Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı Atsan atılmaz, satsan satılmaz! Letgo ne işe yarar?

“Çek yükle mesaj at, Letgo ile kolay sat.” — Yemin et?

Alec Oxenford’un kurucusu olduğu ve son olarak Naspers’in $100M yatırım yaptığı (toplamda 7 yatırımcıdan $200M) Barselona bazlı mobil seri ilan / P2P pazaryeri uygulaması Letgo, Türkiye’de de televizyonlarda zırt pırt karşımıza çıkan kısa ama “çarpıcı” reklamlarıyla adeta beynimizi matkapla delmek için en az birkaç milyon dolar harcamıştır değil mi?

Gelin ne kadar televizyon reklamı yapmışlar önce ona bir bakalım…

Letgo Haziran 2016’da 2052 GRP ile İlk 10 TV Reklamvereni Arasında, Sadece 20–26 Haziran arası 754 GRP (Kaynak: Cereyan Medya)
Ağustos’ta GRP’si biraz düşmüş ama siyasi konjonktür ve yaz/bayram dönemi sebebiyle Letgo 1633 GRP ile 7. sıraya kadar yükselmiş. (Kaynak: Cereyan Medya)
Letgo Kasım’ın ilk haftası 323 spotla ilk 15 arasında ancak 15-20″’lik kısa versiyonlarla toplam sürede ilk 15’e girememiş. Öncesinde 26 Eylül-2 Ekim döneminde ise tam tersi 30″ spotlarla süre bazında 6431 saniye ile 11. olurken spot adedinde ilk 15’te yer almamış. (Kaynak: MTM)

Burada yaratıcı içeriğe girmeyeceğim ama itiraf etmek gerekirse CP+B Londra imzalı olduğunu tahmin ettiğim kısa reklamlar epey komik. Yalnız bunca reklama rağmen önemli bir şeyin bozuk olduğunu düşünüyorum.

Letgo’nun, Türkiye’de ve Dünyada yaptığı onca yatırımın karşılığını alabildiğini söyleyebilir miyiz? Bu soruya cevap verebilmek ve sorun tespiti yapabilmek için önce uygulamanın penetrasyonuna, ardından sosyal medya platformlarındaki performansına bir göz atalım:

Mobil Uygulama Penetrasyonu

Letgo Türkiye’de şu anda Play’de 5, App Store’da ise 7. sırada. Her ikisinde de Alışveriş kategorisinde lider.

Letgo en çok indirilen ücretsiz iOS mobil uygulama listesinde Türkiye’de hâlâ ilk 10’da. Yani reklamlar işini layıkıyla yapıyor.

Letgo’nun en çok izlenen ilk 3 Youtube reklamı toplamda ABD’de 12.38M, Türkiye’de ise 3.25M kez izlenmiş.

Hem ABD’de hem de Türkiye’de reklamlarının Youtube’da izlenme rakamları (Youtube reklam dopingi sayesinde de olsa) milyonlar seviyesinde.

25 Ağustos’ta Letgo şöyle bir basın bülteni yayınlamış:

letgo İlk Yılında 30M İndirilme & 13.2M Aktif Kullanıcıyı Geçti

  • 2. yılın sonunda ABD pazarında $13.2B’lık işlem gerçekleştirmeyi hedefliyor (???)
  • Uygulama üzerindeki satıcılar ve mesajlaşma sayıları aylık %21 ilâ %40 arasında büyüyor
Son 30 günde Türkiye’de 23 bini Android, 195 bini iOS olmak üzere 218 bin kez indirilmiş. Dünya çapında 2.6 milyon kez indirilmiş, %8.4’ü Türkiye’den

Bu veriler ışığında kabaca Letgo’nun Türkiye’de de toplam 2.5 milyon kez indirildiğini ve 1.1 milyon aylık aktif kullanıcısının olduğunu tahmin mümkün. (Maalesef tutunma, aylık ve günlük aktif kullanım verilerine ücretsiz erişim yok.)

Letgo iki turda 100’er milyon dolar, toplamda $200M yatırım aldı. 2015 Eylül’ünde ilk tur yatırım sonrası bunun $75M’lık kısmını reklam ve pazarlama için kullanacaklarını duyurmuşlardı. Tahminen 2016 Mayıs’ındaki ikinci 100 milyon doların da büyük kısmını daha önce $40M yatırım almış yine Barselona bazlı Wallapop’u satın almak için kullandılar.

Bu durumda (hepsini harcadılarsa) Letgo’nun CPI’ı (uygulama indirtme maliyeti) $2.5 [$75/30M]. CpLUI yani sadık kullanıcı başına uygulama indirtme maliyeti ise $5.6 [$75/13.2M] civarı. Bu rakamlar ABD ortalamalarının yaklaşık 2 katı. İndirilen uygulamaların önemli bir kısmı Türkiye gibi CPI’ın düşük olduğu ülkelerden gelince, epey verimsiz. (Ha paranın daha yarısını kullandık, dolayısıyla Şubat 2017’ye dek 60M indirilme ve 30M aylık aktif kullanıcı açıklarız derlerse bir derece.)

Ağustos 2016’ya dek 12 ayda 30M kez indirildiyse, ayda ortalama 2.5M indirilme yapar. İlk 3 ay bu ortalamanın çok altında başladığını tahmin edersek, Ağustos 2016 rakamı 4 milyonu geçmiş olmalı. Oysa Ekim 2016 için hâlâ sadece 2.6M indirilme raporlanması pek umut vaad etmiyor. Öyle katlanarak büyüme söz konusu değil.

İlk 12 ayda 30M İndirilme Senaryosu

Facebook

7 Ekim’de Facebook’un Marketplace duyurusuna istinaden şöyle bir tivit atmışım.

O zaman dikkatimi çekmemişti ama şimdi Facebeook’ta arayınca bugüne dek sadece 7 arkadaşımın 13 ilan paylaştığını, 3 arkadaşımın da Letgo ile ilgili mesleki (reklam/business) yorumlar yaptığını gördüm. Mesleki yorumları saymazsak 634 arkadaşım içinde ilan paylaşanlar sadece %1.1’e tekabül ediyor.

Letgo, 69 bin takipçisi (letgoapp / letgoturkiye ABD, Türkiye, Kanada, İtalya, İsveç, Norveç dahil) olan Facebook sayfasında kendini şöyle tanımlıyor:

Bulunduğun çevrede, ikinci el eşyaları alıp satmak için hızlı ve eğlenceli bir yol.

SATMAK İÇİN PRATİK BİR YÖNTEM
Hızlıca fotoğraf çek, açıklama yaz ve yayınla. Elektronik eşyalarını, aksesuarlarını veya mobilyalarını satmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Hem de ücretsiz!

