Hayatımızın 23 yılı boşa gidiyor.

Uykuyla ilgili çocukluğumdan bu yana devam eden ciddi bir sorunum var. Uyumayı; ama özellikle gece uyumayı sevmiyorum. Beni tanıyanlar ya da sosyal medyadan takip edenlerin de aşina olduğu bir durum. Buna bir sorun demeli miyiz bilemiyorum. Çünkü hangi saatte, ne kadar ve neden uyumamız gerektiğine dair ağız birliğiyle kabullenilmiş hiçbir açıklama yok. Garip ama durum bu.

ieie
Uykuyu bizden daha çok sevenler yok değil.
İnsan, hayatı boyunca en çok zamanı mecburen uykuda kaybediyor. Üstelik yaptığı / mecbur olduğu diğer her şeyin aksine uykuda uyumaktan başka hiçbir şey yapamıyoruz. Dahası, neden uyuduğumuzu bile bilmiyoruz! Ortalama bir insanın günün üçte birini (8 saat diyelim) uykuda geçirdiğini hatırlayınca toplamda ömrünün üçte birini boşa harcadığını düşünebiliriz (Türkiye’nin 2050 ortalama yaşam beklentisi 79 yıl. Yani hayatımızın 24 yılı uyuyarak geçecek! 24 yıl!).

Evet uyumak güzel, çok keyif veriyor. Hele o uyanış anındaki yataktaki miskinlik harika bir aylaklık. Sanılanın aksine uykuyu herkesten çok seviyorum. Hayatımın yarısını; hatta daha fazlasını uyuyarak geçirmeye razıyım. Ama hayatta bunca yapacak şey varken uyumak bana yaşama ihanet gibi geliyor. Psikiyatrist bir dostum bunun ölüm korkusuna işaret edebileceğini söylemişti. Sorunun sebebi umulmadık bir anda ölme ihtimalini birçok kişiden daha fazla hatırlıyor olmamdır belki de (Farkında mısınız bilmiyorum ama öleceksiniz. Belki bu yazının bile sonunu okuyamadan).

24 yılı uyuyarak harcama fikrine katlanamıyorum. O zaman diliminde neler yapabileceğimi düşününce hele.

Peki neden uyuyoruz, hiç düşündünüz mü?

Böyle bir merakınız varsa sabretmeye devam edin. Çünkü inanması zor gelse de bilim dünyası hala neden uyuduğumuzun cevabını bulabilmiş değil. Uykuyu tetikleyen beynin hipotalamus bölgesindeki yapılar keşfedildi, uykunun evreleri hakkında az-çok bilgi sahibiyiz. Ama neden uyuduğumuz hala bilinmiyor. İlk akla geldiği gibi fiziksel bir yorgunluk da değil bu. Gün boyu kıpırdamadan otursanız dahi uykunuz gelecek (berber koltuğunda gelen uyku bir tek bana mı has?).

Bu konuda ünlü İngiliz Nörolog Russell Foster‘a kulak verelim biraz. Çok önemli bilgiler aktaran bir TED sunumu var.
Foster’dan da dinlediğiniz gibi uykunun sebebi meçhul. Ve uykudayken sandığımızın aksine yarı-ölü durumda değiliz. Bazı bölümlerimiz normalden daha fazla çalışıyor.

Genel uyku düzeninin kökeni işlev merkezli. Tarım ve avcılık çağında güneşin doğuşu ve batışı her şeyin belirleyicisi. Güneş doğdu mu işler başlar, battı mı biter. Aydınlatılamayan karanlık (gece) insana dair her şeyin bitişini ve tehlikeli yırtıcıların zamanını temsil eder. Sıra onlardadır artık. İnsanoğluna yapacak iki şey kalmıştır: sevişmek ve uyumak. Atalarımız ikisinin de hakkını vermiş.

Endüstri çağında elektrik ile aydınlanma başlayınca gece ile gündüzün farkı ortadan kalkar. İnsan artık zamana hükmetmeye başlamıştır. Herkes kendi gece ve gündüzünü kendi belirleyebilir artık. Fakat bir yandan da yaşama dair sorumluluklar tarım toplumunun izlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Eğitim, iş, alışveriş; kısacası pek çok şey gündüz yapılmak zorundadır. Bir başlangıç ve bitiş saati vardır.

Bu da bizi sosyal jetlag dediğimiz kavrama götürür (mutlaka bilmeniz gereken bir terim daha).

