Uluslararası Pazar Seçimi: Neye Göre, Kime Göre?

Çeşitli nedenlerden ötürü firmalar uluslararası sulara açılır. Bu önemli adımda hangi pazara gireceğine firma nasıl karar verir? Bunun için kimi zaman çok önemli bütçeler ayrılıyor, zaman harcanıyor ama kimi zaman bunlar bile sis bulutunu aralamaya yeterli olmuyor. Halbuki çoğuna internetten ulaşabileceğimiz çok değerli kaynaklar mevcut.

Firmalar neden uluslararası sulara yelken açar?

Çoğu firma için bir zaman sonra yerel pazarlar kısıtlayıcı olmaya başlar. Pazarı büyütmek, ürünleri çeşitlendirerek firmanın büyüklüğünü artırmak, kârları artırmak, riski dağıtmak, uygun (ucuz veya inovatif) işgücü ve hammadde fırsatlarından yararlanmak, devlet teşviklerinden faydalanmak gibi avantajlarından ötürü firmalar oyun alanlarını uluslararası pazarlara taşır. Basit ihracatlardan yurtdışı yatırımlarına kadar küresel rekabete hazır firmalar, ikincil veri kaynağı olarak birçok endeksten faydalanabilir.

Muhtemel pazar listesini belirlemek için: IMF Dünya Ekonomik Görünüm Raporu(http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2016/01/pdf/text.pdf)

İlk önce, girilmesi muhtemel bir ülke listesi hazırlamak için en güzel kaynak, IMF’nin hazırlamış olduğu Dünya Ekonomik Görünüm Raporu. Bu raporda, hem genel ülke sınıflandırmalarını (gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, bölgesel kırılımlar vs.) hem de ülkelerle alakalı genel bilgileri görmek mümkün. Bu yüzden bu rapordan, sonraki değerlendirmelere geçecek temel bir ülke listesi hazırlanabilir.

Ülkelerin pazar potansiyelini görmek için: Pazar Potansiyeli Endeksi(http://globaledge.msu.edu/mpi)

Muhtemel pazar listesini belirlerken yararlanılabilecek bir başka önemli kaynak, pazar potansiyeli endeksi. İlk başta gelişmekte olan ülkelere yönelik geliştirilen bu endeks, artık 87 ülke için hesaplanıyor. Ülkelerin pazar büyüklüklerini, pazar büyüme hızlarını, ekonomik özgürlüklerini, ülke risklerini, vb. göz önünde bulunduran Prof. Tamer Çavuşgil tarafından geliştirilen bu endeks, uluslararası pazarları değerlendirirken kullanılması gereken önemli bir kaynak.

Ülkelerin ticaret mallarını görmek için: Birleşmiş Milletler Ticaret Veri Tabanı(http://comtrade.un.org/data/)

Listelediğiniz ülkeler, en çok hangi malı veya hizmeti üretiyor, ne kadarını ihraç ediyor, neleri ithal ediyor? Bu soruların yanıtları için Ticaret Veri Tabanı kullanılabilir. Hatta ticarette kullanılan mallara göre ülkelerin ihracat rekabet avantajlarını belirlemek (hesaplama yöntemi Bela Balassa tarafından 1965 yılında önerilmiştir) ve en çok ihtiyaç duydukları ürünleri listelemek mümkün.

Daha detaylı analizler için: Dünya Bankası Veri Tabanı (http://data.worldbank.org/indicator?display=default)

Bir sonraki aşamada Dünya Bankası Veri Tabanını kullanmak, ülkeleri çeşitli kriterle göre karşılaştırmaya imkân sağlar. Bu sitede, kırsal gelişmeden inovasyona kadar birçok konuya ilişkin veri bulmak mümkün. Dolayısıyla bulunduğunuz sektörün göstergelerine göre ülkelerin durumlarını yıllara göre incelemek için bu veri tabanı kullanılabilir.

Ülkeleri Tanımak için: CIA Dünya Gerçekleri Kitabı (https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/)

İş yaptığınız sektörle alakalı istatistiksel analizleri yaptıktan sonra, elekte kalan ülkeleri daha yakından tanımak istersiniz. Bu ülkelerin coğrafyası, yönetim biçimleri, iletişim altyapıları, barındırdıkları riskler gibi özellikleri CIA’in her bir ülke için ayrı ayrı hazırlamış olduğu dünya gerçekleri kitabında bulmak mümkün.

Sektör raporları

Kimi zaman bazı ülkeler kimi sektörler için potansiyelleri, altyapıları vb. itibariyle dikkat çekici olabiliyor. Bu tarz trendleri takip edebilmek için mutlaka sektörel yayınları takip etmek gerekiyor. Bu yayınlardan en yararlılarından biri şüphesiz Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından üretilen raporlar (https://www.deik.org.tr/).