AVANTAJLI FİYATLAR
Perakende fiyatlara göre %80’e varan oranla daha hesaplı ürünler!
Her hafta yayınlanan birbirinden havalı, yepyeni ürünleri keşfet.

SAMİMİ VE GÜVENLİ MESAJLAŞMA
7/24 açık bir ikinci el pazarındaymışçasına ilgilendiğin ürünlerle ilgili sorular sorabilir, teslimat şekli veya yeri ile ilgili anlaşabilir yada sadece bir “Selam’’ gönderebilirsin!

Buradaki mesajlaşma vurgusu ve “selam” gönderme önerisi özellikle Türkiye’de platformun suyunu çıkarır. Detayına aşağıda gireceğim.

200 milyon dolar yatırım almışsın, milyonlarca dolarlık reklam yatırımı yapmışsın Facebook’ta dünya çapında 69K beğeni, 5.5K etkileşim. Biraz hayal kırıklığı değil mi? Tamam amacın “like” değil, “uygulama indirtmek” ama yine de…


Facebook reklam panelini biraz mıncıkladığımızda ilginç veriler elde edebiliyoruz. 45 milyon Facebook Türkiye (aylık aktif) kullanıcısı arasında Letgo ile ilgili olabilecek olanların toplamı 5.1 milyon, yani toplamın %11.3’ü olarak karşımıza çıkıyor. Facebook’u her gün kullanan 27 milyon kişi içinde ise 4.1 milyon yani %15. Esasen hiç de fena değil gibi.

Bu 5.1 milyonun:

  • %21.5’i kadın, %71’i erkek. %2 (100 bin) cinsiyet belirtmemiş.
  • %25’i İstanbul’da, %43’ü İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaşıyor.
  • %9.2’si 18 yaş altında, %25.5’i 19–24, %23.5’i 25–30, %25.5’i 31–39, %14.7’si de 40+ yaşında.
  • %29.4’ü iOS, %86.3’ü Android kullanıyor. %15.7 her iki platformu da kullanan bir kesişen küme var.
  • %12.3’ü iPhone 6 türevlerini, %3.5’i ise iPhone 7 türevlerini kullanıyor. %13.6’sı daha eski model vea iPad kullanıyor.
  • %11.3’ü iOS 9 ve üzeri, %19.6’sı iOS 10, %86 Android türevleri kullanıyor. (kesişimler var)

Yani bu kaba analizle uygulamayı indirenlerin alım gücü ve SES dağılımı açısından da bir sıkıntı yok gibi. (Ya da belki video izlenme istatistiklerini şişirenFacebook’a hiç güvenmemek lazım.)

Facebook Reklam Paneli Müthiş Bir Pazar Araştırma Aracı

Facebook’ta dünya çapında Letgo ile bir şekilde ilişkili olabilecek kişi sayısı da 16.3M gözüküyor, bu durumda Letgo için sadece Türkiye kaynaklı 4–5 milyon kullanıcı (%25+) epey önemli bir yer tutuyor.

Dünya Çapında, Letgo ile İlgili Facebook Kullanıcı Sayısı: 16.3M

Bu arada 69 bin takipçisi olduğu gözüken uygulama sayfası için Facebook yine dünya çapında aylık 1 milyon aktif kullanıcı öngörmüş. Burada Facebook reklam paneliyle çok çelişkili bir durum ortaya çıkıyor. Facebook kullanıcısı olup Letgo ile ilişkili her 16 kişiden sadece biri mi (%6) aylık aktif kullanıcı?

Twitter

Twitter’da resmi Letgo hesabının 35 bin takipçisi var. [@LetgoTurkiye hesabı da sadece 6 bin 500 takipçiye sahip.]

Twitter’da benim takip ettiğim sadece 5 hesap @Letgo’yu takip ediyor. Bunlardan biri reklam ajansı CP+B, diğeri Twitter’ın @Verified hesabı, biri reklamcı, biri yazılımcı. @LetgoTurkiye’yi takip edense yok. Facebook’ta da arkadaşlarımdan Letgo’yu beğenen yoktu.

Benim takip ettiğim ve Letgo’yu da beğenen hesaplar

Twitter’da uygulamanın sosyal paylaşım kalıbı “Letgo’da ne” anahtar kelimeleri ile arama yaptığımızda 3 Temmuz 2015’ten bu yana şu sonuçlar çıkıyor: (Firehose rakamları)

“Letgo’da ne” kalıbıyla Twitter’da yapılan paylaşımların %65’i ilan gezenlerin, %35’i satıcıların. Bu paylaşımların %47.5’i doğrudan Twitter, %52’u Facebook üzerinden Twitter’da paylaşılmış. Doğrudan Twitter’dan yapılan paylaşımlarının %63.7’si mobil uygulamadan yapılmış.

13 Kasım İtibarıyla Yapılan “Letgo’da ne” Twitter Paylaşımları

Instagram

Instagram’da Letgo’nun 87 bin takipçisi mevcut. Orada kısmen daha iyi daha iyi durumda.


Neticede kurulmasından bu yana 14 ay geçmesine rağmen Letgo hiçbir sosyal platformda henüz 100 bin takipçi barajını aşamamış.

Daha detaylı bir sosyal medya analizi elbette yapılabilir ancak özellikle Türkiye’de bu kadar bol GRP’li TV reklamına, sürekli en çok indirilen ilk 10 ücretsiz uygulama arasında olmasına rağmen sosyal medya paylaşımları (Twitter’da 7 bin 500 civarı) epey sınırlı.

Sizce de tuhaf değil mi? Milyonlarca dolarlık televizyon reklamı yap, ama sosyal medyada alım/satım olarak titreşimi, yankılanması duyulmasın. Reklamlarda sorun olmadığını biliyoruz, bu durumda uygulamanın mekaniğinde ciddi bir sıkıntı olmalı.

Mobil uygulamaları kârlı ve yatırım yapılabilir yapan “forced viral” veya “viral loopdediğimiz kendinden bulaşıcılık mekanizması. Paylaştıkça katlanarak büyüyen fenomenler. Facebook’tan Twitter’a, Whatsapp’tan Instagram’a, Farmville’den Pokémon Go’ya hepsi içinde bu mekanizmayı barındırıyor. “Airborne” yani havadan bulaşmayan ve illa enjektörle insanların ense köküne zerk edilmesi gereken çok tehlikeli bir nezle virüsü düşünün. Pek o kadar endişelenmezdik değil mi?

CP+B’nin ürünün içinde entegre olmayan bu viral döngüyü aşağıda detayını göreceğiniz Letgo Commercializer kampanyası ile ile desteklemeye çalışması da bundan.

