Terimler

işinize yarayacağını umduğum bazı kavramlar, terimler, ifadeler ve tabirlerle devam etmek istediğim bilgilerdir. listedeki kelimelerin ingilizcelerini veya orijinal dildeki ifadelerini (ki ingilizce’de de o şekilde kullanılıyor) yazmaya çalıştım mümkün mertebe. filmin başını kaçıranlar, genel bilgilere ve eserlere göz atabilir.

sanat:

avant-garde: yeni bir çığır açan, yenilikçi, öncü kişi veya eserlere genel olarak verilen isimdir. fransızca’dan gelen ve dilimizde doğrudan kullandığım bu kelimenin ingilizce’deki muadili pioneer veya trailblazer olup sanatta sıklıkla kullanılır.

mimesis: insanın ve doğanın davranışlarının sanatta ve edebiyatta taklit edilmesidir.

catharsis: yunanca bir kelime. ilk aristo kullanmıştır. kişinin içinin döküp, duygusal veya manevi bir arınmaya girme halidir.

oxymoron: herkesin bildiği paradoks kelimesini açıklamak yerine daha az bilinen bu kelimeyi tercih ettim. tezatlık veya iki zıddın bir arada bulunması durumudur. “yaşayan ölü” gibi. veya bir keresinde “halal pork” diye bir tabela gören bir arkadaşımın başına geldiği gibi. yani “helal domuz eti”.

kitsch: kalitesiz, zevksiz, sanat değeri düşük, bazen de bol miktarda üretilen ürünlere verilen bir isimdir. mesela türkiye’deki evlerin çoğunda aynı olan bazı zevksiz mimari unsurlar vardır. hatırladınız bunları. işte onlar… veya aşırı gösterişli ve zevksiz ya da kalitesiz bir film ve sanat eseri de bu kategoriye girebilir.

grotesque: “grotesk” dediğimiz kelimedir. varlıkların sıradışı özelliklerle yeniden tasvir edilerek dünyaya ait olmayan bir olgu haline getirilmesidir. mimaride yaygındır.

felsefe:

postmodernism: çok duyulan bir kavram. kimine göre modernizmin bitişiyle başlayan, kimine göre ise geç modernizm olarak adlandırılan, her şeyi eleştiren, bozan, yerinden eden, yeni bakış açıları getiren, yeniden yorumlayan, tıpkı kuantum fiziğindeki gibi göreceli oluşa önem veren sanat, mimari, ekonomi, siyaset ve daha birçok alanda ortaya çıkmış bir akımdır.

cogito ergo sum: latince düşünüyorum öyleyse varım. descartes’ın (dekart) sözüdür.

problem of evil: kötülük problemi’dir kısaca. “iyi insanların başlarına neden kötü şeyler gelir?” sorusundan yola çıkarak tanrı’nın varlığı sorgulanır. bu mantığa göre tanrı (benim inancıma göre haşa) ya yoktur ya da kötü niyetlidir. bir alttaki kavramla da alakalıdır.

retribution: iyi insanların zengin ve sağlıklı; kötülerin ise fakir ve hastalıklı olmasına dayanan bir teoridir. tevrat’ta hz. eyyub’un başına gelenlerle özetlenir. eyyub’un arkadaşları kendisine başına gelen bunca felaketin mutlaka günahları neticesinde geldiğine inandırmaya çalışırlar eyyub’u, ki hikayede allah’ın sevgili kuludur kendisi.prosperity gospel denen teolojinin temelinde de bu felsefe yatar.

zeitgeist: “zamanın ruhu” demektir almanca’da. belli bir dönemde bir toplumu toplum yapan bütün dinamiklerdir bir nevi.

schadenfreude: yine almanca bir kelime. başkalarının gördüğü zarardan haz duyan insanların bu durumuna verilen isimdir.