Diğer endeksler ve değerlendirme

Burada sunmaya çalıştığım kaynaklar, düşük bütçe yüksek fayda sağlayacak etkin kaynaklar. Bunların dışında tabii ki birçok endeksten daha bahsetmek mümkün. Örneğin,

– Global Girişimcilik Endeksi (https://thegedi.org/)

– Global İnovasyon Endeksi (https://www.globalinnovationindex.org/)

– İnsani Kalkınma Endeksi (http://hdr.undp.org/)

– Hofstede’nin Kültür Boyutları (https://geert-hofstede.com/countries.html) gibi.

Bu endekslerden yararlanırken, çeşitli grafiklerden yararlanmak mümkün. Ancak benim tercihim ettiğim, üç farklı boyutu görselleştirme imkânı sunan Kabarcık Grafiği. Böylece, aynı anda örneğin, ülkelerin pazar potansiyelini, gelişmişliklerini ve dış borçlarını aynı grafik üzerinde incelemek mümkün oluyor. Bazı ülkeler kendi içlerinde gruplanıyor ve segmentasyona uygun hale geliyor. Dolayısıyla, bir pazarlama stratejisi yaklaşımıyla ülkeleri bölümlemek, hedef ülke belirlemek ve ülkeye giriş stratejilerini değerlendirmek mümkündür.

Kaynak: http://hbrturkiye.com/blog/uluslararasi-pazar-secimi-neye-gore-kime-gore

Merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna geldik mi?

Geçen hafta önce İngiliz Financial Times gazetesinde Wolfgang Münchau yazdı. Sonra Amerikan Merkez Bankası (Fed)  Başkanı Janet Yellen Amerikan Kongresi’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuşurken mesele tekrar gündeme geldi. Ne oluyor? Artık merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna mı gelmiş bulunuyoruz? Ben öyle düşünmüyorum ama sanırım Amerika’nın yeni başkanı Donald Trump ve İngiltere başbakanı Theresa May öyle düşünüyorlar. Doğrusu ya, onların ne düşündüklerinin daha önemli olacağı bir yeni döneme giriyoruz. Peki, bu Türkiye için ne anlama gelir? Gelin hızla bir üstünden geçelim.

İngilizler, Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılmayı oylayan referandumla bu yıl Brexit kararını aldılar. Amerikalılar, Donald Trump’ı başkan seçtiler. İkisinin ortak noktası nedir? İktisat politikalarının ve bizatihi küreselleşme sürecinin olumsuz yan etkileri artık bir takım yeni siyasetçilere iktidarın yolunu açıyor. Bugüne kadar bu tür negatif yan etkiler daha çok bizim gibi ülkelerde tartışılır ve devrimlere filan yol açardı. Şimdi artık sistemin tam merkezinde tartışılıyor. Nedir? İktisat politikalarının alıştığımız tasarım biçimi ve bizatihi küreselleşme sürecinin kendisi artık gelişmiş ülkelerde siyasi tartışmaların ana gündem maddesi haline geldi. Küresel eşitsizlikler artık gelişmiş ülkelerin de derdi oldu 2008 krizinden beri. Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri manzumesi bu nedenle çok zamanlı bir adım oldu. Bunu bir ilk tespit olarak almak gerekiyor. Hadisenin yapısal bir temeli var doğrusu.

Peki, şimdi ne olacak? İşte onu hiç kimse bilmiyor. Ben, söz konusu olan statüko ise, yıkım ekibi ile yapım ekibinin aynı ekip olma ihtimalinin hep son derece düşük olduğunu düşünürüm. İnşaat şirketlerinin yıkım ekipleri ile yapım ekipleri birbirinden ayrı. Bina inşaatı için doğru olan, ülke için statüko için de doğru bana kalırsa. Şimdi Amerikan seçimleri sonuçlandı. Demokratlar başkanlığı kaybettiler. Senato ve Temsilciler Meclisi toptan Cumhuriyetçi oldu. Bu arada, 35 eyaletin valisi de Cumhuriyetçi oldu. Ne kaldı Demokratlara? Merkez Bankası. Ocak 2017 itibariyle, Fed Başkanı Yellen Vaşington’da görevde kalan en üst düzey Demokrat olacak. Bu nedenle gözler üzerinde. Herkes Yellen ne olur diye bekliyor? İşte bu ortamda Yellen Kongre’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuştu geçen hafta. Böyle bakarsanız bu da işin konjonktürel tarafı.  Bu da olsun ikinci tespitim.