Letgo Commercializer

CP+B, Letgo lansmanı için yaratıcı reklamların yanı sıra bir de Commercializer adlı video reklam uygulaması hazırlamış. Seçtiğiniz şablonu kullanarak hazırladığınız ürün satış videosunu kendi sosyal çevrenizle paylaşıyorsunuz. CP+B’nin 19 Ağustos’ta yayınladığı bültende Letgo Commercializer uygulamasıyla 1.16 milyon video paylaşıldı denmiş…

Dolph Lundgren’li Letgo Commercializer

13 Nisan 2016’da paylaşılan ilk tivit aşağıda. Toplamda #letgocommercializeretiketiyle düne kadar sadece 12.191 tivit paylaşılmıştı. Demek ki 1.1 milyon paylaşım Facebook ve email üzerinden yapılmış! ABD’de 67M aktif Twitter kullanıcısına karşılık 229M aktif Facebook kullanıcısı olduğundan şüpheli bir durum. 69 bin Facebook hayranı olan hesabın uygulamasının Facebook’ta 1 milyon kez paylaşıldığına inanalım mı?

Adweek haberinde Twitter’ın hiç referans verilmemesi Facebook’ta paylaşımların çok azının herkese açık yapıldığı düşünüldüğünde şu kullanışlı açıklama da oldukça düşündürücü.

“That’s great, purely as a numbers thing, but if you go onto Facebook and you search the hashtag #LetgoCommercializer, the very tiny number of people who have their Facebook profile comments set to public — if you just read through those, the kind of feedback we’re seeing is almost unheard of,” said Jay Gelardi, CP+B Miami executive creative director.”


Teşhis

  1. Sosyal Alışveriş Bizde İşlemiyor: Amerika’da eski eşyalarınızı “Garage Sale” ile satmak istediğinizde daha ziyade civarda yaşayan ve çoğunlukla pek de ilgi ve alakanız olmayan komşularla tanışıp sosyalleşmeniz için bir fırsat oluyor. Bizde zaten yaygın bir “Garaj Satışı” alışkanlığı yok (garaj da yok zaten). Komşuluk ise çok önemli olduğu için komşular yakın tanıdık, hatta çoğu zaman dost, arkadaş statüsünde. 10 yıllık kapı komşumuza çocuğumuzun artık oynamadığı, yepyeni oyuncağı satamayız biz, ayıptır. Eskilerimizi apartman görevlisine, mahallede veya uzak bir köyde ihtiyacı olanlara veririz. Bu yüzden özellikle Türkiye’de satmak istediğiniz bir ürünü Facebook’ta paylaştığınızda en yakın bir arkadaşınız ‘e ben bunu alırım’ derse, siz de ‘senin paran burada geçmez, almaya gel bahaneyle iki çift de laf edelim’ dersiniz. Bu yüzden özellikle Facebook gibi simetrik sosyal medya platformlarında yakın tanıdığa takılmasın diye ilan paylaşmaktan kaçınıyor olabiliriz. Yine benzer şekilde ‘bak gördün mü, elde avuçta ne varsa satıyorlar’ dedikodularından rahatsız olur Türk insanı…
  2. Katlı ve Taşmalı Süs Havuzu Problemi: Telifi bana ait bu benzetmeyi Gmail ve Facebook’un başarısına istinaden en az 12 yıldır anlatıyorum. Bir ürün, hizmet veya markayı, en kolay, en zahmetsiz ulaşabileceğiniz en geniş tabandan yola çıkarak yaymaya başlarsanız, sonrasında daha verimli üst kesimlere çıkarmanız mümkün olmaz. Öncelikle en alttaki en büyük havuzu dolduracak değil, suyu en üstteki küçük havuza kadar çıkaracak bir pompa düzeneği kurarsınız. Sular oradan taşarak sırayla alttaki havuzları doldurur ve havuz devridaim içinde görsel bir şölene dönüşür. Google 1 Nisan 2004’te ücretsiz ve sınırsız kapasiteli Gmail hizmetini davetiye ile yaymaya başladığında Silikon Vadisi’nden fışkıran bu kaynağın taşa taşa bana kadar ulaşması 5 ayı bulmuştu. Böylece Gmail Türkiye’de bilişim sektöründen reklam sektörüne bulaşır ve benimsenmeye başlar. Benzer şekilde Facebook’un 2005 yılında yine arzı kısıtlayarak .edu adresi kullanan Ivy league öğrencilerinden, 26 Eylül 2006’da tüm dünyaya yayılma serüveni tam da böyle başlamıştı. Türkiye tarafında çocukları ABD’de üniversite okuyan kalburüstü ailelerden gelen arkadaşlık davetleriyle yayılmaya başlayan Facebook bu şekilde tabana zaman içerisinde yayılır. Facebook da Letgo gibi televizyon reklamlarıyla bangır bangır bağırsaydı ücretsiz bir hizmet için asla yeteri kadar ‘serin’olamayacaktı. Facebook servisini ilk günden herkese açık yapıp Friendster veya Yonja gibi üye bazının kontrolsüzce ve anonim büyümesine aldırış etmeseydi yine asla Facebook olamazdı. Facebook daveti size ilk önce evinize gelen bir ustadan gelseydi üye olur muydunuz?
Katlı Süs Havuzu: Fıskiyeli ve Taşmalı Analoji 🙂

Letgo Gerçeği

Bu çerçevede Letgo için maalesef Türkiye’de 2 gerçek var:

Letgo.com Ana Sayfası Hedef Kitleyi Samimiyetle Yansıtıyor
Letgo Ana Sayfasının Arzulanan Steril ve Minimalist Hali.
  1. Bu noktadan sonra A SES’e (sosyo-ekonomik sınıf) mensup kullanıcıları çekmeleri oldukça güç, B SES’e mensup kullanıcıları da aktif kullanıcı olarak tutmaları bence oldukça zor. Zira her ne kadar marka 10 numara ise de Abdi İpekçi Caddesi’nin az ötesinde Tenekeciler Mahallesi olduğu için konum bazlı içerik sosyal çitlerle çevrilemiyor, dolayısıyla farklı beklentide olanlar için içerik değersizleşiyor. Facebook konum verisini arkadaşımın arkadaşları filtresiyle pekiştirerek bu sorunu bir nebze çözecektir. Letgo, konum bazlı nakit ödemeli pazaryeri çözümü olarak C1C2 SES ve piramidin altına doğru büyüyebilir. Ne Marketplace’e hazırlanan Facebook’un ne de Google’ın Letgo’ya ihtiyacı yok. İsterlerse Letgo’yu 3 ayda sollarlar. Letgo ve yatırımcıları her an çaktırmadan IPO ile şişirdikleri balondan atlayıp küçük yatırımcıyı tokatlayabilirler. İkinci Groupon vakası olabilir.
  2. Taşıma suyla değirmen dönmez. Şu anda herhangi bir gelir modeli ve viral döngüsü olmayan Letgo yatırımcı parasını televizyon reklamlarına gömerek eşik benimsenme seviyesini aşmaya, bir anlamda kütleçekim etkisinden kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunca reklama rağmen bir yılda 30 milyon indirilme ve 13 milyon aylık aktif kullanıcı rakamlarına bakılırsa bunu başarmak için yeterli hıza ulaşmış gözükmüyor. Sosyal medyada paylaşım ve takipçilerinin de az olması markaya bağlılığın yüzeysel olduğunu gösteriyor. Şu aşamada yakıt bittiği anda, Letgo okyanusun serin sularına gömülebilir.