übermensch: niçe’nin (nietzsche) ileri sürdüğü bir kavramdır. “insanüstü” harika insanı tasvir eder. sonrasında (maalesef) hitler’e ilham olmuştur bu fikir. halbuki niçe bu kavramı insanın bir nevi üst modeli olarak kullanmıştı.

cave allegory: mağara alegorisidir. plato ortaya atmıştır. bir grup insan mağara içinde sırtları kapıya dönük vaziyette zincirlenmiştir. dışarıda olanların gölgeleri mağaranın duvarlarına vurur ve mağaradakiler sadece bu gölgeleri görür, hakikati değil. dünyadaki hayatımızı özetleyen bir benzetmedir bence.

occam’s razor: occam’ın usturası, karşılaşılan problemde en basit çözüme başvurulması gerektiğini ileri sürer. meseleyi karmaşık hale getirmemek için tercih edilen yoldur. postmodernistler bu yöntemi muhtemelen sevmiyordur.

cartesian dualism: dekart amcamız, her şeyi zihinsel ve maddi olarak ayırmamız gerektiğini söylemiş. tabi sonra zihin ile vücudu ayırmış. uzun vadede din ile bilimin kendine has alanlara ayrılması ve birbirinin alanına müdahale etmemesi gerektiği düşüncesine kadar gitmiştir.

deconstruction: en popüler postmodern tabirlerden biridir. derrida‘nın çok uğraşmışlığı vardır bu tabirle. “yapısöküm”, “yapıbozum” diye çevrilmiş olup, modernizmle oluşturulan bütün kavramların, imgelerin yerinden edilip, bozulup tekrardan kurgulanması, bazen de kurgulanmadan öyle bırakılmasıdır.

siyaset:

american exceptionalism: amerika’nın dünyadaki en ileri, en güçlü devlet olduğu düşüncesidir. ayrıca bir başka yoruma göre ise amerika’nın niteliksel olarak diğer ülkelerden farklı ve kendine has bir yapısı olduğunu anlatmak için de kullanılıp bir alttaki kavramla alakalıdır.

city upon a hill: incil’de geçen ve hz. isa’nın havarilerine örnek gösterdiği hayali bir şehirdir. bu şehir tepede yer aldığı için ışıkları bütün milletler tarafından görülür ve iyi örnek teşkil eder. kennedy, reagan ve en son yanılmıyorsam başkan adayı romney bu ifadeyi amerika’yı dünya nazarında tarif etmek için kulandılar. milliyetçi söyleme uygun bir ifade…

mccarthyism: 1950-55’li yıllarda amerikan senatör mccarthy’nin ülkede komünist avı başlattığı dönemdeki uygulamalara verilen genel isimdir. o dönemde komünist olduğundan şüphelenilen insanlar fişlenmiş, iftiraya uğramış, casus/ajan suçlamasıyla karşı karşıya kalarak vatan haini ilan edilmiş. türkiye dahil birçok ülkede uygulanmış buna benzer taktiklerin hepsi artık bu terimle isimlendirilir. bu türlü durumlarda witch hunt (cadı avı) başlatılır.

jingoism: çok koyu, don kişotvari vıcık vıcık milliyetçilik söylemlerine verilen isimdir. patriotism’in bir üst versiyonudur.

xenophobia: göçmenlere, yabancılara yönelik duyulan korku ve nefrete verilen isim.

weltanschauung: kabaca “dünya görüşü” demektir. hegel ise “ideoloji” manasında kullanmıştır. insanın içinde yer aldığı kavramsal çerçeve, ya da dünyayı bütünüyle ifade etmeye çalışan geniş kapsamlı kavram demektir bu sözcük. yani insanları belirli bir görüşe göre yönlendiren ideolojidir bir bakıma. toplum şekillendiricisi, siyaset mühendisliği malzemesi gibi bir şey.

jus sanguinis: doğumla vatandaşlığın kazanıldığı sisteme verilen latince bir tabirdir. “kan bağı ilkesi” diye kabaca çevrilebilir. olay şudur: devlet der ki, “anne-baban benim vatandaşımsa sen de benim vatandaşım olursun, yoksa olamazsın.” almanya’da uzun süre uygulanan sistem budur.

