Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı Atsan atılmaz, satsan satılmaz! Letgo ne işe yarar?

“Çek yükle mesaj at, Letgo ile kolay sat.” — Yemin et?

Alec Oxenford’un kurucusu olduğu ve son olarak Naspers’in $100M yatırım yaptığı (toplamda 7 yatırımcıdan $200M) Barselona bazlı mobil seri ilan / P2P pazaryeri uygulaması Letgo, Türkiye’de de televizyonlarda zırt pırt karşımıza çıkan kısa ama “çarpıcı” reklamlarıyla adeta beynimizi matkapla delmek için en az birkaç milyon dolar harcamıştır değil mi?

Gelin ne kadar televizyon reklamı yapmışlar önce ona bir bakalım…

Letgo Haziran 2016’da 2052 GRP ile İlk 10 TV Reklamvereni Arasında, Sadece 20–26 Haziran arası 754 GRP (Kaynak: Cereyan Medya)
Ağustos’ta GRP’si biraz düşmüş ama siyasi konjonktür ve yaz/bayram dönemi sebebiyle Letgo 1633 GRP ile 7. sıraya kadar yükselmiş. (Kaynak: Cereyan Medya)
Letgo Kasım’ın ilk haftası 323 spotla ilk 15 arasında ancak 15-20″’lik kısa versiyonlarla toplam sürede ilk 15’e girememiş. Öncesinde 26 Eylül-2 Ekim döneminde ise tam tersi 30″ spotlarla süre bazında 6431 saniye ile 11. olurken spot adedinde ilk 15’te yer almamış. (Kaynak: MTM)

Burada yaratıcı içeriğe girmeyeceğim ama itiraf etmek gerekirse CP+B Londra imzalı olduğunu tahmin ettiğim kısa reklamlar epey komik. Yalnız bunca reklama rağmen önemli bir şeyin bozuk olduğunu düşünüyorum.

Letgo’nun, Türkiye’de ve Dünyada yaptığı onca yatırımın karşılığını alabildiğini söyleyebilir miyiz? Bu soruya cevap verebilmek ve sorun tespiti yapabilmek için önce uygulamanın penetrasyonuna, ardından sosyal medya platformlarındaki performansına bir göz atalım:

Mobil Uygulama Penetrasyonu

Letgo Türkiye’de şu anda Play’de 5, App Store’da ise 7. sırada. Her ikisinde de Alışveriş kategorisinde lider.

Letgo en çok indirilen ücretsiz iOS mobil uygulama listesinde Türkiye’de hâlâ ilk 10’da. Yani reklamlar işini layıkıyla yapıyor.

Letgo’nun en çok izlenen ilk 3 Youtube reklamı toplamda ABD’de 12.38M, Türkiye’de ise 3.25M kez izlenmiş.

Hem ABD’de hem de Türkiye’de reklamlarının Youtube’da izlenme rakamları (Youtube reklam dopingi sayesinde de olsa) milyonlar seviyesinde.

25 Ağustos’ta Letgo şöyle bir basın bülteni yayınlamış:

letgo İlk Yılında 30M İndirilme & 13.2M Aktif Kullanıcıyı Geçti

  • 2. yılın sonunda ABD pazarında $13.2B’lık işlem gerçekleştirmeyi hedefliyor (???)
  • Uygulama üzerindeki satıcılar ve mesajlaşma sayıları aylık %21 ilâ %40 arasında büyüyor
Son 30 günde Türkiye’de 23 bini Android, 195 bini iOS olmak üzere 218 bin kez indirilmiş. Dünya çapında 2.6 milyon kez indirilmiş, %8.4’ü Türkiye’den

Bu veriler ışığında kabaca Letgo’nun Türkiye’de de toplam 2.5 milyon kez indirildiğini ve 1.1 milyon aylık aktif kullanıcısının olduğunu tahmin mümkün. (Maalesef tutunma, aylık ve günlük aktif kullanım verilerine ücretsiz erişim yok.)

Letgo iki turda 100’er milyon dolar, toplamda $200M yatırım aldı. 2015 Eylül’ünde ilk tur yatırım sonrası bunun $75M’lık kısmını reklam ve pazarlama için kullanacaklarını duyurmuşlardı. Tahminen 2016 Mayıs’ındaki ikinci 100 milyon doların da büyük kısmını daha önce $40M yatırım almış yine Barselona bazlı Wallapop’u satın almak için kullandılar.

Bu durumda (hepsini harcadılarsa) Letgo’nun CPI’ı (uygulama indirtme maliyeti) $2.5 [$75/30M]. CpLUI yani sadık kullanıcı başına uygulama indirtme maliyeti ise $5.6 [$75/13.2M] civarı. Bu rakamlar ABD ortalamalarının yaklaşık 2 katı. İndirilen uygulamaların önemli bir kısmı Türkiye gibi CPI’ın düşük olduğu ülkelerden gelince, epey verimsiz. (Ha paranın daha yarısını kullandık, dolayısıyla Şubat 2017’ye dek 60M indirilme ve 30M aylık aktif kullanıcı açıklarız derlerse bir derece.)

Ağustos 2016’ya dek 12 ayda 30M kez indirildiyse, ayda ortalama 2.5M indirilme yapar. İlk 3 ay bu ortalamanın çok altında başladığını tahmin edersek, Ağustos 2016 rakamı 4 milyonu geçmiş olmalı. Oysa Ekim 2016 için hâlâ sadece 2.6M indirilme raporlanması pek umut vaad etmiyor. Öyle katlanarak büyüme söz konusu değil.

İlk 12 ayda 30M İndirilme Senaryosu

Facebook

7 Ekim’de Facebook’un Marketplace duyurusuna istinaden şöyle bir tivit atmışım.

O zaman dikkatimi çekmemişti ama şimdi Facebeook’ta arayınca bugüne dek sadece 7 arkadaşımın 13 ilan paylaştığını, 3 arkadaşımın da Letgo ile ilgili mesleki (reklam/business) yorumlar yaptığını gördüm. Mesleki yorumları saymazsak 634 arkadaşım içinde ilan paylaşanlar sadece %1.1’e tekabül ediyor.

Letgo, 69 bin takipçisi (letgoapp / letgoturkiye ABD, Türkiye, Kanada, İtalya, İsveç, Norveç dahil) olan Facebook sayfasında kendini şöyle tanımlıyor:

Bulunduğun çevrede, ikinci el eşyaları alıp satmak için hızlı ve eğlenceli bir yol.

SATMAK İÇİN PRATİK BİR YÖNTEM
Hızlıca fotoğraf çek, açıklama yaz ve yayınla. Elektronik eşyalarını, aksesuarlarını veya mobilyalarını satmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Hem de ücretsiz!

AVANTAJLI FİYATLAR
Perakende fiyatlara göre %80’e varan oranla daha hesaplı ürünler!
Her hafta yayınlanan birbirinden havalı, yepyeni ürünleri keşfet.

SAMİMİ VE GÜVENLİ MESAJLAŞMA
7/24 açık bir ikinci el pazarındaymışçasına ilgilendiğin ürünlerle ilgili sorular sorabilir, teslimat şekli veya yeri ile ilgili anlaşabilir yada sadece bir “Selam’’ gönderebilirsin!

Buradaki mesajlaşma vurgusu ve “selam” gönderme önerisi özellikle Türkiye’de platformun suyunu çıkarır. Detayına aşağıda gireceğim.

200 milyon dolar yatırım almışsın, milyonlarca dolarlık reklam yatırımı yapmışsın Facebook’ta dünya çapında 69K beğeni, 5.5K etkileşim. Biraz hayal kırıklığı değil mi? Tamam amacın “like” değil, “uygulama indirtmek” ama yine de…


Facebook reklam panelini biraz mıncıkladığımızda ilginç veriler elde edebiliyoruz. 45 milyon Facebook Türkiye (aylık aktif) kullanıcısı arasında Letgo ile ilgili olabilecek olanların toplamı 5.1 milyon, yani toplamın %11.3’ü olarak karşımıza çıkıyor. Facebook’u her gün kullanan 27 milyon kişi içinde ise 4.1 milyon yani %15. Esasen hiç de fena değil gibi.

Bu 5.1 milyonun:

  • %21.5’i kadın, %71’i erkek. %2 (100 bin) cinsiyet belirtmemiş.
  • %25’i İstanbul’da, %43’ü İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaşıyor.
  • %9.2’si 18 yaş altında, %25.5’i 19–24, %23.5’i 25–30, %25.5’i 31–39, %14.7’si de 40+ yaşında.
  • %29.4’ü iOS, %86.3’ü Android kullanıyor. %15.7 her iki platformu da kullanan bir kesişen küme var.
  • %12.3’ü iPhone 6 türevlerini, %3.5’i ise iPhone 7 türevlerini kullanıyor. %13.6’sı daha eski model vea iPad kullanıyor.
  • %11.3’ü iOS 9 ve üzeri, %19.6’sı iOS 10, %86 Android türevleri kullanıyor. (kesişimler var)

Yani bu kaba analizle uygulamayı indirenlerin alım gücü ve SES dağılımı açısından da bir sıkıntı yok gibi. (Ya da belki video izlenme istatistiklerini şişirenFacebook’a hiç güvenmemek lazım.)

Facebook Reklam Paneli Müthiş Bir Pazar Araştırma Aracı

Facebook’ta dünya çapında Letgo ile bir şekilde ilişkili olabilecek kişi sayısı da 16.3M gözüküyor, bu durumda Letgo için sadece Türkiye kaynaklı 4–5 milyon kullanıcı (%25+) epey önemli bir yer tutuyor.

Dünya Çapında, Letgo ile İlgili Facebook Kullanıcı Sayısı: 16.3M

Bu arada 69 bin takipçisi olduğu gözüken uygulama sayfası için Facebook yine dünya çapında aylık 1 milyon aktif kullanıcı öngörmüş. Burada Facebook reklam paneliyle çok çelişkili bir durum ortaya çıkıyor. Facebook kullanıcısı olup Letgo ile ilişkili her 16 kişiden sadece biri mi (%6) aylık aktif kullanıcı?

Twitter

Twitter’da resmi Letgo hesabının 35 bin takipçisi var. [@LetgoTurkiye hesabı da sadece 6 bin 500 takipçiye sahip.]

Twitter’da benim takip ettiğim sadece 5 hesap @Letgo’yu takip ediyor. Bunlardan biri reklam ajansı CP+B, diğeri Twitter’ın @Verified hesabı, biri reklamcı, biri yazılımcı. @LetgoTurkiye’yi takip edense yok. Facebook’ta da arkadaşlarımdan Letgo’yu beğenen yoktu.

Benim takip ettiğim ve Letgo’yu da beğenen hesaplar

Twitter’da uygulamanın sosyal paylaşım kalıbı “Letgo’da ne” anahtar kelimeleri ile arama yaptığımızda 3 Temmuz 2015’ten bu yana şu sonuçlar çıkıyor: (Firehose rakamları)

“Letgo’da ne” kalıbıyla Twitter’da yapılan paylaşımların %65’i ilan gezenlerin, %35’i satıcıların. Bu paylaşımların %47.5’i doğrudan Twitter, %52’u Facebook üzerinden Twitter’da paylaşılmış. Doğrudan Twitter’dan yapılan paylaşımlarının %63.7’si mobil uygulamadan yapılmış.