(Bu kadar olumsuz konuştuğum son start-up’lar Foursquare ve Groupon’du:

Groupon’un Düşüşü

Google Trends

Google’da dünya çapında arama trendlerine baktığımızda Letgo’da en büyük patlamayı yine Türkiye’nin yaptığını görüyoruz.

Lâkin Türkiye’ye döndüğümüzde esas ilginin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan olduğu görülüyor. İstanbul’la (40) karşılaştırıldığında Tunceli ve Siirt’teki ilginin %100 seviyesinde olması dikkat çekici.


Kendi çevremde durum nedir merak ettiğimden dün Twitter takipçilerim arasında küçük bir anket yaptım.

Sonuçlara göre yanıt verenlerin %34’ü uygulamayı indirmiş fakat %22’si hiç kullanmamış. %36 indirmedim derken %30 gibi ciddi bir oranda da Letgo’nun ne olduğunu hâlâ bilmeyenler var.


Letgo İçerik ve Deneyim

Uygulamanın biraz da çaresizce mesajlaşmayı teşvik etmesi büyük sıkıntı. Tacizcilerden kadın tüccarlarına, ‘Bylock’çulardan uyuşturucu tacirlerine işi olan olmayan herkes Letgo’ya üşüşür. Özellikle kadın satıcılar için konum bazlı karşılıklı satış oldukça riskli. Ayrıca uygulamadan eskort hizmet ilanlarının paylaşılması (uygulama içinde silinmiş olmalarına rağmen sosyal medyada yaşıyorlar) da dikkatimi çekti. Şuradaki şikayetin benzerini bugün bir arkadaşımdan da duydum, alıcılar illa eve gelip almak istemişler, evde yalnız mısın diye sormuşlar. Şu şekilde amacının dışında kullanıldığını düşündüğüm uygunsuz ilanlar var veya şu aşağıdaki sunumlar platformun “başka amaçlara” yönelik kaçırıldığını (hijacking) düşündürtüyor:

Yün etek sunumu ve “sadece ayakkabılar satılıktır” notu

Bir de şöyle bir video var. Letgo Türkiye içindeki trol ilanlardan derlemişler… Epey fena.


Tüm bu olumsuz düşüncelerim esnasında benim için “algıkıran” fırsatı yaratacak bir kullanıcı senaryosu oluştu. Oğlumun eski snowboard ayakkabılarını (3 çift) satmaya niyetlendim. Masa başına geçtim ilanları Sahibinden ve Gittigidiyor’a koydum, ancak kanepede yatarken şu Letgo’yu da deneyeyim madem dedim. Birbirinin çok benzeri farklı numaralardaki 3 snowboard ayakkabısını ayrı ayrı (uygulama ilanları kopyalayıp üzerinden değişikliğe de izin vermiyor) ilan olarak ekledim. Hemen akabinde muhtemelen aklıevvel bir algoritma marifetiyle ilanlardan ikisinin ilkiyle mükerrer olduğu için silindiğine dair e-postalar geldi. Benim için Letgo o anda kanepede yatarken bitti.

Bu arada dün bir kullanıcı hanımefendi “herhalde yalnızlıktan canı sıkılmış” şu mesajı attı.

Çocuk bu, ayak büyüyor kabını da satıyoruz. Sana ne? Lâkin eminim bu tür muhabbetler için platforma gelen ve alım satım bahanesiyle sosyalleşenler, ayakkabıya niyet başka işlere kısmet meraklıları çoktur.

Tedavi

Letgo için belki çok geç ancak, mobil ilan pazaryeri uygulamalarına yatırım yapacaklar için dikkat edilmesi gerekenler:

  1. Arzı kontrollü serbest bırak. Sanatçılara, reklamcılara, tasarımcılara, AB üst gelir gruplarına, her alanda ortalama üzeri takipçili influencer’lara öncelik tanı. Bu grupların sattıkları eskiler vintage ve tasarım ürünlerdir, içeriği zenginleştirir.
  2. Asla amacın dışına çıkılmasına izin verme. Yonja.com’da olduğu gibi bir anda platformu elinde kaçırıverirler. Mesajlaşma işlevi ilan ve içerik kalitesinin önüne geçmemeli. P2P mesajlaşmalara belki de Letgo moderatör bot’ları da katılmalı. (Mesajlarınız kaydedilmekte ve modere edilmektedir şeklinde bir uyarıyla.)
  3. Ürün fotoğrafları için şablon ve rehberlik sağla. Sonsuz fon, ışık, sunumun önemini vurgula. Işık/açı/renk dengesini optimize eden veya ürünleri dekupe ederek strelize eden bir uygulama hazırla. Platformda kötü ürün fotoğrafı olmamalı. Her ilan amatör bir sanat eserine dönüşmeli. Bkz:Product Camera ve Airbnb.
  4. Uygulamanın sadece konum bazlı olması yeterli değil. Kullanıcı kendi gibi kullanıcıları sosyal süzgeçten geçirebilmeli. Kullanıcı kimliği anonimleştirilmeli ki en azından teslimata kadar ‘tanıdığa satış ayıbı’yaşanmasın.
  5. Mutlaka viral döngü uygulama DNA’sı içine enjekte edilmeli. Sosyal paylaşım yoksa uygulama kütleçekimi yenip yörüngeye oturamaz.
  6. Kullanıcı deneyimi önemli. Örneğin en basiti, mükerrer olduğu düşünülen bir ilan silinmeden kullanıcı uygulama içinden uyarılmalı ve teyit alınmalı.
  7. Barkod taranarak veya ürün adı girilerek ürün temsili resim ve detay bilgileri otomatik eklenebilmeli.

Uzun lafın kısası yatırımcıların bu şekliyle şu aşamada Letgo’dan uzak durmasında fayda var. Kullanıcılar için tavsiyem ise riski size ait.

Kaynak: https://medium.com/turkce/eskiye-ragbet-olsa-bit-pazarina-nur-yagardi-letgo-a37179edf0c4#.2hb37u2bo

Reklamlar

Stratejide Önemli Bir Mesele: Marka Uzantısı

Strateji yönetimi günümüz iş hayatının en aranan yeteneklerinden birisi. Krizleri veya fırsatları iyi yönetebilmek şirketlerin mali ve manevi değerlerini artırabilmek açısından çok önemli. Firmalarda krizlere çözüm, fırsatlara seçenek getirebilecek bir beyin takımı bulunması şart.