jus soli: vatandaşlığın doğulan yerle kazanıldığı sistemdir. abd’deki gibi. amerika sınırlarında doğan herkes (abd dışındaki askeri tesisler de dahil) amerikan vatandaşıdır.

hate speech: “nefret söylemi” olarak kullandığımız terimdir. içeriği geniştir; çünkü birine veya bir gruba karşı bu söylemi kullanırken din, ırk, cinsiyet, fiziki yeterlilik, cinsi yönelim gibi temel unsurlar hedef alınır. daha ciddisi ise nefret suçudur (hate crime).

sosyoloji:

iron cage: weber’in bulduğu bir terimdir. birey bürokrasinin çarkları altında ezilir ve kendine yabancılaşır. “demir kafes”ten kurtulamaz.

gemeinschaft: sosyoloji’deki en önemli kavramlardan biridir. almanca olup ferdinan tönnies bu kavramın mucididir. “cemaat” demektir; ama günümüzdeki anlamında değil. daha çok, sanayi devrimi öncesindeki mekanik dayanışma türü topluma verilen isimdir. aile bağlarının ve dayanışmanın kuvvetli olduğu bir toplum türüdür. bunu anlamak için aşağıdaki ikizini de bilmek gerekir.

gesellschaft: daha çok “cemiyet” olarak çevrilebilir. sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan, işbölümünün arttığı, ancak ortak bilincin azalarak ferdiyetçliğin yükselişe geçtiği toplum türüdür.

panopticon: ilk jeremy bentham’ın ortaya attığı, foucault’nun (fuko) “disiplin ve ceza” (surveiller et punir) isimli kitabında bahsettiği hapishane yapısıdır. hiçbir zaman hayata geçmemiş olsa da günümüzde benzer uygulamaları günlük hayatımızda mevcuttur. buna göre, hapishanenin ortasında kule benzeri bir yapı vardır ve hapishanedeki her kişi her an gözetlenebilir; ancak hücredeki mahkumlar gözetleyeni göremediği gibi o an için kendisinin gözetlenmekte olup olmadığını bilemediği için sürekli iyi davranmak zorundadır.

dystopia: ütopyanın tersidir. mesela huxley’nin brave new world isimli eseri gibi. bu kavramla alakalı sayısız film ve kitap vardır.

ekonomi:

feasibility: fizibilite, bir şeyin yapılabilirliği. mesela fedex‘i kuran adam, hızlı kargo kavramını ilk üniversitede (yale) tez olarak sunmuş; ama hocasından “c” almış. gerekçesi de şu: “ın order to get better than a “c”, you project must be feasible.” yani, c’den daha iyi bir not alabilmek için projenin uygulanabilir olması lazım.

alienation: marx’ın sık kullandığı bir tabirdir. işçinin, hiç durmadan seri üretim yapması neticesinde üretim araçlarına, çevresine ve hatta kendine bile yabancılaşmasını anlatmak için kullanılır. ifadenin almancasıentfremdung‘dur.

asiatic mode of production: “atüt” olarak da bilinen asya tipi üretim tarzı demektir. marx’ın bulduğu (ki kendisinin bile sempatik bakmadığı) bu kavram daha çok doğu toplumlarındaki toprak sistemini anlatır. toprak devletindir ve devlet bunu bir aileye işletmesi için verir; ama toprak miras olarak çocuğa kalamaz ve gerektiğinde devlet el koyabilir. avrupa’daki feodal sistemden farklı olduğu için, sınıf çatışması, kapitalist düzene geçiş gibi temel kavramlarda sorun çıkarır bu sistem.

dilbilim:

euphemism: “güzelleme”, kibar söyleyş demektir. vereme “ince hastalık” demek gibi. amerikalılar her şeyi bu dile uygun hale getirir. mesela old demek yerine “senior citizen” derler yaşlılara. george carlin‘in harika bir eleştirisi vardır bu mevzuda.

ethnic slur: farklı ırk, milliyet ve etnisiteden insanlara yönelik kullanılan aşağılayıcı ve ayrımcı ifadeler. mesela siyahlara “nigger”, musevilere “christ killer” demek gibi.