Ben Yellen’in Kongre’de yaptığı sunumdan üç sonuç çıkardım. Birincisi, görev süresini tamamlamak konusunda kararlı olduğunu söyledi. Senato tarafından Ocak 2018’e kadar görevde kalmasının onaylandığının özellikle altını çizdi. Bu bir nevi, “İstifa eder mi?” sorularına cevap oldu. İkincisi, Başkan Trump dönemi politikaları şekillendiğinde, maliye politikalarında hızlı bir gevşeme olursa, istikrarı korumak için gerekeni yapmaktan çekinmeyeceğini de söyledi. İstikrar önemlidir dedi. Daha ne desin? Üçüncü olarak ise, merkez bankası bağımsızlığı ile ilgili olarak, mealen, yetkilerini, kendi sorumluluğunda kullanan merkez bankalarının, yetkilerini, siyasetçilere sorarak kullananlardan daha başarılı bir performans sergilediklerini vurguladı. Bu çerçevede, “orta vadeli iktisadi sonuçları dikkate alarak politika kararları almanın, kısa vadede bu tür kararların geçici olumsuz yan etkileri gözlemlense bile daha doğru olduğunu” söyledi. Merkez bankası bağımsızlığının, bu tür bir orta vadeli doğrultu tutarlılığı için önemini vurgulamış oldu bir nevi. Bu arada elbette aralık ayında bir faiz artırımını normal olarak artık beklememiz gerektiğini filan söyledi ama doğrusu ya ben en çok bu merkez bankası bağımsızlığı meselesine takıldım.

Neden? Geçenlerde İngiltere başbakanı Theresa May de aynı Trump’a benzer bir biçimde merkez bankalarının aldıkları kararların “olumsuz yan etkilerini” kontrol etmek gerektiğini söylemişti, belki ondan. Brexit kararı bir nevi Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaya başlamıştı. Şimdi Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesi ile birlikte Pandora’nın kutusu iyice açıldı. Süresi belli olmayan bu geçiş döneminde, merkez bankası bağımsızlığının da tartışılacağı anlaşılıyor.

Şimdi işlerin nereye doğru gideceğini bilmiyoruz ama ben bildiklerimiz üzerinden gideyim isterseniz. ABD ve İngiltere’deki tartışmanın Türkiye’ye etkisi ne olur diye düşünürken bence faydası olur. Brookings Kurumu ve Tufts Üniversitesi’nden Michael Klein bundan bir süre önce makro iktisadın birikiminden ne anlamamız gerektiğini bir cümlede özetlerken, “Faiz oranı, döviz kuru ve sermaye hareketleri ile ilgili politika kararları birbiriyle uyumlu olmalıdır, kalanı teferruattır” demişti. Böylece imkansız üçleme (impossible trinity/trilemma) makro iktisadın özü olduğunu söylemişti. Yandaki üçgen, işte o üçlemeyi gösteriyor. Bu üçgenin üç köşesinde birer iktisat politikası kararı konusu var. Bu üç konunun ancak ikisinde hükümetler serbestçe karar alabiliyor. Üçüncüyü bir yere bağladıklarında, kalan iki alanda da serbestiyet kazanıyorlar.

Şimdi birlikte bakalım. Türkiye gibi bir ülkenin sermaye hareketleri serbestliğinden vazgeçebilmesi mümkün değil. Neden? Ülkemizin yapısal bir tasarruf problemi var. Türkiye’nin mevcut kişi başına gelir düzeyini koruyabilmesi ve artırabilmesi için yabancı tasarruf akımının serbestiyeti önem taşıyor. Bu durumda, üçleme, bir ikileme dönüşüyor. Ya faiz oranını serbestçe belirleyip dalgalı kur rejiminde kalacaksınız ve kur gerektiğinde serbestçe intibak edecek ya da kuru sabitleyip faiz belirleme konusundaki egemenliği terk edeceksiniz. 2001’den önce sabit kurdaydık, 2001 krizi ile dalgalı kura geçtik. Şimdi hala oradayız.

Türkiye’de bu anlamda bir para politikası özerkliği alanı var. Kanun  koyucu, merkez bankasına, bir görev vermiş, “sen enflasyon oranını hükümet ile birlikte sapta ve sonra kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanarak, hükümetle birlikte saptadığın o enflasyon oranını garantile ki memleketin yatırım ortamı istikrarlı olsun” demiş.

Şimdi sorun bunun neresinde? Verilen hedefin tanımında mı, idarenin kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanmasında mı? İlki ise istikrarın tanımı enflasyon üzerinden olmasın, zaten banka bu alanda feci başarısız, bundan sonra, hedeflenen büyüme volatilitesinin azaltılması olsun ya da mutluluk endeksi hedef alınsın denilebilir. Burada merkez bankası bağımsızlığı için bence bir sorun yok. Ama mesele banka kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda, orta vadeli bir perspektife dayalı olarak kullanmasın, siyasi devrevi hareketleri daha fazla dikkate alarak, sürekli siyasetçiye bakarak, yetkilerini kullansın diyorsak, ben işte onun Türkiye için son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kurumların zayıf olduğu bir ülkede, bir telefat da buradan gelirse, bence hiç iyi olmaz.

Türkiye açısından bakıldığında, bugün bu konjonktürden fırsatçı bir “bağımsız merkez bankası zaten artık geçmişte kaldı” tartışması çıkartmak aslında gayet mümkün. Peki, zamanlı mı olur? Hayır. Doğrusu ya, bu bitmeyen kur intibakı ortamında bütün dertlerimizin üzerine bir gümüş tüy dikilmiş olur. Şimdiden söylemiş olayım.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5745