13 Kasım İtibarıyla Yapılan “Letgo’da ne” Twitter Paylaşımları

Instagram

Instagram’da Letgo’nun 87 bin takipçisi mevcut. Orada kısmen daha iyi daha iyi durumda.


Neticede kurulmasından bu yana 14 ay geçmesine rağmen Letgo hiçbir sosyal platformda henüz 100 bin takipçi barajını aşamamış.

Daha detaylı bir sosyal medya analizi elbette yapılabilir ancak özellikle Türkiye’de bu kadar bol GRP’li TV reklamına, sürekli en çok indirilen ilk 10 ücretsiz uygulama arasında olmasına rağmen sosyal medya paylaşımları (Twitter’da 7 bin 500 civarı) epey sınırlı.

Sizce de tuhaf değil mi? Milyonlarca dolarlık televizyon reklamı yap, ama sosyal medyada alım/satım olarak titreşimi, yankılanması duyulmasın. Reklamlarda sorun olmadığını biliyoruz, bu durumda uygulamanın mekaniğinde ciddi bir sıkıntı olmalı.

Mobil uygulamaları kârlı ve yatırım yapılabilir yapan “forced viral” veya “viral loopdediğimiz kendinden bulaşıcılık mekanizması. Paylaştıkça katlanarak büyüyen fenomenler. Facebook’tan Twitter’a, Whatsapp’tan Instagram’a, Farmville’den Pokémon Go’ya hepsi içinde bu mekanizmayı barındırıyor. “Airborne” yani havadan bulaşmayan ve illa enjektörle insanların ense köküne zerk edilmesi gereken çok tehlikeli bir nezle virüsü düşünün. Pek o kadar endişelenmezdik değil mi?

CP+B’nin ürünün içinde entegre olmayan bu viral döngüyü aşağıda detayını göreceğiniz Letgo Commercializer kampanyası ile ile desteklemeye çalışması da bundan.

Letgo Commercializer

CP+B, Letgo lansmanı için yaratıcı reklamların yanı sıra bir de Commercializer adlı video reklam uygulaması hazırlamış. Seçtiğiniz şablonu kullanarak hazırladığınız ürün satış videosunu kendi sosyal çevrenizle paylaşıyorsunuz. CP+B’nin 19 Ağustos’ta yayınladığı bültende Letgo Commercializer uygulamasıyla 1.16 milyon video paylaşıldı denmiş…

Dolph Lundgren’li Letgo Commercializer

13 Nisan 2016’da paylaşılan ilk tivit aşağıda. Toplamda #letgocommercializeretiketiyle düne kadar sadece 12.191 tivit paylaşılmıştı. Demek ki 1.1 milyon paylaşım Facebook ve email üzerinden yapılmış! ABD’de 67M aktif Twitter kullanıcısına karşılık 229M aktif Facebook kullanıcısı olduğundan şüpheli bir durum. 69 bin Facebook hayranı olan hesabın uygulamasının Facebook’ta 1 milyon kez paylaşıldığına inanalım mı?

Adweek haberinde Twitter’ın hiç referans verilmemesi Facebook’ta paylaşımların çok azının herkese açık yapıldığı düşünüldüğünde şu kullanışlı açıklama da oldukça düşündürücü.

“That’s great, purely as a numbers thing, but if you go onto Facebook and you search the hashtag #LetgoCommercializer, the very tiny number of people who have their Facebook profile comments set to public — if you just read through those, the kind of feedback we’re seeing is almost unheard of,” said Jay Gelardi, CP+B Miami executive creative director.”


Teşhis

  1. Sosyal Alışveriş Bizde İşlemiyor: Amerika’da eski eşyalarınızı “Garage Sale” ile satmak istediğinizde daha ziyade civarda yaşayan ve çoğunlukla pek de ilgi ve alakanız olmayan komşularla tanışıp sosyalleşmeniz için bir fırsat oluyor. Bizde zaten yaygın bir “Garaj Satışı” alışkanlığı yok (garaj da yok zaten). Komşuluk ise çok önemli olduğu için komşular yakın tanıdık, hatta çoğu zaman dost, arkadaş statüsünde. 10 yıllık kapı komşumuza çocuğumuzun artık oynamadığı, yepyeni oyuncağı satamayız biz, ayıptır. Eskilerimizi apartman görevlisine, mahallede veya uzak bir köyde ihtiyacı olanlara veririz. Bu yüzden özellikle Türkiye’de satmak istediğiniz bir ürünü Facebook’ta paylaştığınızda en yakın bir arkadaşınız ‘e ben bunu alırım’ derse, siz de ‘senin paran burada geçmez, almaya gel bahaneyle iki çift de laf edelim’ dersiniz. Bu yüzden özellikle Facebook gibi simetrik sosyal medya platformlarında yakın tanıdığa takılmasın diye ilan paylaşmaktan kaçınıyor olabiliriz. Yine benzer şekilde ‘bak gördün mü, elde avuçta ne varsa satıyorlar’ dedikodularından rahatsız olur Türk insanı…
  2. Katlı ve Taşmalı Süs Havuzu Problemi: Telifi bana ait bu benzetmeyi Gmail ve Facebook’un başarısına istinaden en az 12 yıldır anlatıyorum. Bir ürün, hizmet veya markayı, en kolay, en zahmetsiz ulaşabileceğiniz en geniş tabandan yola çıkarak yaymaya başlarsanız, sonrasında daha verimli üst kesimlere çıkarmanız mümkün olmaz. Öncelikle en alttaki en büyük havuzu dolduracak değil, suyu en üstteki küçük havuza kadar çıkaracak bir pompa düzeneği kurarsınız. Sular oradan taşarak sırayla alttaki havuzları doldurur ve havuz devridaim içinde görsel bir şölene dönüşür. Google 1 Nisan 2004’te ücretsiz ve sınırsız kapasiteli Gmail hizmetini davetiye ile yaymaya başladığında Silikon Vadisi’nden fışkıran bu kaynağın taşa taşa bana kadar ulaşması 5 ayı bulmuştu. Böylece Gmail Türkiye’de bilişim sektöründen reklam sektörüne bulaşır ve benimsenmeye başlar. Benzer şekilde Facebook’un 2005 yılında yine arzı kısıtlayarak .edu adresi kullanan Ivy league öğrencilerinden, 26 Eylül 2006’da tüm dünyaya yayılma serüveni tam da böyle başlamıştı. Türkiye tarafında çocukları ABD’de üniversite okuyan kalburüstü ailelerden gelen arkadaşlık davetleriyle yayılmaya başlayan Facebook bu şekilde tabana zaman içerisinde yayılır. Facebook da Letgo gibi televizyon reklamlarıyla bangır bangır bağırsaydı ücretsiz bir hizmet için asla yeteri kadar ‘serin’olamayacaktı. Facebook servisini ilk günden herkese açık yapıp Friendster veya Yonja gibi üye bazının kontrolsüzce ve anonim büyümesine aldırış etmeseydi yine asla Facebook olamazdı. Facebook daveti size ilk önce evinize gelen bir ustadan gelseydi üye olur muydunuz?
Katlı Süs Havuzu: Fıskiyeli ve Taşmalı Analoji 🙂

Letgo Gerçeği

Bu çerçevede Letgo için maalesef Türkiye’de 2 gerçek var:

Letgo.com Ana Sayfası Hedef Kitleyi Samimiyetle Yansıtıyor
Letgo Ana Sayfasının Arzulanan Steril ve Minimalist Hali.
  1. Bu noktadan sonra A SES’e (sosyo-ekonomik sınıf) mensup kullanıcıları çekmeleri oldukça güç, B SES’e mensup kullanıcıları da aktif kullanıcı olarak tutmaları bence oldukça zor. Zira her ne kadar marka 10 numara ise de Abdi İpekçi Caddesi’nin az ötesinde Tenekeciler Mahallesi olduğu için konum bazlı içerik sosyal çitlerle çevrilemiyor, dolayısıyla farklı beklentide olanlar için içerik değersizleşiyor. Facebook konum verisini arkadaşımın arkadaşları filtresiyle pekiştirerek bu sorunu bir nebze çözecektir. Letgo, konum bazlı nakit ödemeli pazaryeri çözümü olarak C1C2 SES ve piramidin altına doğru büyüyebilir. Ne Marketplace’e hazırlanan Facebook’un ne de Google’ın Letgo’ya ihtiyacı yok. İsterlerse Letgo’yu 3 ayda sollarlar. Letgo ve yatırımcıları her an çaktırmadan IPO ile şişirdikleri balondan atlayıp küçük yatırımcıyı tokatlayabilirler. İkinci Groupon vakası olabilir.
  2. Taşıma suyla değirmen dönmez. Şu anda herhangi bir gelir modeli ve viral döngüsü olmayan Letgo yatırımcı parasını televizyon reklamlarına gömerek eşik benimsenme seviyesini aşmaya, bir anlamda kütleçekim etkisinden kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunca reklama rağmen bir yılda 30 milyon indirilme ve 13 milyon aylık aktif kullanıcı rakamlarına bakılırsa bunu başarmak için yeterli hıza ulaşmış gözükmüyor. Sosyal medyada paylaşım ve takipçilerinin de az olması markaya bağlılığın yüzeysel olduğunu gösteriyor. Şu aşamada yakıt bittiği anda, Letgo okyanusun serin sularına gömülebilir.

(Bu kadar olumsuz konuştuğum son start-up’lar Foursquare ve Groupon’du:

Groupon’un Düşüşü

Google Trends

Google’da dünya çapında arama trendlerine baktığımızda Letgo’da en büyük patlamayı yine Türkiye’nin yaptığını görüyoruz.

Lâkin Türkiye’ye döndüğümüzde esas ilginin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan olduğu görülüyor. İstanbul’la (40) karşılaştırıldığında Tunceli ve Siirt’teki ilginin %100 seviyesinde olması dikkat çekici.


Kendi çevremde durum nedir merak ettiğimden dün Twitter takipçilerim arasında küçük bir anket yaptım.

Sonuçlara göre yanıt verenlerin %34’ü uygulamayı indirmiş fakat %22’si hiç kullanmamış. %36 indirmedim derken %30 gibi ciddi bir oranda da Letgo’nun ne olduğunu hâlâ bilmeyenler var.