mecca: bir faaliyetin konuşlandığı merkezi yer. “mekke” kelimesinden geliyor. mesela paris’in moda merkezi olmasından bahsedilirken “paris is the mecca of the fashion” denir.

binary opposition: saussure’ün (sosür) ortaya attığı ve “ikili zıtlık” anlamına gelen bir terimdir. dilbilimciler çok kullanır. aşağı/yukarı, sağ/sol, aydınlık/karanlık gibi.

pejorative: pejoratif diye çevirdiğimiz ve bir kelimenin kazandığı hakaret, küçümseme, alay vb. içeren anlamlar için kullanılan genel bir ifadedir.

pyrrhic victory: pirüs zaferi olarak da adlandırılan şeydir. astarı yüzünden pahalı bir zafer kazanmak anlamına gelir ve roma döneminden kalma bir sözcüktür. mesela herhangi bir lig maçını kazanan bir takımın o maçta üç sakat dört cezalı oyuncu vermesi buna bir örnektir. dolayısıyla gelecek hafta çok eksik bir kadroyla çıkacaktır takım sahaya (tabi gelecek hafta ligin bitmediğini, sakatların yetişmediğini ve cezalıların cezasını türkiye kupası’nda çekmediğini varsayıyoruz).

mantık:

necessity and sufficiency: gereklilik ve yeterlilik olarak çevrilebilir. bazen birbirine karıştırılır bu tabirler. mesela, ikiden büyük sayıların asal sayı olması için tek sayı olması gereklidir, çünkü iki hariç bütün asal sayılar tektir. peki tek sayı olmak yeterli midir? elbette hayır. işte burada yeterlilik kavramı devreye girer. mesela arabanın gitmesi için benzin olması gereklidir ama tek başına yeterli değildir. arabayı birinin sürmesi, arızasının vs. olmaması lazımdır. gereklilik daha geniş bir kavramdır; ama yeterliliğe ihtiyaç duyar genelde. mesela, gök gürlediğini duymak, şimşeği görmesek bile şimşeğin varlığı için yeterlidir.

tautology: totoloji, gerçekleşmesi bariz olan bir durumu anlatmak için kullanılan ifadedir. mesela, “bugünkü futbol maçı ertelenmezse ya berabere bitecek, ya x takımı kazanacak, ya da y takımı kazanacak” demek buna bir misaldir. kendisi ara sıra söylediği için ömer üründül’le özdeşleşti son zamanlarda totolojik cümleler. “burak yılmaz bugün ya gol atacak ya da atamayacak,” gibi.

ad hominem: sözlükte popüler bir ifadedir. bir düşünce veya tezi savunurken, karşınızdakine alakasız yerlerden belaltı vurmaya çalışmak gibi. mesela, yanlış bir matematiksel hesaplama yaptığınızı söyleyen birisine “sen daha ayakkabını bağlamayı (veya fermuarını kapamayı öğren),” diyerek karşılık vermek.

argumentum ad populum: kişinin kendi yaptığını, başkalarını örnek vererek savunması. hiç unutmam tanju çolak mercedes kaçakçılığından tutuklandığında “bir sürü yolsuzluk yapan var onlar hiç görülmüyor ama” mealinde bir şeyler söylemişti.

catch-22: joseph heller’in romanından ingilizce’ye geçmiş bir kelimedir. savaşmak istemeyen pilot affını ister. amirleri ise “deli” olanlara böyle bir hak tanındığını söyler, ki savaşmak da deliliktir zaten. fakat pilotun kendisi bunu söyleyebiliyor ve bu gerçeğin farkındaysa deli değildir. bu durumda görevden alınması da mümkün değildir. yani, sözlük’teki bir entry’den alıntı yapacak olursam, ” akıllıysa uçuşa çıkmak zorundaydı. eğer uçuyorsa deliydi ve uçmak zorunda değildi. ama uçmak istemiyorsa akıllıydı ve uçmalıydı.”

50 kadar kavramı inceledik; ama daha yazılacak çok şey var. devam edeceğiz…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s