Strateji yönetiminin en önemli halkalarından biri “brand extension”, yani marka uzantısı. Yeniliklere açık olma ve şirketi günün trendlerine göre güncelleyebilme markanın sürekliliği için büyük rol oynuyor. Yeniliği küçük-büyük tüm firmaların göz önünde bulundurması gerekiyor. Peki marka uzantısı nedir, nasıl ve neden yapılır?

Marka uzantısı değişen taleplere adapte olmak için, yeni pazarlara girmek ve müşterilerin marka sadakatini güçlendirmek için uygulanabilir. Dünya çapında bilinen birkaç firmadan yaşanmış örneklerle nasıl uygulandığını anlatalım.

Porsche… Yılların lüks spor araba markası 2002’de SUV pazarına girerek büyük bir marka uzantısı yaptı. Porsche Cayenne’i piyasaya sürerek yeni bir pazara girip sınırlı kitlesini ciddi oranda büyüttü. 7 sene sonra, 2009’da 4 kapılı Porsche Panamera’yi tanıttı. Bu sefer de başka bir kitleye hitap etti. İki araba da büyük başarı elde etti.

Starbucks… Starbucks kahve deyince akıllara gelen ilk markalardan biri. 1996’da marka uzantısı yapmak istedi ve “kahve dondurma” üretimine başladı. Satışları patladı ve 4 ay içinde Amerika’nın birinci kahve dondurmacısı haline geldi.

Mountain Man Brewing Company… Meşhur koyu ve sert bira markası. Satışlar düşüyordu ve bir müdahale gerekiyordu. Koyu bira satışları düşerken, light bira satışları tavan yapıyordu. Yeni neslin damak zevki light biraya daha uygundu. Mountain Man Light’i çıkardılar. Büyük ilgi gördü.

Bu üç örnek de iyi örnekler. Bunlar gibi benzer bir atılımı yapmak zorunda kalıp zarar gören firmalar da oldu. Marka uzantısı büyük bir risktir. İyi planlama, detaylı pazar araştırması ve pazarlama gerektirir. Eğer iyi bir strateji belirlenmezse pirince giderken evdeki bulgurdan olunabilir. Var olan sadık müşteri markanın yeni kimliğini yadırgar ve o şirketten alışverişini durdurur.

Yukarıda verdiğimiz örneklerde; Porsche’nin hız bağımlısı müşterisi SUV ve sedan tip arabaları yadırgayabilirdi çünkü birçok Porsche müşterisi spor arabalarını kimliklerinin bir parçası olarak görür. Ayni şekilde Starbucks’tan her sabah kahve alan bir müşteri Starbucks logosunu bir dondurmada görünce farklılığı yadırgayabilir ve sadece kahve satan daha butik bir şirkete yönelebilirdi. Mountain Man’in maço mavi yakalı müşterisi “light bira bizi bozar” diyebilir ve şirketten soğuyabilirdi. Bunlar olasıdır ve risk dahilindedir fakat değişim yapmamak bunların hepsinden büyük bir risktir.

Peki, doğru bir marka uzantısı için gerekli olan 3P; planlama, pazar araştırması ve pazarlama nasıl yapılır? 3P’nin tümü marka uzantısının geçiş döneminde var olan risklerden arınmak içindir. Satışları artırmak uğruna marka değerinin yıpranması mümkündür. Fakat bunu engellemek, hatta marka değerini artırmak da mümkündür.

Mountain Man örneğine geri dönersek, en başta marka uzantısı ne amaçla yapılıyor, bunu belirlemek gerekir. Bu örnekte amaç düşen satışları engellemek ve müşteri sayısını artırmaktır. Ardından, riskler tespit edilmelidir. Burada başlıca risk; piyasaya sürülecek light biranın sadık çekirdek müşteriyi markadan soğutmasıdır. Bu risk sebepleriyle ince ince yazılmalıdır. Yazılacak detaylar çekirdek müşterinin demografik özelliklerini içerebilir. Örneğin; 40-65 yaş aralığında, maço, mavi yakalı, orta sınıf gelir seviyesinde, West Virginia bölgesinde yaşayan işçiler. Buna benzer daha detaylı bir tanım yapılabilir. Bu özelliklerde bir müşterinin Mountain Man bira içmesinin sebebi tadı kadar verdiği maço histir. Bu his detaylıca tarif edilmeli ve pazarlama stratejisi bu hissi güçlendirecek şekilde tasarlanmalıdır. Tabii bu sırada hedef kitlenin, yani bu örnekte gençlerin de bu histen pozitif etkilenmeleri gerekir. Bu yüzden hedef kitlenin de karakter analizi yapılmalı ve light biradan beklentileri bulunmalıdır.

Tasarlanacak bir pazarlamaya örnek vermek gerekirse biranın isminden rengine, paketlenmesinden sloganına kadar bu hissin ve gençlerin beklentilerinin üzerine gidilmelidir. Mesela “Mountain Man Light” yerine “Mountain Man Young and Strong” şeklinde adlandırılabilir. Bu sayede “light” gibi çekirdek müşterinin alerjisi olan bir kelime yerine maço hissi öne çıkaran “strong” kelimesi tercih edilebilir. Paketlemede koyu renkler tercih edilebilir. Reklam filminde çekirdek müşteriyi temsil eden bir baba ile genç oğlu birlikte bira içiyor olabilir. Bu sayede çekirdek müşterinin marka uzantısını onayladığı, bunu kuşaktan kuşağa geçen bir aile geleneği olarak gördüğü düşündürülebilir. Bir yandan da genç kuşağa geçiş süreci sağlanabilir. Gençlerin rahatlıkla içebildiği, damak tadına hitap eden bir bira olduğu vurgulanabilir. Çok kaba hatlarıyla bu şekilde 3P’yi gerçekleştirebilir, marka uzantısını yapabilirsiniz.

http://www.hbrturkiye.com/blog/pazarlama/stratejide-onemli-bir-mesele-marka-uzantisi

HOW LEGO BECAME THE APPLE OF TOYS

AFTER A DECADE-LONG SLUMP, LEGO HAS REBUILT ITSELF INTO A GLOBAL JUGGERNAUT. AN EXCLUSIVE LOOK INSIDE THE COMPANY’S TOP-SECRET FUTURE LAB.

Every September, largely unbeknownst to the rest of the company, a group of around 50 Lego employees descends upon Spain’s Mediterranean coast, armed with sunblock, huge bins of Lego bricks, and a decade’s worth of research into the ways children play. The group, which is called the Future Lab, is the Danish toy giant’s secretive and highly ambitious R&D team, charged with inventing entirely new, technologically enhanced “play experiences” for kids all over the world. Or, as Lego Group CEO Jørgen Vig Knudstorp puts it, “It’s about discovering what’s obviously Lego, but has never been seen before.”