Letgo İçerik ve Deneyim

Uygulamanın biraz da çaresizce mesajlaşmayı teşvik etmesi büyük sıkıntı. Tacizcilerden kadın tüccarlarına, ‘Bylock’çulardan uyuşturucu tacirlerine işi olan olmayan herkes Letgo’ya üşüşür. Özellikle kadın satıcılar için konum bazlı karşılıklı satış oldukça riskli. Ayrıca uygulamadan eskort hizmet ilanlarının paylaşılması (uygulama içinde silinmiş olmalarına rağmen sosyal medyada yaşıyorlar) da dikkatimi çekti. Şuradaki şikayetin benzerini bugün bir arkadaşımdan da duydum, alıcılar illa eve gelip almak istemişler, evde yalnız mısın diye sormuşlar. Şu şekilde amacının dışında kullanıldığını düşündüğüm uygunsuz ilanlar var veya şu aşağıdaki sunumlar platformun “başka amaçlara” yönelik kaçırıldığını (hijacking) düşündürtüyor:

Yün etek sunumu ve “sadece ayakkabılar satılıktır” notu

Bir de şöyle bir video var. Letgo Türkiye içindeki trol ilanlardan derlemişler… Epey fena.


Tüm bu olumsuz düşüncelerim esnasında benim için “algıkıran” fırsatı yaratacak bir kullanıcı senaryosu oluştu. Oğlumun eski snowboard ayakkabılarını (3 çift) satmaya niyetlendim. Masa başına geçtim ilanları Sahibinden ve Gittigidiyor’a koydum, ancak kanepede yatarken şu Letgo’yu da deneyeyim madem dedim. Birbirinin çok benzeri farklı numaralardaki 3 snowboard ayakkabısını ayrı ayrı (uygulama ilanları kopyalayıp üzerinden değişikliğe de izin vermiyor) ilan olarak ekledim. Hemen akabinde muhtemelen aklıevvel bir algoritma marifetiyle ilanlardan ikisinin ilkiyle mükerrer olduğu için silindiğine dair e-postalar geldi. Benim için Letgo o anda kanepede yatarken bitti.

Bu arada dün bir kullanıcı hanımefendi “herhalde yalnızlıktan canı sıkılmış” şu mesajı attı.

Çocuk bu, ayak büyüyor kabını da satıyoruz. Sana ne? Lâkin eminim bu tür muhabbetler için platforma gelen ve alım satım bahanesiyle sosyalleşenler, ayakkabıya niyet başka işlere kısmet meraklıları çoktur.

Tedavi

Letgo için belki çok geç ancak, mobil ilan pazaryeri uygulamalarına yatırım yapacaklar için dikkat edilmesi gerekenler:

  1. Arzı kontrollü serbest bırak. Sanatçılara, reklamcılara, tasarımcılara, AB üst gelir gruplarına, her alanda ortalama üzeri takipçili influencer’lara öncelik tanı. Bu grupların sattıkları eskiler vintage ve tasarım ürünlerdir, içeriği zenginleştirir.
  2. Asla amacın dışına çıkılmasına izin verme. Yonja.com’da olduğu gibi bir anda platformu elinde kaçırıverirler. Mesajlaşma işlevi ilan ve içerik kalitesinin önüne geçmemeli. P2P mesajlaşmalara belki de Letgo moderatör bot’ları da katılmalı. (Mesajlarınız kaydedilmekte ve modere edilmektedir şeklinde bir uyarıyla.)
  3. Ürün fotoğrafları için şablon ve rehberlik sağla. Sonsuz fon, ışık, sunumun önemini vurgula. Işık/açı/renk dengesini optimize eden veya ürünleri dekupe ederek strelize eden bir uygulama hazırla. Platformda kötü ürün fotoğrafı olmamalı. Her ilan amatör bir sanat eserine dönüşmeli. Bkz:Product Camera ve Airbnb.
  4. Uygulamanın sadece konum bazlı olması yeterli değil. Kullanıcı kendi gibi kullanıcıları sosyal süzgeçten geçirebilmeli. Kullanıcı kimliği anonimleştirilmeli ki en azından teslimata kadar ‘tanıdığa satış ayıbı’yaşanmasın.
  5. Mutlaka viral döngü uygulama DNA’sı içine enjekte edilmeli. Sosyal paylaşım yoksa uygulama kütleçekimi yenip yörüngeye oturamaz.
  6. Kullanıcı deneyimi önemli. Örneğin en basiti, mükerrer olduğu düşünülen bir ilan silinmeden kullanıcı uygulama içinden uyarılmalı ve teyit alınmalı.
  7. Barkod taranarak veya ürün adı girilerek ürün temsili resim ve detay bilgileri otomatik eklenebilmeli.

Uzun lafın kısası yatırımcıların bu şekliyle şu aşamada Letgo’dan uzak durmasında fayda var. Kullanıcılar için tavsiyem ise riski size ait.

Kaynak: https://medium.com/turkce/eskiye-ragbet-olsa-bit-pazarina-nur-yagardi-letgo-a37179edf0c4#.2hb37u2bo

Satın aldıklarınız bozulmak üzere tasarlandı

Light Bulb Conspiracy (Ampul Komplosu), 2010 yılında Alman yönetmen Cosima Dannoritzer tarafından çekilmiş bir belgesel. Genel olarak anlatılan Planlı Eskitme/Eskime (Planned Obsolesence) uygulamaları üzerinden modern tüketim alışkanlıkları ve sürdürülebilirlik. Mevzuya ve filme derinlemesine girmeden bahsedilmesi gereken birkaç temel noktaya şöyle bir değinelim.

1924’te Cenova’da başta Osram, Philips ve General Electric olmak üzere, dünyanın en büyük ampul üreticileri bir araya gelerek, tüm dünyadaki ampul üretimi ve satışını düzenlemek adına bir kartel kurdular: Phoebus. Bu kartel 1939 yılına kadar katılan tüm büyük şirketlerin üretim standartlarını ve pazar paylarını düzenleyerek küresel ekonominin ilk büyük yapılarından biri oldu. En hatırda kalıcı icraatlarıysa 1880’de bizzat General Electric’in patronu Thomas Edison tarafından tanıtılan ve 1500 saate kadar işlev görebilen ampullerin üretim ve satışını yasaklayıp, tüm ampullerin 1000 saat işlev görebilecek şekilde tasarlanmasına karar vermekti. Gerçi Edison’un konuya bakışını ve AC/DC (Alternatif Akım/Doğru Akım) savaşları sırasında ücretsiz elektrikten kablosuz teknolojiye kadar birçok hayalin önderi Tesla’ya yaptığı fenalıklardan nasıl bir insan olduğunu sanırım bilmeyen yoktur. Phoebus kulağa koca bir komplo teorisi gibi gelebilir, ama hukuka uygun bir biçimde bunu gerçekten yaptılar. Filmde, zamanında Phoebus tarafından hazırlanmış ve dayanıklı ampuller üreten bir firmanın çarptırılacağı para cezasını belirleyen bir tabloya kadar kartele dair tüm belgeler apaçık gösteriliyor. Bir de Livemore, California’daki itfaiye istasyonunda1901 yılından beri sağlıklı bir biçimde çalışmakta olan ampul var. Ampulü izlemek için kullanılan kameraların iki kere değişmesi gerekmiş. 2016 itibarıyla akkor ampullerin ortalama ömrü hâlâ 1000 saattir. 136 yıllık bu başarı küresel ekonominin, tüketmeye devam edelim.

Kaliteli ampuller: 1000 saate kadar garantili

Planlı Eskitme terimi ise ilk olarak Bernard London tarafından 1932’de, ABD’deki büyük ekonomik buhranı sonlandırmak ve insanları tüketime teşvik ederek, veya daha ziyade zorlayarak (sebebini anlatacağım) ekonomiyi büyütmek içintasarlanmış bir kavram. London’ın üretilen ürünlerin belirli bir süre sonrasında yasa zoruyla tüketicinin elinden alınarak, yeni satın almaların yolunun açılmasına dair sunduğu kurtarma planı, zamanında pek destekçi bulamıyor. Planlı eskitme rafa kalkıyor. Ta ki 1940’ların sonuna doğru, savaş sonrası ABD’sinde tüketimi tekrar kıvılcımlandırmak üzere mevzuyu tekrar ele alan endüstriyel tasarımcıBrooke Stevens’a kadar. Stevens, London’ın önerisindeki “zorla” kısmını devre dışı bırakıyor ve bunun yerine Rockefeller ailesinin tabiri caiz ise yancısı, Sigmund Freud’un yeğeni ve II. Dünya savaşı sırasında Nazi “Aydınlanma” ve Propaganda Bakanı Goebbels’in savaş ortamında uyguladığı yöntemleri barış ortamına uyarlamanın yolunu bulan, “Halka İlişkiler” teriminin ve modern reklamcılığın babası Edward Bernays’in izinden giderek işi özetle şöyle bir noktaya getiriyor: İnsanlar yeni modeli satın almamak konusunda özgürler. Ancak yeni model çok daha iyi. Üstelik eskisini tamir ettirmek yenisini almaktan daha pahalıya patlayabilir. Tanıdık geldi mi?

Brooke Stevens

Eğer geldiyse ilk aklınıza gelen yazıcılar olsa gerek. Yazıcı kartuşlarının yazıcının bizzat kendisinden daha pahalı olduğunu hatırlatmama gerek yok diye tahmin ediyorum. Film, kurgusu içinde belirli bir çıktı üretiminden sonra otomatik olarak hata raporları veren yazıcıları da inceliyor. Kullanma kılavuzunda öngörülen çıktı miktarı üretildikten sonra, örnekteki yazıcıda EEPROM adında bir çip devreye giriyor ve cihaz artık kullanılamaz hâle geliyor. Böyle bir derdiniz varsa, filmin sonlarına doğru bu çipi devre dışı bırakacak yazılıma dair bilgi izleyiciyle de paylaşılıyor. Bir bakın derim.

Film akışı boyunca 1940’ta DuPont isimli kimyasal madde üretimi yapan bir şirket tarafından üretilen Naylon kadın çoraplarının fazla dayanıklı olmaları sebebiyle piyasaya zayıflatılarak sürülmesinden, hammadde kıtlığı sebebiyle planlı eskitmeyle işi olmamış komünist Doğu Blok’unda başta Doğru Almanya olmak üzere üretilen ve 25 yıl dayanan buzdolapları ve çamaşır makinelerine (1981’de bir teknoloji fuarında sunulan Doğu Alman yapımı NARVA marka uzun ömürlü ampullerin Batılı yatırımcılar tarafından ilgi görmemesi de ilginç bir not, 1989’da duvarın yıkılması ile NARVA da bildiğimiz Batı ekonomisine ayak uydurmuş) üretim modellerine şöyle bir göz atıyor. Bununla birlikte tüketilen ve yenisi ile değiştirilen elektronik cihazların, elektronik atıkların ticareti yasa dışı olmasına rağmen ikinci el kisvesinde Afrika ülkelerine gönderilmesinin etkileri ve Apple’ın iPod 2 ürününde çevirdiği pil ömrü dalavereleri üzerinden açılan kamu davasına kadar işin tüketici yanını da es geçmiyor.

Teknoloji şirketleri tarafından aptal yerine konulmanın ötesinde mevzu dönüp dolaşıp Gandhi’nin şu sözüne bağlanıyor: “Dünya her insanın ihtiyacını karşılayacak kadar kaynak sunuyor, ancak her insanın hırsını karşılayacak kadar değil.”

