: yunanca pluto (varlık, refah) kelimesinden gelir, oligarşik yönetimde iktidarın zenginlerde bulunmasıdır. çok benzeri için (bkz: timokrasi).

* teknokrasi: yunanca techno (bkz: teknoloji) kelimesinden gelir ve oligarşik yönetimde üst düzey mühendisler gibi teknik açıdan bilgili kişilerin yer aldığı yönetim şeklidir.

*talassokrasi: kökenini thalassa (yunanca deniz) kelimesinden alır. oligarşi‘de iktidarın denizcilerde bulunması ve denizcilik faaliyetlerinin önemsendiği bir yönetim şeklidir. örn.venedikliler, vikingler gibi.

Kaynak:https://eksisozluk.com/entry/60933204

Zannettiklerimiz

https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzsPsikolog Paul Rozin, James Frazer tarafından bir nesne bir insan ile temas kurduğunda, nesne bir şekilde o insanın “özüne” sahip olur şeklinde tanımlanan batıl bulaşıcılık teorisinin modern batı toplumunda hala yaşayıp yaşamadığını anlamak için yürüttüğü bir deneyde, insanların bir zamanlar bir seri katile ait olan (sadece otuz dakika giyilmiş olsa bile) yıkanmış bir kazağa kıyasla, köpek dışkısına düşmüş ve yıkanmamış olan (yani sağlıkla ilgili ciddi endişeleri tetikleyen) bir kazağı giymeyi tercih ettikleri sonucuna vardığında, insanın onlarca mantık dışı tercih türlerinden sadece birine işaret etmişti. Ayrıca modern batı toplumunda bu düşüncenin devamının ispatı, bir yerde de insanın rasyonel bir varlık olmayışının bilimle, gelişmişlikle, kültür vs. ile de alakası olmadığının ispatıydı.

 

insanın rasyonel olmayı pek sevmediğine harika kanıtlar bulabilirsiniz. Mesela bunlardan Johnson & Jonson hikayesi etkileyici: Johnson & Johnson’ın, düşe kalka büyüyen kuşağın kabusu tentürdiyotun o korkunç acısını ortadan kaldırmak için 1960’lı yılların sonlarında ürettiği antiseptik kremi piyasaya satış rekorları ile merhaba derken, bir süre sonra satışlar durma noktasına gelmiş. Ürünü bir kez alanın ikinci kez almadığını öğrenmeleri ardından nedenine olan merakları ile yaptıkları araştırma sonucunda, insanların iyileşme sürecinde az da olsa bir acı hissetmiyorlarsa o ilacın işe yaramadıklarını düşündükleri sonucuna varmışlar. Bu sonuç ardından aynı ürüne biraz alkol katarak yeniden piyasaya çıkıldığında da satışlar yeniden patlamış! Eğer amaç sadece sosyal sorumlu görünmek değil de, satışları (ve haliyle kullanımı) azaltmaksa, sigara paketleri üzerine “Sigara İçmek Öldürür” yazmak yerine “Buna Ödediğin Paranın %70’i Vergidir” yazmanın çok daha başarılı olacağına inancım da insanın rasyonel olmayı çok sevmemesi yanı sıra gerçekler içerisinde de neyin daha önemli olduğu ile de pek fazla ilgilenmeyişinden.

Kutsal olarak zihinde kodlanmış bir uyarıcı, gerçeği/anlamı hiç sorgulatmayacak bir güce sahip olabiliyor. Bangladeş’te Arapçanın bu gücü müthiş seviyelerde olacak ki, bir şehrin vazgeçemediği bir alışkanlığın değiştirilebilmesini sağlamış. Bangladeş’in başkenti Dakka erkeklerinin sokağa işeme alışkanlığını değiştirmek için (daha doğru ifadesi ile düzeltebilmek için) denenen yolların boşa çıkması ardından, şehirdeki Arapçanın gücünü fark eden bir zeka sayesinde sorun çözüme kavuşturulmuş. Şehrin duvarlarında Sanskritçe yazılan “buraya işeme” uyarıları Arapçaya çevrilmiş. Aşağıdaki videoda Bangladeş erkeklerinin Arapça uyarıları gördükten sonraki korkuları müthiş!

Kaynak: https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzs

 

View story at Medium.com

View story at Medium.com

View story at Medium.com