On a Tuesday morning, the group is gathered in a book-lined room just off the pool at the Hotel Trias, in a sleepy town called Palamós, where they’ve met each of the last six years. There are bespectacled dudes in futuristic sneakers, a small cohort of stylish blonde women, and a much larger contingent of techie millennial guys in superhero T-shirts, all filling rows of folding chairs. At the front of the room, Erik Hansen, a tall, professorial member of Future Lab’s leadership team, is running through the week’s planned activities, which include extensive brainstorm sessions and a field trip to Barcelona (visiting the telecom giant Telefónica and some local design firms). He presents the agenda with a sober, vaguely robotic tone that makes what he does next surprising. As he brings the proceedings to a close, he asks, brightening, “Is everybody feeling awesome?” The team laughs and applauds, Hansen hits play on a laptop and, suddenly, every single member of the Future Lab team joins in with summer-camp enthusiasm to sing a song seared into the memory of everyone who made last year’s The Lego Movie a $468 million global hit. On the off chance you aren’t one of them, it goes like this:

Everything is awesome!
Everything is cool when you’re part of a team!
Everything is awesome!
When we’re living our dream!

In the movie, the song is used satirically. The Lego people living in a Lego world sing it because they’ve been brainwashed by an all-powerful corporation to mindlessly—but joyfully—accept a prepackaged set of beliefs and desires, including adamant rule-following. It is, as the film goes on to demonstrate, the opposite of the free-range creativity that’s made Lego’s toys beloved by kids and their parents for decades, and it’s a slightly ironic choice for the meeting today. But taken at face value it’s an effective team-building exercise, and the Future Lab can definitely use the boost, because their job is hard.

In the last 10 years, Lego has grown into nothing less than the Apple of toys: a profit-generating, design-driven miracle built around premium, intuitive, highly covetable hardware that fans can’t get enough of. Last year, fueled in part by The Lego Movie’s Pixar-size popularity, the privately held company briefly surged ahead of rival Mattel to become the biggest toy manufacturer in the world, reporting first-half profits of $273 million on revenue of $2.03 billion. It’s a remarkable achievement, particularly considering that Mattel makes a huge range of products—including ­Barbie, Hot Wheels, Fisher-Price, and even the Lego knockoffs Mega Bloks—while Lego mostly sticks to variations on a single toy. The company has recently moved beyond its core markets of Europe and North America with a major push into Asia, where it saw double-digit growth in 2013. A brand-new manufacturing and distribution center in China is being built solely to meet growing demand on that side of the planet. “It’s a very simple idea,” says Knudstorp. “All bricks are complementary. They all fit together. Which creates a system that you can be endlessly creative in.”

Now, as the rest of the company continues to refine its half-century-old mission, making cool, craveworthy helicopters and fire trucks and ninja castles, the Future Lab has to live up to its lofty name and invent Lego’s future—in a world where play is increasingly digital.

Which is why the Future Lab relies on this intense week of brainstorming, group meals, and mid-ideation leaps into the pool. It all leads up to a 24-hour hackathon, where small teams—various combinations of industrial designers, interaction designers, programmers, ethnographic researchers, marketers, and even master builders (Lego wizards who can create anything out of bricks, such asGeorge Washington’s head or an X-Wing Starfighter)—compete to generate bigger, deeper, more awesome ideas that will be pursued back in Denmark. “We come here because we get the place cheap,” half-jokes Future Lab head Søren Holm, a jovial Lego lifer. “But, really, the team spirit we get? They’ll be talking about this trip all year.”

About a decade ago, it looked like Lego might not have much of a future at all. In 2003, the company—based in a tiny Danish village called Billund and owned by the same family that founded it before World War II—was on the verge of bankruptcy, with problems lurking within like tree rot. Faced with growing competition from video games and the Internet, and plagued by an internal fear that Lego was perceived as old-fashioned, the company had been making a series of errors. Day-to-day management had been handed in 1998 to a “turnaround expert” with no toy background who continued to live in Paris, as business writer David C. Robertson outlines in his 2013 Lego history, Brick by Brick. There were disastrous detours away from the core experience, including the abysmal morning cartoon ­Galidor, and experiments with bigger, more macho minifigures with a line called Jack Stone. The company kept opening Legoland theme parks around the world, despite having limited expertise in hospitality. Sales of several of Lego’s most successful products, including Lego’s Star Wars and Harry Potter lines, bobbed up and down based on movie release schedules over which Lego had no control. And the company wildly increased the number of products it released each year, resulting in a dreadful 2002 Christmas season, when major retailers ended up with around 40% of their Lego stock unsold.

Enter Jørgen Vig Knudstorp, a deeply process-based thinker—and, not incidentally, a father of four—who arrived from ­McKinsey & Co. in 2001 and was promoted to CEO three years later, when he was 36. (He took over from Kjeld Kirk Kristiansen, grandson of Lego founder Ole Kirk Christiansen.) Knudstorp points to an expensive venture called Darwin as an example of what Lego had been doing wrong. The project was intended to establish a meticulous digital library of every Lego element, which involved setting up what Robertson, in his book, referred to as “the largest installation of Silicon Graphics supercomputers in Northern Europe.” The main application ended up being an online software tool called Lego Digital Designer, which allowed fans to design their own kits using the digital bricks and receive their custom sets in the mail. The problem was that it lacked any appeal. “We found that most consumers think that’s already the whole core experience of Lego—they buy some bricks and they make their own products,” says Knudstorp. “There’s no reason for them to design it up front and pay for that. They just want to buy the bricks.”

Knudstorp began turning the company around by making several key moves: improving processes, cutting costs, and managing cash flow. Then came stabilization. “But after that, we knew there’d be a third phase of organic growth,” he says. That required figuring out what a modern Lego should even be, which Knudstorp accomplished in part by investing in a kind of research the company had never done before—deep ethnographic studies of how kids around the world really play. Today, Lego may know as much about that subject as any organization on earth. The Future Lab (along with a similar group that preceded it) has been responsible for that work. “There’s the famous quote that if you want to understand how animals live, you don’t go to the zoo, you go to the jungle,” Knudstorp says. “The Future Lab has really pioneered that within Lego, and it hasn’t been a theoretical exercise. It’s been a real design-thinking approach to innovation, which we’ve learned an awful lot from.”

This year, the small team inside Future Lab that was in charge of research became part of the company’s fast-growing Global Insights team—one of the main ways Future Lab thinking is making its way into the broader company. It’s run by Anne Flemmert-Jensen, a former academic with an artsy vibe, reflected today in the leather leggings, long nubby sweater, and asymmetrical necklace she’s wearing. Global Insights conducts a lot of its research itself, but also partners with universities around the world and works with big agencies like Ideo. Global Insights is even charged with tracking a wide range of sales data and keeping tabs on what the competition is up to. They know a lot about you and your children, and not all of it is flattering. “There’s a clear distinction between American and European parents that keeps popping up everywhere,” Flemmert-Jensen says. “American parents don’t like play experiences where they have to step in and help their kids a lot. They want their kids to be able to play by themselves. We see among European parents, it’s okay to sit on the floor and spend time with the kids.” (Asked if it’s possible that American parents just want their kids to be independent, she responds, somewhat dubiously, “That’s one of many possible interpretations.”)