Her gün gazetelerde, şurada, burada gördüğümüz büyüme rakamlarının ne olduğunun ne kadar farkındayız? Pardon, nereye doğru büyüyoruz? Fransız ekonomist Serge Latouche’un “De-Growth”, yani geriye doğru büyüme kuramına kulak vermek mi gerekiyor? Belki de. ABD’li komedyen Louis CK konu hakkında cep telefonu üretimi üzerinden diyor ki: “Bir seçiminiz var. Atlar ve mumlarla yaşar ve birbirinize karşı biraz daha kibar davranabilirsiniz ya da çok uzaklarda birinin sırf siz s.çarken YouTube’a kaba bir yorum bırakabilin diye ölçülemez derecelerde acı çekmesine izin verebilirsiniz.” Latouche filmde konuya daha farklı yaklaşıyor: “Bunu yaparsak taş devrine döneceğimiz söyleniyor. Hayır dönmeyiz. 1960’lara döneriz. Ama 1960’lar taş devrinden daha uzak.”

En temel gerçeği en sarih biçimde, termodinamiğin ikinci yasası üzerine albüm yapan Muse’dan albümle aynı adı taşıyan “2nd Law – Unsustainable” isimli şarkıda bulmak mümkün:

Sonsuz büyümeye dayalı bir ekonomi SÜR – DÜ – RÜ – LE – MEZ.

Almayın, vermeyin, ekonomiye can vermeyin.

Light Bulb Conspiracy – Türkçe altyazılı:

https://www.youtube.com/watch?v=NnIWocmal5U

Kaynak:http://vesaire.org/satin-aldiklariniz-bozulmak-uzere-tasarlandi/

Binalar 3 boyutlu yazıcıdan çıkınca inşaat sektörüne ne olur?

“Hadi canım sen de, hiç koskoca bina 3 boyutlu yazıcıdan çıkar mı?” filan demeyin. Çalışmalar o yönde uzun süredir devam ediyor. İnşaat söz konusu olduğunda hem malzemelerin çeşitleneceği, hem de inşaat sektöründe yapım teknolojisinin olduğu gibi değişeceği yeni bir döneme doğru gidiyoruz. Farkına varmakta fayda var.

Çalışmalar devam ediyor derken  bunun artık sadece akademik çalışmalarla sınırlı olmadığının da altını önemle çizmek gerekiyor. Malzeme biliminde dünyanın önde gelen üniversitelerinde yıllardır çalışılan bu konu, artık şirketlerin de gündeminde. Ticari aşamaya geçmiş bile. Daha önce bunu yapan Hollanda’da bir iki şirket varken son birkaç yılda Çinli şirketlerde de bir hareketlenme görülüyor. Oralarda dünya değişirken biz ise burada, tarihten hiçbir ders almadan yolumuza devam ediyoruz. Bakın mesela Boğaz’a üçüncü köprüyü yapıyoruz ama hala köprü nasıl yapılır bilen, köprü yapma teknolojisini yönlendiren bir inşaat şirketimiz yok. Sizce köprü inşaatı teknolojisini kapmak için Boğaz’a kaç köprü daha yapmamız lazım? Bu üçüncü köprü işinde benim en çok kanıma dokunan hala hafriyatı Türklerin, inşaatı ise yabancıların yapmasıdır. Ne diyeyim? Demek ki yaklaşık 50 yıldır Türkiye’de bu alanda milim ilerleme kaydedememişiz. Üç köprü ve sıfır öğrenme. Nokta. Yandaşa kaynak aktarmaktan inşaatı bir sanayi politikası aracı olarak kullanmayı hala beceremiyor Türkiye’nin siyasetçileri. Dün de böyleydi, maalesef bugün de böyle.

Doğrusu ya, ben inşaat sektörümüzün kendi geleceği üzerine süratle düşünmeye başlaması gerektiğini görüyorum. Düşünmezlerse ne olur? Başkalarının taşeronu olmaya devam ederler. Başkaları talimat verir, bizimkiler ne kadar anlarlarsa o kadar yapmaya çalışırlar artık. Diyeceksiniz, “zaten öyle yapmıyorlar mı?” İşte ben artık öyle olmasalar, diyorum. Türkiye ekonomisi dönüşecekse, öncelikle değişecek sektörlerden birinin de inşaat sektörü olması lazım. Yoksa bu “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsü inşaat sektörüne yakında çok büyük zarar verecek. Bakın “üç kuruşa beş toprak kapatıp siyasiyi ayarlayıp voliyi vuracağız” derken neler kaçıyor? Gelin anlatayım.

Dünya değişiyor. Türkiye değişmemekte direniyor. İsterseniz önce şu üç boyutlu yazıcıdan nasıl bina çıkar oraya döneyim. Artık bina yapma teknolojisinin tamamen değişeceği bir döneme giriyoruz. Teknik olarak baktığınızda, yeterince büyük bir üç boyutlu yazıcı tasarlarsanız, gökdeleni bile bir yazıcıdan çıkartabilmeniz mümkün. Şimdilik olmaz diye baksak bile, binanın parçalarını üç boyutlu yazıcılarda amaca uygun olarak üretebilmek mümkün. Katmanlı üretim teknikleri günümüzün yongalı üretim tekniklerinin yerini alacak gibi duruyor. Eskiden bir şeyin içinden başka bir şey çıkartırdık, şimdi o bir şeyi yoktan yapabilmek mümkün. Etrafa yonga saçmadan, amaca uygun üretebilmek mümkün artık. Ne oluyor? Maliyet azalıyor. Ayrıca inşaatın her bir bölümünde kullanacağınız malzemeyi ayrı ayrı seçebilmek de mümkün. Çalışmalar bu minval üzerinde devam ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla, üç boyutlu yazıcılar ve nanoteknoloji inşaat sektörünü değiştirecek. Çevreye duyarlı binalar umduğumuzdan çabuk ve umduğumuzdan ucuza gelecek.

İkinci olarak, burada değişenin ne olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek isterim. İnşaat işinde tasarımın, bilgisayar başında harcanan zamanın önemi artarken, taşeronların yaptığı işin önemi süratle azalıyor. Anlamakta güçlük çekecekler için bir daha söyleyeyim: İnşaat işinde Türk inşaat şirketlerinin üstlendiği taşeronluk işlerinin katma değer içinde önemi azalırken,inşaat sektöründe malzeme biliminin ve yeni teknolojilerin önemi artacak. Bildiğimiz işler tarihe karışırken bilmediğimiz işlerin önemi artacak. Orta 2’den terklere inşaatta yapacak iş kalmayacak. Ne zaman? Şimdi inşaat sektörü için üretmeye başladıkları inovatif malzemelerin binalarda kullanımı yaygınlaştığında. Binaları üç boyutlu yazıcıdan çıkartmak mümkün hale geldiğinde. Çok mu zaman geçecek bunlar için? Hayır. Öyle bilim kurgu filan değil yani.

Üçüncüsü, binalar üç boyutlu yazıcıdan çıkmaya başladığında, bina yapmak için kol gücü kullanmak neredeyse hiç gerekmeyecek. Onu da ekleyeyim ki, Türkiye’nin Orta 2’den terk bir işgücüne iş yaratmasının artık giderek zorlaşacağını bir kere daha not etmiş olayım. Pek yakında, “canım inşaat sektörü istihdam için önemli” lafını tekrarlamak dahi mümkün olmayacak. Bana öyle geliyor.

Geçenlerde ülkede binalar göğe doğru yükselirken “asansör araştırmaları merkezi olmayan” bir inşaat sektöründen hayır çıkmayacağının altını özellikle çizmiştim. Şimdi aynı meseleyi üç boyutlu yazıcı konusunda da söyleyeyim. Yeni üretim teknikleri ve malzemelerden haberi olmayan,  bu yönde bilimsel ve teknolojik kapasite inşa etmeyen inşaat sektörü ve inşaat malzemeleri sektöründen hiçbir şey olmaz.  Ben her iki sektörün de kendi gelecekleri ve Türkiye üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. İnşaat sektörü değişmeden Türkiye zor değişir gibi geliyor bana.

Şimdi diyeceksiniz ki, siyasetin finansmanı şeffaflaşmadan, arsa rantı coşkusu bitmez. O bitmezse, iş bizatihi inşaat yapmaya hiç gelmez. Doğru. Ama o da bitecek, o da bitecek. Hepsi bitecek. Onlar bitmezse, Türkiye bitecek. Hep arafta kalacak bir ülkeye dönüşecek. Şimdiden geleceğin nasıl olacağını düşünmeye başlamakta fayda var. Benden size söylemesi.

İnşaat sektörünün öncelikle “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsünü değiştirmesi gerekiyor. “Faiz rantı haram da, arsa rantı helal mi?” dönemi biterken inşaat sektörünün de kendisini yeniden tanımlamasında fayda var. Not edeyim. Konuşuruz.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5347

 

TazeDirekt ve Türk Teknolojik Girişimcilik Ekosistemi

Hasan Aslanoba’ya çağrı: TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi & bir sonraki gıda startup’ının başarı hikayesi yapalım.

Bugün bir çok Türk girişimcisi şaşırdığı bir habere uyandı. Çok iyi gidiyor diye düşündüğümüz, Türkiye’nin gıda sektörünün en önemli girişimlerinden biri olan TazeDirekt sektöre veda ettiğini açıkladı. TazeDirekt, Türk girişimcilik ekosisteminin en önemli yatırımcılarından biri olan Hasan Aslanoba’nin projesi olduğu için bu beklenmeyen veda daha da şaşırttı. TazeDirekt’in neden kapandığı ve bir startup olarak geçirdiği devinim ve dönüşümle ilgili detaylar maalesef bu açıklamaların çoğunda geçiştirildi. “Piyasa koşulları ve operasyonel dengeler” bu kararı tetiklemiş. TazeDirekt’in neden kapanıp kapanmadığı esasında bir çok Türk girişimcisi ve yatırımcısının bir altı ay daha dillerine dolayacağı bir konu. Benim esas ilgilendiğim bu vedanın ve vedanın nasıl yapıldığının Türk girişimcilik ekosistemine uzun vadede nasıl yansıyacağı ile ilgili. TazeDirekt’in hikayesi Türk startup ekosistemi için neden önemli?

Başarısızlık korkulan bir şey olursa girişim ekosistemleri gelişmez.

Başarısızlık korkulan bir şey olursa girişim ekosistemleri gelişmez. Bu sektördeki bir çok kişi Londra’nın hikayesini bilir esasında. Ben de Chicago’da İngiliz Konsolosluğunda bir ticari ateşe ile Londra ve Chicago’yu girişimcilik ekosistemleri olarak karşılaştırırken, kendisine Londra’nın uzun zamandır girişimciliği destekleyen bir hub olmasına rağmen neden bir Silicon Valley olamadığını sormuştum. Kendisi bana sebeplerin tamamen kültürel farklardan kaynaklandığını anlatmıştı. İngiliz kültüründe “fail” etmenin (başarısız olmanın) kültürel olarak çok korkulan, kişinin uzun süreler peşini bırakmayan, ve toplumun hafızasında uzun süreler yer alan bir konu olduğunu söylemişti. Bir kariyerin hiç bir aşamasında başarısız olmadan, ayni veya az sayıda bir kaç şirket için uzun seneler çalışmanın İngiliz kültüründe başarı olarak algılandığını belirtmişti. Amerikan girişimcilik ekosistemini çok yakından tanıyan biri olarak bu beni çok şaşırttı. Burada ki “fail early, fail fast, fail smart” mottosu Amerika’da innovasyonu tetikleyen duruşlardan bir tanesi. Bir çok girişimciyi kendi 9-5 islerini bırakıp bir belirsizliğe ve bir fikrin, bir rüyanın pesinden koşmaya iten esasında başarısızlığın başarıya giden yolda bir basamak olduğunun düşünülmesi. Bir fikri denemenin ve yapmaya çalışmanın önemsendiği, başarısızlığın ise bir öğrenme sureci olduğu fikri buradaki girişim ekosistemlerini canlı tutuyor.