Hayatımızdaki zamanı belirleyen üç temel kavramı var:

Güneşin doğuşu ve batışı. Yani doğal gündüz ve gece.
Saatimizi kurduğumuz an. Yani işe / okula gitmek zorunda olduğumuz zaman. Mecburi gündüz ve gece.
Gerçekte uyumak ve uyanık kalmak istediğimiz zaman. Yani içgüdüsel (biyolojik?) gündüz-gecemiz.
İşte sosyal jetlag bu üçü arasındaki uyumsuzluğu temsil ediyor. Güneşin 07:00’de doğduğu bir şehirde trafikten kurtulmak için 06:30’da (gece) uyanmak zorunda kalmak ve aslında 09:00’da uyanmak istemek. İşte bu üç farklı zaman en büyük çağdaş sorunumuz. Üstelik (iş için düşünürsek) saçma temellere dayanan mecburiyetlerden.

Uykunun ne faydası var?

Görünüşe göre uyurken beynimiz gün boyunca topladığı evrakları düzenleyip arşivliyor, dolaplara diziyor. Darmadağınık bir yığın bilginin ayrıştırılması. Bir nevi -sabit disklerden aşina olduğumuz- defragmentation (birleştirme) işlemi diyebiliriz buna. Bu yüzden sonunda iyi uyamadığınız bir günde öğrendiğiniz her şeyi unutma ihtimaliniz oldukça yüksek.

Şişmanlık- zayıflığın da uyku ile ilişkili olduğu iddia ediliyor. Buna göre vücut yağları yakma / parçalama / sınıflama işlemini uykuda gerçekleştiriyor. Ne kadar az uyku, o kadar fazla yağlanma diyorlar. Foster’ın yukarıdaki sunumda da değindiği gibi obezite, diyabet (şeker) ve depresyon gibi birçok rahatsızlığın kökeninde uyku var. Foster’dan bir alıntı daha yapalım:

Tabii ki çoğumuz şu soruyu soruyor: “Uykumu alıp almadığımı nasıl anlarım?” Bu o kadar da zor değil. Sabah uyanmak için bir çalar saate ihtiyacınız varsa, yataktan kalkmanız uzun sürüyorsa, çok fazla uyarıcıya ihtiyaç duyuyorsanız, huysuz, asabi iseniz, iş arkadaşlarınız yorgun ve asabi göründüğünüzü söylüyorsa, büyük olasılıkla uykusuzsunuzdur. Onları dinleyin. Kendinizi dinleyin.

Dün Twitter’dan gelen bir linkte yeni bir araştırmanın sonucuna rastladım. Buna göre beyin uyku sırasında zararlı toksinleri temizleyerek alzheimer gibi hastalıkları engelliyormuş.

Peki gece uyumak şart mı?

Hayatımı değiştiren kitaplardan biri -sanıyorum 20 sene önce okuduğum- Gündüz Vassaf‘ın Cehenneme Övgü kitabıdır. Geceye Övgü kısmındaki eşsiz tespitler benim için kutsal metin gibidir. Şöyle der mesela:

‘Yaşamın anlamı’ gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.

Bence Geceye Övgü bölümünü (ve diğerlerini) mutlaka okumalısınız..

Çoğu uzman uykunun gece ile ilişkilendirilmesinden yana. Onlara göre biyolojik düzenimiz güneşin doğuş ve batışıyla doğrudan ilişkili. Ama alternatif / tamamlayıcı görüşler de var. Mesela şahsen bir türlü becerememiş olsam da öğlen yemeği sonrası (kaçta yeniyorsa artık) 1 saatlik kestirmenin gün içinde zindeleştirici bir etkisinin olduğunu kimi arkadaşlarımdan gözlemliyorum.

Bir başka -yeni- akım Da Vinci uykusunu savunuyor. Buna polifazik, süper insan uykusu ya da çok fazlı uyku deniyor. Bu sistem adından da anlaşılacağı gibi uykuyu gün içinde birkaç dilimine bölüyor. Toplamda uyuduğunuz süre de 5 saati geçmiyor. Özellikle REM dediğimiz derin uyku anlarını daha sık yaşayıp beyni daha iyi çalıştırmaya yaradığı savunuluyor. Gün içinde şekerlemeler yapmak da diyebiliriz.

İşin son noktasında gerçek da Vinci uykusu 4 saatte bir 20 dakika kestirme üstüne kurulu. Böylece günü toplamda 2 saatlik uykuyla geçirebiliyorsunuz. Zamanlama konusunda yardımcı olmak için cep telefonu uygulamaları bile var.

Ben denemedim ama deneyenlerden pek de kolay olmadığını duydum. Hayatına en çok şey sığdırmayı başarmış insanların başında gelen Leonardo da Vinci’nin sırrı bu uyku düzeninin kazandırdığı zaman ve hediye ettiği duru zihinmiş diyorlar.

Yazı uzayınca notların yarısı yine elimde kaldı. Gerisi size kalmış. Kurcalarken uykusuz kalmayın bari…

Kaynak: http://www.mserdark.com/hayatinin-23-yili-bosa-gidecek/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s