In 2011, Lego acted on some of its research by launching a major effort to attract girls to the brand with a line called Lego Friends. Lots of girls already enjoyed Lego toys, but there wasn’t a play theme—Lego-speak for a top-level category, like Lego City or Star Wars, which can cost hundreds of millions of dollars to launch—­designed for them. For the pink- and purple-accented Friends, the original marketing ­commitment alone was $40 million, and while it attracted some criticism for kits including the Heartlake Shopping Mall and a juice bar, there’s also a news van and a farm stand and several sets devoted to the curvy, long-haired characters rescuing endangered animals in a jungle. And it reveals some interesting Lego insights about play. For one, boys tend to be more compelled by a strong narrative—which is reflected in Lego’s popular boy-focused lines like Ninjago and Legends of Chima, which come with almost comically detailed backstories. Girls, on the other hand, tend to use their sets for role-play. (Both boys and girls love the building aspect of Lego.) In any case, Friends, according to Knudstorp, has been a major hit. “It’s very, very successful,” he says. “It caught on with girls in markets from China to Germany to the U.S. And it continues to grow very strongly for us.”

Friends, like Ninjago and Chima—and The Lego Movie and its coming sequel—represents the company’s increasing reliance on its own intellectual property. Licensing deals still flourish, Knudstorp says, “but they contribute no more of our business than about a third,” he adds. “They’re on a list of about 10 things that drive the growth of the company.”

What’s Lego’s ultimate goal? Is it growth for growth’s sake? As a privately held company, Lego has no need to demonstrate anything to markets or shareholders. According to Knudstorp, he only has to worry about “the shareholder”—Christiansen’s heirs—who have two official objectives: that Lego continue to create innovative play experiences and reach more children every year. “They are not pushing us very hard on the financial target,” he insists. “What they like about, say, Lego Friends is that we’re engaging more children. They see growth as one testimony of whether we’re sufficiently innovative.”


Eight years ago, a Chicago architect named Adam Reed Tucker, who had been building impressive Lego models of iconic buildings, reached out to Lego, suggesting that the company might be interested in making official kits similar to his homemade creations. “Doing anything that wasn’t for the target group, which was boys between, say, 5 and 11, used to be almost a complete no-go,” says David Gram, Future Lab’s head of marketing and business development. But a free-thinking Norwegian Lego exec named Paal Smith-Meyer—Holm admiringly describes him as “a true rebel”—saw value in AFOLs (Adult Fans of Lego) and came up with a stealthy, shoestring plan to prove their worth to the company. It came in the form of a counteroffer—which would help usher in the current era of innovation at Lego.

“We told him to do it,” Gram says. “We provided him with the bricks and he sat in his kitchen in his two-bedroom flat, doing the first 200 boxes of the Sears Tower and the Hancock tower.” In 2007, the homemade sets that would go on to become the wildly popular Lego Architecture line appeared in some local shops, and not only did they sell, they sold for way more money than a kids’ kit with the same number of pieces would have, because Lego could charge grown-up prices. “Seventy dollars instead of 30!” Gram adds. “That proved the case.”

David Gram runs marketing and business development for Lego’s Future LabPhoto: Nikolaj Møller

In 2011, Lego rolled out another innovation, which it had been testing under the name Lego Cuusoo in Japan since 2008: the crowdsourcing site Lego Ideas, where superfans can submit suggestions for sets, other fans vote, and Lego produces limited editions of the best and most popular (such as Back to the Future’s DeLorean and the Ghostbusters Ectomobile, which are now widely marketed). “Kids aren’t buying those,” Gram points out. “They don’t know what those things are.” Surprisingly, even a year ago management still wasn’t entirely comfortable with the idea. “They were saying, ‘This is something we don’t know about—it’s very gimmicky.’ ” And now? “I can’t tell you the numbers, but it performed well,” Gram says. “Like really well!” He laughs happily. “And it’s now being looked upon as something that could be a serious thing for the company going forward.”

In addition to learning about who is playing with their products, Lego is learning about how. Future Lab research has shown that kids no longer make meaningful distinctions between digital play, like Minecraft, and physical play, like ­snapping together a Nindroid MechDragon (a half-robot, half-pterodactyl ninja nemesis, obviously) out of Legos. It’s the basis of Future Lab’s ongoing brief, called “One Reality,” which emphasizes novel hybrid digital-physical Lego experiences that typically involve playing with a set of bricks alongside a piece of software running on a phone, tablet, or computer.

Late last summer, Lego quietly debuted a Future Lab pilot project called Lego Fusion, limited to North American Toys “R” Us stores and Lego’s own retail outlets. There were four versions, at $34.99 each: Town Master, Battle Towers, Create & Race, and Resort Designer. The play experience is similar for each—a kid builds a model of a house or castle, takes a photo of it with a tablet, and watches his or her creation become part of a virtual world inside an accompanying app.

Kids and parents seem intrigued, and Fusion Town Master ended up on last year’s Toys “R” Us list of the 15 hottest Christmas toys (which some Future Lab staff seemed to believe had as much to do with Lego’s relationship with the retailer, and the exclusivity deal, as with its actual ­popularity). But even its creators admit that Fusion was at best a 1.0 version of a ­digital-physical play experience. “Maybe a 0.9,” says Gram with a grin. The thing is, it’s just not that cool yet. In Town Master, for instance, kids don’t build a 3-D house—they use a handful of special bricks to make a flattened outline of a house, which only becomes fully 3-D when it appears in the app. “With Fusion we created one type of play,” he continues. “Right now it’s very based on, ‘You build a model, you scan it into a game.’ I think we’ll see other patterns.”

There’s an old Simpsons episode where Bart visits Mad magazine and is disappointed to discover it’s just a boring old office—until he ducks his head in the door one more time and catches Alfred E. Neuman and the gang in a state of total pandemonium. Visiting Billund, the town Lego built, is a little like that. Only 6,194 people live here—the population balloons each weekday morning when Lego’s 4,000-some employees arrive. (There’s so little to do in Billund at night that a large percentage of employees lives more than 50 miles away in the closest major city, Aarhus.) Nestled near the Lego campus are a few small businesses, an uninviting ­modernist church, some low-slung office buildings, and, in an almost surreal testament to the founding family’s wealth and influence, Denmark’s second-largest airport.