“Ya kimse istemezse?” “Ya tüketiciler sevmezse?” fikri bir çok innovasyonun ve teknolojinin pazara geç kalmasına ve seneler süren ürün geliştirme süreçleri sonunda pazarda karşılığını yitirmesine yol açıyor.

Türkiye sistemini de yakından tanıdıkça esasında başarısızlığın bizim ekosistemimiz için de korkulan bir şey olduğunu gördüm. Girişimciler başarısızlıktan korktukları için senelerce ürünlerini geliştirip en ufak bir şekilde pazarda denemeye yanaşmıyorlar. İki sene boyunca sırf ürün geliştirme yapmış, pazara ne zaman çıkıyorsun diye sorunca iki sene sonra diyen girişimciler tanıyorum. Bu başarısızlık korkusu sebebiyle, pazar Türk girişimcilerinin bir çoğu için adil kuralları olmayan bir siyah kutuya dönüşüyor. “Ya kimse istemezse?” “Ya tüketiciler sevmezse?” fikri bir çok innovasyonun ve teknolojinin pazara geç kalmasına ve seneler süren ürün geliştirme süreçleri sonunda pazarda karşılığını yitirmesine yol açıyor. Ekosistemin içinde başarının başarısızlıklardan geçerek öğrenilen bir şey olduğunu, pazarda fail etmenin esasında bir son değil bir öğrenme sureci olduğunu daha iyi açıklamamız lazım. Bu bağlamda TazeDirekt’in neden hiç pivot yapmadan direk kapatıldığı da benim için bu veda haberinin gizemli taraflarından.

Ben hayatımda hiç bir ülkedeki girişimcilik toplantılarında Türkiye’de gördüğüm kadar lacivert takım elbiseli veya döpiyesli insanı bir arada görmedim.

Türkiye’de hala hiyerarşik yapılı, finansal ve kurumsal oyuncuların egemen olduğu bir girişim ekosistemi var. Ben hayatımda hiç bir ülkedeki girişimcilik toplantılarında Türkiye’de gördüğüm kadar lacivert takım elbiseli veya döpiyesli insani bir arada görmedim. Ve gördüğümde gözlerime inanamadım. Esasında bu görünüm sadece giysi ile ilgili değil. Ekosistemin nasıl bir kültürü olduğunu çok acık gözler önüne seriyor: hiyerarşik ve corporate tadında. Böyle olunca başarısızlık öğrenilen bir şey değil, aynen büyük bir şirketin yıllık değerlendirmelerindeki yaklaşımıyla ekosistemde değerinizi yitirdiğiniz bir olgu olarak algılanmaya başlıyor. Ekosistemde finansal ve kurumsal oyuncuların biraz daha görünmez olup perde arkasına geçerek innovasyonun öne geçmesine izin vermeleri gerekiyor. Fikri kutlamamız lazım, yatırımı değil. Founder’a odaklanmamız lazım, yatırımcıya değil. Hikaye öğrenme hikayesi olmalı, başarısızlık hikayesi değil. TazeDirekt’in hikayesinin de öğrendiğimiz bir hikaye olarak Türk ekosistemindeki yerini alabilmesi için bazı detayların açıklanması ve açık olarak tartışılması gerekiyor.

Bugün itibariyle TazeDirekt bir çok pitch yarışmasında, yatırım görüşmelerinde veya köşebaşı sohbetlerinde gıda sektörüne girmek isteyen startup’larin önüne bir hayalet olarak çıkacaktır.

TazeDirekt’in hikayesinin transparan bir şekilde açıklanmaması gıda sektöründe innovasyon ve girişim fikirlerini yavaşlatır. TazeDirekt’in hikayesinin açıklanmaması ile bundan sonra gıda sektörüne girmek isteyen bir çok girişimci için bırakılan mesaj esasında şudur: “Eğer Aslanoba bile o kadar sermaye ve bağlantıya rağmen bu sektörde yapamadıysa demek ki bu sektörde innovasyon yapmak çok zor.” Bugün itibariyle TazeDirekt bir çok pitch yarışmasında, yatırım görüşmelerinde veya köşebaşı sohbetlerinde gıda sektörüne girmek isteyen startup’larin önüne bir hayalet olarak çıkacaktır. “TazeDirekt’den farklı ne yapacaksınız?”

Ekosisteme doğru mesajı verelim, TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi ve bir sonraki gıda startup’ının başarı hikayesi yapalım.

Hasan Aslanoba’nin Türk girişim ekosistemine verdiği önemi, katkılarını, ve bir çok başarılı yatırımını Türkiye’de herkes biliyor. Sırf bu ekosistemin büyümesindeki çabaları ve bu ekosisteme olan gönül bağı sebebiyle Hasan Aslanoba TazeDirekt’in hikâyesini ve vedaya götüren süreci açıkça paylaşmalıdır. Eğer başarılı bir girişimci veya yatırımcı olarak Hasan Aslanoba bunu yapabilirse ekosistemdeki başarısızlık anlayışının değişmesinde çok büyük bir rol oynar ve başarının bu tip hikayelerden sonra geldiğinin altını çizebilir. Hasan Aslanoba’yı ekosisteme verilecek daha uzun vadeli ve büyük zararları önlemek adına ve daha sonra benzer veda süreçlerinden geçecek girişimcilere örnek olması adına, TazeDirekt’in hikâyesini ve yasadığı sureci, zorlukları, ve finansal performansını transparan olarak paylaşmaya davet ediyorum. Tahmin ediyorum ki bir çok Türk yatırımcı, girişimci, ve mentor de bu vakadan ve Aslanoba’nin bu vakaya yaklaşımından çok şey öğrenecektir. Detayları saklandığı surece bu sanki bir başarısızlık gibi algılanacaktır. Türk ekosistemi için çok önemli bir gün.Ekosisteme doğru mesajı verelim, TazeDirekt’in hikayesini hep beraber bir öğrenme hikayesi ve bir sonraki gıda startup’inin başarı hikayesi yapalım.

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/tazedirekt-ve-t%C3%BCrk-teknolojik-giri%C5%9Fimcilik-ekosistemi-ilhan?trk=v-feed&trk=hp-feed-article-title-share

ENDÜSTRİYEL DEVRİMLER TARİHİ VE ENDÜSTRİ 4.0

 

İnsanlık tarihinin gelişimleri incelendiğinde, devrimsel gelişimlerin bir çoğunda üretim tekniklerinin gelişimi ve değişiminin ne kadar etkili olduğunu görmekteyiz.

Örneğin hayvanların evcilleştirilmesi ve toprak işleme yeteneğinin gelişmesi, insanlık tarihinin üretim tekniklerinin değişimi neticesinde yerleşik hayata geçmesinin ilk örneklerindendir. Tarih öncesi çağlar dikkate alındığında (taş devri-bakır devri-tunç devri-demir devri), üretim aletlerindeki değişimlerle anıldığı görülmektedir.

Sonraki yüzyıllarda bu etki; sosyal ve siyasi gelişmelere yerini bırakmış olsa da, tarihin her döneminde üretim tekniklerindeki gelişmeler toplumların gelişimi derinden etkilemiştir. Rönesans döneminde temel bilimlerin gelişmesi, 17inci yüzyilda fransız ihtilalinin olması, 16 ve 17inci yüzyılda Orta Amerika’nın sömürülme dönemi; 18 ve 19uncu yüzyılda sanayi devrimin oluşması için gerekli ekonomik, bilimsel ve siyasi gelişmeleri hazırlamıştır.

Alvin Toffler; insanlık tarihini organize tarıma geçiş, sanayileşme ve servis/bilgi ekonomisine geçiş olarak  üç  kısma  ayırmıştır.  Toffler’a göre, sosyal düzenlerin ortaya çıkmasında bu akımların önemi büyüktür. Organize tarım, köylü sınıfını yaratmıştır. Sanayileşme  ile,  toprak  işleme  yerini fabrikalara bırakırken, geniş ailelerden çekirdek ailelere doğru bir geçişe sebep olmuştur.  Aynı  zamanda  tarım  toplumunda yavaş akan hayat, sanayi toplumunda aşırı senkronize ve hızlı akmaya başlamıştır. Bilgiye dayalı toplumlarda ise kişisellik ön plana çıkmaktadır.

Sanayi devrimlerinin her bir aşamasında o dönemler için çığır açan inovasyonlar, endüstride büyük değişiklikler yarattığı gibi sosyal-bilimsel-ekonomik ve kültürüler anlamda bir çok değişimi tetiklemiştir. Aşağıda bu gelişmeler açıklanmış olup, endüstri 4.0 için kişisel tahminler anlatılmıştır.

ENDÜSTRİ 1.0-BUHARLI MAKİNALAR DÖNEMİ:

Buhar makinalarının temel prensibi, sıvı haldeki su ile buhar haldeki su arasındaki basınç farkını kinetik enerjiye dönüştürmektir. Sıvı halde bulunan su kömür-odun-petrol türevleri ile ısıtılarak kızgın buhar haline getirilir, bu buhar bir odacığa toplanır, hızla soğutulan bu odacıkta sıcaklıkla birlikte basınç da düşer ve vakum oluşur. Bu vakumun gücü kinetik enerjiye dönüşür ve piston sistemini tetikler.

Isıtma ve buharlaştırma prosesi, hareketli mekanizmanın dışında bir kısım olması nedeniyle bu tür motorlar teknikte “dıştan yanmalı motor” olarak anılır.

Her nekadar daha önceleri buharlı makina örnekleri geliştirilmiş olsa da, 1665 yılında Worecester makinası olarak bilinen ve suyu daha yüksek noktalara pompalamada kullanılan buharlı makina, ilk ticari buharlı makinadır.

 

Sonrasında, 1698 yılında bir İngiliz olan Thomas Savery buhar pompası denen ve su pompalamada kullanılan makinayı yaptı. Bu makina tamamen buharın ısıtılıp soğutulmasından ileri gelen basınç yükselme ve düşmeleri neticesindeki basınç farkına göre çalışmaktaydı. Bu makina için çok fazla ısı enerjisi gerekmesi, yüksek basınç altında oluşan riskler ve veriminin çok düşük olması nedeniyle çok fazla tercih edilmedi.

1712 yılında yine bir İngiliz mühendis Thomas Newcomen, maden ocaklarındaki suyun tahliyesi amacıyla Newcomen makinası olarak bilinen bir makina geliştirdi. Bu makinayı bir önceki versiyonlardan ayıran en temel özellik kaldıraç mekanizması ile birlikte kullanılmış olmasıydı; ancak verim yine bu makinada çok düşük seviyedeydi.

1764 yılında, İskoç bir mucit olan James Watt’a, onarılması için bir Newcomen makinası verilmiştir. Verimliliği düşük olan bu makinayı onaran James Watt, sonrasında makinadaki verimi yükseltmek için farklı bir çalışma yapmıştır. Bir önceki makinalar aynı odanın buharla doldurulması(ısıtılması) ve soğutularak yoğuşturulması esnasında çok fazla enerji kaybı olduğunu anlayarak, çift odalı buhar makinası geliştirmiştir. Bu değişiklik, endüstri devriminin başlangıcı sayılır ve bu dönem bugünki tanımlamalarla Endüstri 1.0 olarak anılır.

 

 

1781 yılına kadar bir seri iyileştirmeler yapan Watt, yaptığı icatlarla buhar gücünü pistonlarla lineer harekete ve biyel koluyla da dairesel hareketlere çeviren mekanizmalar geliştirmiştir. Ayrıca, mühendisliğe yaptığı katkılarından dolayı  uluslararası güç biriminin ismi “Watt(W)” olarak belirlenmiştir.

James Watt’ın geliştirmiş olduğu makinanın veriminin %7 gibi çok düşük değerlerde olması nedeniyle, ilk etapta maden ocaklarındaki suyun tahliyesi ve tekstil fabrikalarında kullanılabilmiştir.

Termodinamik biliminin kurucusu sayılan Sadi Carnot, verimlilik üzerine bir takım çalışmalar yapmıştır. Mühendislikte Carnot çevrimi olarak bilinen ve günümüzde hala buzdolabı-klima gibi cihazların ısıtma-soğutma prensibini oluşturan çevrimi geliştirmiştir. Carnot’un verimlilik üzerine yaptığı çalışmalar sonrasında yüksek güçte buhar makinaların önü açılmış ve buharlı gemiler-buharlı lokomotifler ve buharlı otomobiller geliştirilerek endüstrinin logaritmik gelişmesi tetiklenmiştir.

Bu dönem toplumsal gelişmeler incelendiğinde, kas gücüyle yapılan bir çok işin makinalar aracılığıyla yapılmaya başlandığı görülmektedir. Endüstrinin gelişmesi neticesinde; yeni bir burjuva sınıfı doğmuş, işçi sınıfı popülasyonu giderek artmış, nüfus kırsal alandan kent merkezlerine kaymıştır. Sanayi devrimine ayak uyduran batı ülkeleri ile sanayi devrimini takip edemeyen doğu ülkeleri arasındaki uçurum giderek açılmıştır.

Endüstride yaşanan gelişmeler, sadece satınalma yoluyla takip edilmesi tarihin her döneminde bir çok ülkeyi yok olmaya sürüklemiştir. Bunun en çarpıcı örneği ise, buharlı makinalar döneminde Osmanlı İmparatorluğunu iflas etmesine sebep olan dönemdir.

Osmanlı imparatorluğu döneminde, batıda olan buharlı makina gelişmeleri takip edilmiş ve İngiltere’den buharlı gemiler alınmaya başlamıştır. 1828 yılında Ermeni tüccarlar tarafından satın alınan ilk buharlı gemi, II. Mahmud’a hediye edilir. Sürat adı verilen gemi padişahı Marmara’da çıktığı bir gezide fırtınadan kurtarınca buhar gücü imparatorlukta birçok destekçi kazanır. Kırım savaşında(1854) İstanbul’a demir atan son teknoloji İngiliz ve Fransız savaş gemileri, herkes tarafından çok beğenilmiş ve o dönemde veliaht şehzade olan Abdülaziz’in ilgisini çekmiştir. Abdülaziz tahta çıktıktan sonra(1861) İngiltere ve Fransa’ya bu gemilerden sipariş verilmiş, Osmanlı’nın bu gemi siparişlerini finanse edecek gücü olmadığı için dış borçlar alınmış, alınan borçlar ödenemeyince 1876 yılında imparatorluk iflasını açıklamıştır.

Birinci Dünya Savaşı döneminde ise; İngiltere’ye sipariş edilen 2 savaş gemisi, tesliminden bir gün önce el konulmuştur. Buhar makinaları devrimini kaçıran Osmanlı İmparatorluğu, Çanakkale savaşında denizlerdeki hakimiyetini tamamen yitirmiş ve mavi suları son teknoloji İngiliz ve Fransız gemilere teslim etmiştir.

Dıştan yanmalı motorların gelişimine paralel süreçte içten yanmalı motor teknolojisi de gelişmiş ve özellikle otomotiv endüstrisinde yer almıştır.

İçten yanmalı motorların ilk uygulması 1796 yılında katı yakıtlardan havagazının elde edilmesi ile olmuştur. Havagazı ile çalışan içten yanmalı motor1860 yılında Fransız mühendisi Jean Etıenne LENOIR tarafından yapıldı. 1,5 Beygir gücünde olan bu motorun gücünün az olması nedeni havagazının sıkıştırılmadan yakılmasıdır.

Gazların sıkıştırılarak yakıldığı zaman gücün artacağı tezini ortaya atan Wıllıam BENNET adlı bir İngilizdir. Bunu geliştiren ise Dugold CLERK adlı İskoçyalı mühendistir.

 

1862 yılında Fransız Fen adamı Alphanse BEANDE dört zamanlı devrenin esasını ortaya koydu. Ancak dört zaman prensibine göre çalışan ilk motorun 1876 yılında Alman mühendis Dr. Nıkolaus August OTTO yaptı. Otto, bu motorun patentini 1877 de Amerika’da aldı. 1878 de Fransa’da açılan bir dünya sergisinde halka teşhir etti.

Otto, havagazını sıkıştırdıktan sonra ateşlemeyi yaptığı için motorun verimi ve gücü artmıştı. Alevle ateşlendiği için motor devri 150-200 devir/dakika civarındaydı. Bu devirde bir motorun otomobillerde kullanılması uygun değildi.

İlk dört zamanlı motoru yapan ve ortaya koyan Otto olduğu için bugün benzin motorlarına “Otto Motoru” ve çevrimine de “Otto Çevrimi” denilmektedir.

 

Otto’nun personelinden Gottıeb DAIMLER 1883 yılında Otto’dan ayrılarak bir atölye kurmuş ve devam etmiştir. Yaptığı motorun yanma odasına bakır çubuk yerleştirerek, dıştan bakır çubuğu karpit lambası ile ısıtmak süreti ile motorun ateşlenmesini ısınan bakırdan temin etmişti. Bu sayede motorun devrini 800-1000 devir/dakika ya çıkarmak süreti ile verimini ve gücünü arttırmıştır. Bu motor bugün Mercedes Fabrikası Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Bu ateşleme sistemine “sıcak boru ateşlemesi” denir. Bu devirde bir motorun otomobilde kullanılması mümkündü, ama hala yakıt olarak havagazı kullanılıyordu.

Bu çalışmalar Avrupa’da devam ederken Amerikalı bir mühendis George BRAYTON yakıt olarak benzin kullanılan bir motor yapmış ve yaptığı motorlardan birini Filedelfiya sergisinde teşhir etmiştir.

Bundan sonraki çalışmalar, havagazının yerini tutabilmesi için benzini zerreler haline getirip, buharlaştıracak karbüratörlerin icadına doğru gitti. Daimler Almanya’da, Forrest Fransa’da 1885 yılında bu konuda çalışmalar yaptılar.

Karbüratörlerin görevi, sıvı yakıtı atomize etmek yani küçük zerreler haline getirip hava ile karıştırmak süreti ile yanabilir bir karışım haline getirmektir. Daimler bu havayı sıvı yakıt içersine itmek süreti ile yapmaya, ayrılmış zerrecikleri de ateşlemeden evvel sıcak boruya temasla gaz haline getirmeye çalıştı. Forrest ise, yakıtı filit tulumbası esasına göre hava akımı içersine püskürttü. Daha sonra, Daimler’le Wılhelm MAYBACH bir araya gelerek, bu gün kullanılan şekilde olan şamandıralı karbüratörü icad ettiler.

Karl BENZ adlı diğer bir Alman, Daimlerin motorunu, Forrest’in karbüratörünü alıp bunları dört teker üzerine oturttu. Böylece, 1886 senesinde ilk defa, içten yanmalı (patlamalı motorların) motorların en geniş uygulama sahası olan otomobil meydana gelmiş oldu.

Amerika’da ilk otomobil 1893 yılında J.Franlın DURYEA’nın yardımıyla Charles DURYEA tarafından yapılmıştır. Henry FORD’un ilk otomobili ise 1896 yılında Detroit sokaklarında dolaşmaya başladığı görüldü. Henry FORD fabrikasını genişleterek 1903 yılında dört silindirli ve ucuz fiyatlı otomobiller yaparak bunları (T) modeli adıyla piyasaya sundu.

Yazımızın devamında, 1903 yılı sonrasında Henry Ford ile başlayan Endüstri 2.0 ve seri imalat dönemi anlatılacaktır.

http://diyalogin.com/endustri-4-0-inovasyon-ve-endustri-devrimleri-tarihi.html

Tazedirekt’e ne oldu?

Sadece bir kaç ay öncesine kadar Aslanoba’nın CTO’su olarak çalışıyordum. Yani, Hasan Aslanoba’nın hayal ettiği ve gerçekleştirmek için onmilyonlarca dolar harcamaktan kaçınmadığı Tazedirekt de dahil girişimlerin tüm web ve mobil uygulamalarında hazırlanmasında çorbada tuzum vardır. 1 Kasım itibariyle de kariyerimde bir değişiklikle Aslanoba’daki vazifemden ayrıldım ve başka bir şirkete geçtim.

Öncelikle kısaca bu süreçte neler yaşadığımı anlatmaya çalışayım.

Hasan Aslanoba, Erikli Su’da yaptığı büyük exit’in başarısının ardından benzer bir başarıyı Türkiye Internet ekosistemine kazandırmak için kollarını sıvamış bir girişimci ve yatırımcıdır. Cebinde yüzmilyonlarca dolarla kalkıp gidip bir ada satın alarak, güllük gülistanlık yaşamak yerine bu tercihi yapması ilk tanıştığım günden itibaren beni çok etkilemiştir. Zaten onunla çalışmak istememde onun bu idealist yaklaşımı çok etkili olmuştur. 2 yıl birebir kendisi ile yanyana çalıştım. En ufak bir tereddütüm olmadan söylüyorum, gerçek bir vatansever, serveti ile elinden geldikçe ülkesine bir katkıda bulunmaya çalışan bir kişidir. Bana ya da bir başkasına üçkağıt yaptığına da hiç tanık olmadım.

Bugün… Yani 18 Şubat günü posta kutuma düşen bir haber ile resmen sarsıldım. 2 senedir, yüzlerce kişi gözlerimizden yaş gelerek çabaladığımız girişimimiz kapanmıştı! Nasıl olur, daha dün satış rekoru kırmıştı, radyo reklamları başlamıştı. Bugün ne oldu da böyle oldu diye hemen ofisteki takım arkadaşlarımı aradım. Ardından da dayanamadım kalktım ofise geldim.

Tazedirekt, gerçekten de Hasan Aslanoba’nın en büyük hayaliydi. Webrazzi’de ve daha pek çok mecrada anlatılanların hepsi birer gerçek. Bundan 3–4 sene önce 1000 dönümün üzerinde arazide gerçek sertifikalı organik tarım yapmak için temelleri atmış. Ardından binlerce hayvanın bir otel konforunda semirebileceği besi çiftliklerini kurmuş. 15 dönümün üzerinde kapalı alanı ile Bursa, Mustafakemalpaşa’daki fabrikasında dev bir sipariş toplama merkezi kurmuş. Soğuk hava zinciri olan onlarca kamyon, kamyonet ve panel van satın almış, dağıtım personelini istihdam etmiş ve eğitmiştir. Yani çiftlikten eve gelene kadar tüm zinciri kendisi fonlamış, dünyadaki en yüksek standartları tutturmuş ve 35 milyon dolarlık bir yatırımın altına yatmıştır.

Ben Aslanoba bünyesine bu operasyonel yatırımların büyük bir kısmı tamamlandıktan sonra dahil oldum. Hatta geldiğimde gördüğüm tablo beni çok şaşırtmıştı. Dışarıdan basit bir e-ticaret girişimi görünen iş, Hasan Bey tarafından öylesine ciddiye alınmıştı ki, sipariş toplama merkezinin ve operasyonun sağlıklı yürümesi için milyonlarca dolar harcanmış, hijyen ve kalite için hiç bir masraftan kaçmamıştı. Hatta operasyonu o kadar çok önemsemişti ki, sağlıklı yürümesi için tam teşekküllü bir SAP uygulaması ben daha gelmeden önce yapılmıştı. Daha 1 lira fatura dahi kesmeden belki 10 sene sonrasının yatırımları yapılmış bekliyordu.

Tabii bu kadar büyük bir operasyonun da sağlıklı işletilebilmesi için bir o kadar da personele ihtiyaç vardı. Ben işe başladığım zamanlarda, yani 2014 başlarında 150 civarı olan personel sayısı, işten ayrıldığımda yani 2015 Ekim sonunda 250’yı geçmişti. Tam rakamlara hakim değilim ama sanırım Tazedirekt kapandığında 400’ün de üzerindeymiş.

Bu personelin çok büyük bir kısmı mavi yakalı ve operasyonda görev yapan personeldi. Belki de sayısı 100’ün üzerindeki tedarikçiden ürünlerin temini, paketlemesi, hazırlanması, çiftliklerin işletilmesi, lojistiği, büyük şehirlerde evlere kadar teslimatı için uğraşan insanları kastediyorum. Aynı zamanda sanırım 80–90 kadar beyaz yakalı personel de Bursa fabrika ve İstanbul’da Akkom Plaza’da görev yapıyordu.

Beyaz yaka personelin içerisinde operasyon ekiplerinin yöneticilerinin yanısıra benim sorumluluğumda tam teşekküllü bir teknoloji ekibi, ayrıca bir pazarlama ekibi ve finans & muhasabe ekipleri mevcuttu. Tüm uygulamaların tasarımından, fotoğrafların çekilmesine, içeriklerin hazırlanmasından, adwords, seo, sosyal medya hesaplarının yönetimine, mobil uygulamalara, eticaret uygulamasının hazırlanmasına ve hatta SAP uygulamalarının çalışmasına, çağrı merkezinin altyapısından veri merkezine tüm altyapıyı kendi personelimiz yönetmekteydi. Ekibin en önemli özelliği inandıkları bu işte kendi şirketleri gibi canla başla çalışmalarıydı. Zaten bu kadar kısa sürede bir love mark yaratabilmenin arkasındaki başarı da bu inanç ve sevgiydi.

Ben bugün de, Tazedirekt’in arkasında çalışan ekiple gurur duyuyorum. Gerçekten de Türkiye’de eşine benzerine az rastlanır bir ürün ortaya çıkarttılar. Gerek tasarımı, gerek teknoloji, gerek verdiği mesajla tam bir başarı hikayesiydi. 1 yıl kadar kısa bir sürede sıfır noktasından günde 1300 sipariş alan ve ayda 2 milyon liranın üstünde ciro yapan bir şirkete ulaşmak… Her ay istikrarlı, ciro bazında %30 büyüme yakalamak kolay bir iş değildir takdiriniz. Hesap kitap ortada, her ay %30 büyüyerek 2017 yılına gelmeden aylık cironun 10 küsür milyon olması hiç de zor bir hedef değildi. Ama maalesef her şey 18 Şubat günü ansızın bitti!

İnternet’te Tazedirekt’in kapanması ile ilgili haber düştükten sonra… insanlar yok SEO yapmayı bilmiyorlardı, yok site tutmamıştı, yok Türkiye’de bu işler olmaz. Yok fiyatlar pahalıydı. Yok, çok fazla marketing yapıyorlardı, aslında satışları kötüydü, yok mafya tehdit etmişti vs… saçma sapan yorumları okuyorum. Bunların hepsi yalan dolan. Bu yazıyı da bu nedenle yazıyorum. 17 Aralık 2015 tarihinde Webrazzi’de yazılmış şu makaledeki bilgiler birebir doğrudur. http://webrazzi.com/2015/12/17/aslanoba-aylik-yuzde-30-buyuyen-tazedirekt-2016da-7-kat-buyumeyi-hedefliyor/

Peki her şey bu kadar güllük gülistanlıktı da neden Hasan Aslanoba bir sabah ansızın şirketi kapatmaya karar verdi? Kişilere takılmadan yukarıdaki detaylara bakınca sorun aslında gayet net. Operasyonun büyüklüğü, karlı bir girişim yaratmayı mümkün kılmıyordu. Küçük başlamak ve yavaş yavaş büyümek gerekiyordu. Bu kadar basit. Ki zaten sorunun operasyonel sebeplerle olduğu resmi ağızlardan da söylenmişti.

Bu güne kadar benim de girişimlerim oldu. Bazılarında başarılı oldum, bazılarında da başarısız oldum. Biliyorum ki bu işin tabiatı gereği, başarısız olmak da gayet normal. Hayatın bir gerçeği. Bir girişimci olarak uykusuz geçen çok gecelerim olmuştur. Çoğunlukla da finansal sebeplerden olur bu durum. Peki maddi bir sorunu olmayan bir kişinin de uykusu kaçıyor muydu? Evet… Bu işin paranın olup olmaması ile hiç ilgisi yok. Girişimcinin up-down’ları yani girişimci rollercoster’ı denilen şey servetten bağımsız olarak herkeste var.

Peki Hasan Bey iyi mi yaptı kötü mü yaptı? Bu sorunun tek bir cevabı tabi ki yok. Kendi açısından en doğru kararı verdiğine eminim. Neticede bu konuyu en derinlemesine düşünmüş ve onmilyonlarca dolar ve böylesine ses getirecek bir davranışın sorumluluğunu üzerine almış durumda. Markanın hayranı müşterileri ve personeli gibi ben de çok üzüldüm. Büyük kafa patlattığım, el emeği göz nuru bir ürün bir ekran görüntüsünü bile alamadan yok oldu gitti.

Hasan Bey bu kararın sorumluluğunu taşıyabilecek bir insan. Ben daha çok, işsiz kalan yüzlerce arkadaş için üzülüyorum. Bunlardan bazıları iş buldu bile ama daha ihbar süresi bile dolmamış, 1–2 ay önce işe girmiş yüzün üzerinde kişi için üzülmeden de edemiyorum. Umuyorum Hasan Bey’in de desteğiyle en kısa sürede onlar da iş bulacaklar. Aslanoba Grubu personelinin yasal haklarını her zaman fazlasıyla teslim eden bir firma olmuştur. Tabii ki Hasan Bey, işten ayrılan arkadaşların tüm yasal haklarını da teslim edecektir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bundan sonra ne olacak derseniz, piyasada benzer bir iş yapan şirketlerin müşteri sayılarında bir patlama olacağına kesin gözüyle bakıyorum. Dünyanın en zor eticaret alanlarından bir tanesi olan taze gıda dikeyinde Türkiye’de çok sayıda örnek var. Tazedirekt onlar için sektörü hazır hale getirdi. Şimdi kaymağını onlar yiyeceklerdir.

Sektörün zarar görmemesi her şeyden önemli. Artık Hasan Aslanoba’ya veya Tazedirekt’te büyük emek vermiş insanlara yüklenmeyi bırakalım ve yolumuza devam edelim. Olan oldu artık… başarı kadar başarısızlıklar da bize öğrenilecek şeyler sunuyorlar.7

Kaynak: https://medium.com/@umutgokbayrak/tazedirekt-e-ne-oldu-41365e8a140#.nrw4oouyx

“Edelkrone” Hikayesi ve Kadir Köymen

Yotoube’da “Başka Bir Şey” adında bi video serisine denk geldim, bitakım değişik adamlar değişik bişeyler peşindeydi. Yaptıkları çok hoşuma gitti. Biraz araştırınca altından Edelkrone adında bi firma çıktı. Kadir Köymen, eskiden kısa filmler çekip Youtube’da videolarla video prodüksiyon öğretirdi, şimdi Türkiye’nin en inovatif şirketlerinden biri olan Edelkrone ile kendi patentli tasarımlarını üretiyor.

Hemen aşağıdan videoları izleyebilir, paylaşabilir, daha fazla insanın ilham almasını sağlayabilirsiniz

Ofisleri ve yarattıkları “Kuluçka Merkezi” konsepti çok hoşuma gitti. Bikaç hafta sonra başka bi iş için Ankara’ya gittiğimde tanışmak ve Edelkrone hikayesini dinlemek üzere Kadir Bey’le irtibata geçtim, randevulaştık. Cumartesi günü öğle saatlerinde ailesiyle birlikte Tomorrow ofisindeydi, bizi çok güzel karşıladı. 1 saat için konuşmuştuk ama muhabbet o kadar doğal ilerledi ki farkında olmadan 2 buçuk saat geçmiş. Bu yazıda size Edelkrone ve Kadir Köymen’in “farklı” hikayesinden bahsedeceğim.

Kısaca bahsetmek gerekirse Edelkrone 2009 yılında kurulan, ödüllü tasarımlarıyla kamera aksesuarları üreten bir şirket. İnovasyonu ve yeniliği her zaman ön planda tutan vizyoner bir marka olarak Türkiye’de en çok patenti olan şirketlerden biri.

Kadir Köymen ise University of Nottingham’da aldığı makine mühendisliği ve işletme eğitiminin yanında sürekli kısa filmler çeken, sinemaya gönülden bağlı biri.


“Tomorrow” Ofisi

Şirketin bugünleriyle alakalı olan bölümünü başka bi merkezde yürütmeye devam edip, yarınlarıyla alakalı bölümünü Tomorrow Ofisi dedikleri Ar-Ge merkezi tadındaki ofislerinde yürütüyorlar. Ziyarete bi arkadaşımla birlikte gittim, ofis standartların dışında eğlenceli ve ilham verici. Burda çalışan kimsenin kendine ait masası yok, belli bi iş tanımları olmadığı gibi proje odaklı çalıştıkları için sürekli yerleri değişiyor. Kullanıma göre tasarlanmış farklı odalar var, mesela odaklanmak üzere yapılmış ve kapısının panjurla kapatıldığı kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği çalışma odası. Özellikle panjur seçilmiş ki yavaş açılıp kapansın, girdiğinizde uzun saatler giriş-çıkış yapmadan çalışmaya devam edin. Burda çalışma saatleri yok ve çok farklı bi yönetim anlayışı var, yazının devamında bundan bahsedeceğim. Kahvelerimizi alıp köşedeki koltuklarda sohbete başladık.

Önce biz kendimizden bahsettik, daha sonra sohbet organik olarak devam etti.

“Kimse Yeni Bişey Peşinde Değil”

Karşımdaki adam gerçekten “değişik” bi adamdı. Yani bunu sadece bu kelimeyle anlatabiliyorum. Girişimcilikle ilgili biçok konuşma ve sunum dinledim, birsürü yazı okudum ama beni bu kadar düşünmeye iten, farklı açılardan bakmamı sağlayan nadir insanlardan. Sohbetin doğal olarak ilerlemesi için hiç soru hazırlamadan geldim ki zaten her cevabı benim için yeni sorular doğuruyor, yeni şeyleri sorgulatıyordu.

“Türkiye’de Girişimcilik” hakkında konuşmaya başladığımızda kimsenin yeni şeyler peşinde olmadığından bahsetti. Edelkrone olarak ellerindeki ürünü satışa sunmak ticari olarak mantıklı olsa dahi, piyasadakilerden farklı olarak bi yenilik getirmedikleri sürece onları satışa çıkarmıyorlar.

Fikir Değil ‘Problem’

İnsanlar problem çözme peşinde değil. Probleme saplantı derecesinde odaklanmalıyız. Önemli olan ürün değil, fikir değil, ‘Problem’.

Bazen iyi geçen bi etkinlikten sonra ya da güzel geçen bi haftanın sonunda motive olmuş ve çalışmaya hazır bi şekilde buluyorum kendimi. Ama ortada eksik bir şey var, peşinden gidebileceğim, inandığım bi fikrim yok. Bi süredir bu “fikir” meselesine çok takılmıştım. Projelerde nasıl ilerlediklerini ve beyin fırtınası meselesinin nasıl ilerlediğini sorduğumda bana kilit noktanın probleme odaklanmak olduğundan bahsetti.

Disiplin=İstirahat

Günümüzde en önemli yetkinliklerden zaman yönetimi konusunda neler yaptığını, bu konuyu nasıl aştığını sordum. Zaman meselesinin çok kritik olduğunu ve zamanını iyi yönetenlerin aslında her şeyi başarabileceklerini söyledi. “Yeterince zaman verdiğinizde herkes her şeyi düşünebilir.” Ben dış etkenlerden çok etkilenen biri olarak motivasyonumun dışa bağlı olduğunu söyledim. “O noktada disiplin devreye girer. Kendini motive etmenin bi yolunu bulmalısın. Aslında disiplin demek istirahat demek. Disiplinli insanlar hiç yorulmazlar.”

1+1+1≠3

Doğru insanları biraraya getirdiğinde değerleri toplanarak değil, çarpılarak artar. Birbirini tamamlayarak harika işler ortaya çıkarabilirler.

Eğer yaptığınız işi zaten yapmışlarsa artık ona kasmayın, yeni bi sektör bulun, tutkunuzun peşinden koşun.

Sinema sektörünü çok ayrı tutuyorum. Bu sektöre tutkuyla bağlıyım. Toplum olarak hikayelere, uyuşturuculara ihtiyacımız var ve sinema burda çok önemli bi rol oynuyor.

Marka olmak demek insanları iyi hissettirmek demek. İnsanlara memnun kalacakları güvenini vermişsen marka olmuşsundur.

Bu sırada sehpadaki bademlerden atıştıyorduk ve atıştırmanın önemli olduğundan konu açıldı. “Aslında çok basit ve ilkel varlıklarız. Gün içinde atıştırmak beynimize çevrede yiyecek olduğuna ve kıtlık olmadığına ikna etmemize yarar.” Gerçekten bu konuya nereden geldik bilmiyorum ama sohbet çok keyifli ilerliyordu. Bu sırada saatin nasıl geçtiğini anlamamışız, Kadir Bey’in bi e-posta atması gerekiyormuş biz de o sırada biraz daha ofisi inceledik. Ofisin her yerindeki değişik teknolojik oyuncaklar çok ilgimi çekti, kitaplığının fotoğrafını almayı da ihmal etmedim tabi. İçecek birşeyler aldık ve kaldığımız yerden devam ettik.

Çocukken Tam Bi Maker’dım

Çocukken bulduğum her şeyden yeni bişeyler üretme peşindeydim. Ben 8 yaşındayken eve bi kamera alındı, sokaklarda, tatillerde hep o kamerayla filmler çeker daha sonra onları analog olarak montajlardım. O zamanlar için çok teknolojik ve pahalı bi alet olmasına rağmen ailem o kamerayla oynamamı hiç bi zaman engellemedi. Bilinçli anne-baba’lar çocuklar için çok önemli. Bırakın çocuklar hata yapsın ve hatalarından öğrensin. Eğer sonucunda ölmeyecekse her konuda hata yapsınlar. Onları korkutmaktan ve korumaktan vazgeçin.

Bana kalırsa bu büyükler için de geçerli. Başarısızlıklarımızdan her zaman daha çok şey öğreniyoruz. Yetişkinleri de korumaktan ve korkutmaktan vazgeçin ki risk alabilsinler.

Okullar girişimci değil, girişimciye çalışan yetiştirir. Bazı insanlar liderlik konumunu alır ve peşine takipçileri takar. Bi lider bi takipçiyi anlayamaz, aynı şekilde takipçi de lideri.

Çok Farklı Bi Yönetim Anlayışı

Şimdi size benim çok hoşuma giden bir sistemden bahsedeceğim. Edelkrone’da 60 kişi çalışıyor, bu çalışanlar maaşlarına, tatillerine, mesai saatlerine, işe alım kararlarına, projelerin onaylanmasına kendileri karar veriyor. Nasıl mı?

Üzerinde çok dikkatle çalışılmış bi yazılım geliştirmişler. Yazılım için önce yetki planları belirleniyor. Şirketteki tüm çalışanlar ellerindeki 100 puanlık yetki puanını diğer çalışanlar için dağıtıyor. Verilen yetki puanlarını kimse bilmiyor sadece yazılımda saklanıyor. Daha sonra bi karar verileceği zaman oylama yapılıyor ve yazılım puanların oranına göre herkesin oyunu değerlendiriyor. İşte bu kadar.

Yani şirketteki her çalışanın, en vasıfsızına kadar hepsinin yönetimde söz hakkı oluyor. Şirkete yeni biri alınacağında onun maaşı herkesin maaşından kesilerek, ortak havuzdan ödeniyor ve işe alım kararlarını çalışanlar veriyor. Haftada iki kere fikirler ve projeler değerlendiriliyor ve hodri-meydan yapılıyor. Projenin devamı veya reddi yine oylamayla belirleniyor. Bana kalırsa bu sistem ortaya çok kolektif bir oluşum ve harika takım çalışmaları çıkarmış. Ben yakın zamanda bu sistemin başarısının kanıtlanacağına inanıyorum.

Artık Patent Almayacağız

Edelkrone’un Türkiye’de en çok patent alan şirketlerinden biri olduğunu söylemiştim, Kadir Bey bana artık patent almayacaklarını söylüyor. Nedenini sorduğumda ise halkın patentini almanın daha önemli olduğunu, biri ürünlerini taklit etse bile halkın onlardan yana olup onların ürününü tercih edeceğini söylüyor. Umarım öyle olur ama bana kalırsa Edelkrone *bu lig için fazla şerefli*.

İdoller İdollere Bakarak İdol Olmazlar

Daha sonra kendisine idol olarak gördüğü insanları soruyorum. Hepimiz gibi bazı insanlardan bişeyler öğrendiğini ancak bunların çok üstünde durmadığını söylüyor. İdoller yerine halka odaklanmamız gerektiğini, cevabın orda olduğunu düşünüyor. Yine beklemediğim yerden vuruyor.

Günde 5 Dakikanı Ver

Eğer kafanda yeni bişeyler varsa, bi işte iyi olmak istiyosan onun için sadece günde 5 dakikanı ayır. Yarım saat fazla gelebilir, 15 dk için bahane bulabilirsin ama 5dk sana hiçbişey kaybettirmez. Bunu her gün yap. Onu veremiceğin zaman aynaya bakama/yüzüne tükür. Yapamadığında utan kendinden ve kararlı bi şekilde devam et.

Einstein İzafiyeti Deadline İle Yetiştirdi

Kendine bi deadline koy ve kendini o işi yetiştirmek zorunda bırak. İnsan ne kadar güçlü olduğunu, ancak güçlü olmaktan başka çaresi kalmadığında görebiliyor. Einstein izafiyeti deadline’a bikaç ay kala yetiştirebildi. Yapmak zorunda olduğumuzda yapıyoruz.

Spor Da Biraz İşlerimiz Gibi

Beynin patladıktan sonra bile daha da üstüne git. Bu şekilde geliştirebilirsin, bu şekilde sınırını görebilirsin. Spor yapmak gibi, zorlarsan geliştirirsin. Vücudunu bunu yapabileceğine ikna et.

Küresel Düşünmeliyiz

Bugün ülkemizde hayata geçirilen fikirler genelde işe yerel pazardan başlıyor. Özellikle yazılımsal işlerde artık küresel olmak çok kolay. İngilizce bilmiyosan bile tut bi çevirmen, websitene bir de ingilizce seçenek ekle, reklamları dışarıya yönelt. İhracat yapmadığımız sürece girişimcilik bizi anca gelişmiş ülkelerin ivmesine çıkarabilir, onlardan iyi yapamaz.

Edelkrone bugün satışının neredeyse tamamını yurtdışından alıyor. Ben bu düşünceye kesinlikle katılıyorum. Türkiye ne kadar büyük bi pazar olsa da daha büyük düşünmeliyiz.

Kadir Bey’e bu ziyaretin benim için terapi gibi geçtiğini, kendisini daha çok sahnelerde görmek istediğimizi söyledim. Hepimizin ilham alması için de bu yazıyı yazdım. Her türlü yorum ve önerileriniz için lütfen bana ulaşmaktan çekinmeyin.


Kaynak: https://medium.com/@koraytekin/edelkrone-hikayesi-ve-kadir-k%C3%B6ymen-1f5a27f1d032#.2mkhxxr3d