But if you’re lucky, you might just get a taste of some Willy Wonka–esque magic. For one, you’ll likely stay in the Hotel Legoland, possibly in a room with—for better or worse—a pirate or princess theme and boxes of bricks you can play with after you raid the minibar. (The hotel is attached to Lego’s original theme park, which the company sold a majority share of, along with three other outposts, to a British company called Merlin in 2005.) Just up the road is the primary administration building, with a bright yellow lobby designed to resemble the world’s biggest 2×4 brick and a massive logo behind the reception desk, built from 12,500 minifigures.

Walk just a little farther and you’ll hit the main campus—a cluster of buildings that has grown around a stately old home sporting a pair of lions out front. The house is Lego’s most holy site, built in 1932 by the company’s founder, Ole Kirk Christiansen, when he set up shop in Billund as a carpenter. When demand for furniture tanked during the Great Depression, he began making wooden toys, such as ducks and tractors and yo-yos. He called the company Lego—a contraction of the Danish phrase leg godt (which translates to “play well”)—in 1934.

The entire saga, from wooden ducks through recent near-bankruptcy and beyond, is told in a charming private museum called Idea House, which winds its way through Christiansen’s old home. It’s open to staff seeking inspiration, retailers, and other VIP visitors, and includes an archive of almost every Lego kit ever made, stored in climate-controlled basement stacks. (Fans who want a similarly immersive adventure will have to wait until next year, when the Lego House “experience center” opens around the corner.) Alone in a hallway is a piece of 1940s-era tech: an injection-molding machine that would change the way kids play forever. In 1945, Christiansen met with a supplier of these machines and quickly recognized their potential for producing colorful objects in virtually any shape. Amazingly, he didn’t actually come up with the idea for the bricks himself. The supplier had several examples of things one could make—including a plastic stacking brick that a British company called Kiddicraft already had on the market. Intrigued, Christiansen pocketed one for further study. Deciding there was potential, he purchased one of the machines, redesigned the brick, and, in 1949, released his own version, calling them Automatic Binding Bricks. If you somehow came across one of those first Lego sets, you’d be pleased to discover they’re compatible with all the billions of bricks that have followed.

Even if Christiansen couldn’t take credit for the idea, he did come up with the key twist that makes Legos so satisfying. Bricks in early sets had the studs on top, so they’d stack neatly, but were hollow underneath, so models had a frustrating tendency to fall apart. He experimented with his stud-and-tube solution until it had precisely the right amount of “clutch power,” which is Lego-speak for the perfect, patented amount of stick—tight enough to build models that can sustain rowdy play, but loose enough that they can be easily pried apart. Except for a material swap in 1963 to the shiny, hard ABS plastic still used today, the basic bricks have never changed.

But almost everything else has, starting with the introduction of the preschool-focused Duplo in 1969 and minifigures in 1978. The best way to get a sense of the variety of the current Lego ­portfolio—which includes approximately 3,000 unique elements in more than 50 color options—is to see them all in one place. Innovation House, an airy, open-atrium building (complete with an interior slide) where most of the designers work, has a public-library–size room where designers can grab any element they need, like 2x4s in every color and hundreds of tiny Darth Vader heads. If a project requires a piece that doesn’t currently exist, a prototyping workshop can whip it up. (Future Lab head Holm remembers having to hand-draw schematics and send them off for fabrication. Now the process happens at the push of a button.) New elements aren’t added to the portfolio lightly, though, because it costs as much as $250,000 to make a new mold, and all new elements must first be vetted by the Model Committee.


The Future Lab’s headquarters are in an aging two-story yellow-brick building across the plaza, intentionally separate from the other design groups. “One thing I’ve learned is how important it is to protect yourself as a team,” says Holm. “We have a tendency to work on experiences that are far away from what Lego does today. The perception can be like, ‘Come on, guys, that can never work.’ And it’s so easy to kill an idea.” Entrance requires several swipes of an ID card, and only the staff assigned to the group and a handful of the most senior management have access. It’s a clandestine place within a generally close-to-the-vest company, with one former designer comparing the Lab to working for the CIA. (Even staffers’ spouses have no idea what their partners spend their days working on.)

On a gray October afternoon, Future Lab’s head of design, Ditte Bruun Pedersen, is sipping a cup of herbal tea in a common area in Innovation House. A trained architect with cropped, Tintin-ish blond hair, she ranges from analytical to ­enthusiastic—a very Lego personality. (Holm describes her as “positive, energetic, and with a fantastic skill set—she knows beneath her skin what’s Lego and what’s not.”) Before she took on her current management role, Pedersen was the design lead on the Fusion project and knows as much about it as anyone in the company. It turns out there are many challenges raised by the prospect of physical-meets-digital play. For one, it’s not necessarily an intuitive experience for kids, so the flow between setting down the bricks and picking up the tablet (or vice versa) has to be carefully choreographed. It’s also crucial that neither the brick set nor the digital component feels tacked on, which turns out to be especially hard to get right. “We were very focused on making sure it feels balanced,” she says. “We had some experiences where we were like, ‘There’s something wrong here,’ and it turned out to be that the Lego had been diminished into a key that unlocked the digital play. Where’s the fun in that?”

Before Ditte Bruun Pedersen took on her current management role, she was the design lead on the Fusion project and knows as much about it as anyone in the company.Photo: Nikolaj Møller

Pedersen recently returned from a trip to Boston, where she spent time with kids who had been living with Fusion for a while. (These children weren’t given the sets as part of a focus group—their parents actually went to a store, saw them on the shelf and decided to buy a set.) She’d observed some interesting things. For one, it oddly never occurred to anyone in Future Lab that the tablets kids would have access to might have covers on them, which, it turns out, changes the way a child is most likely to hold the device, making it hard to take the photo at the correct angle. It’s a major, frustrating impediment to flow. They’d also discovered that one set, Create & Race, wasn’t nearly as satisfying an experience as they had expected it to be. Almost all the fun turned out to be in the app, leaving parents wondering why they had shelled out for a box of bricks. By November that set had been discontinued.

Five years ago, Lego would never have considered a pilot product like Fusion, Gram says. There would have been too many concerns that a subpar product might tarnish the brand’s reputation for quality. (One example of how thoroughly quality is policed: Every brick is encoded with a tiny number so that if a defective one were to leave the plant, Lego could track it back to the machine that made it—one of thousands the company has around the world—to determine what went wrong.)

Some within the company still bear scars from pricey learning experiences including Lego Universe, a failed World of Warcraft clone that was discontinued in 2012, a little more than a year after its introduction. But that’s also one of the reasons for creating a division like Future Lab, which lives inside of a metaphorical walled ­garden—where mistakes can be made relatively cheaply and lots can be learned. “It’s led us to some extremely interesting concepts, even though 90% or more have never launched,” says Knudstorp. “But when you do such an exploration you become a lot more clever about everything from different business models to ways of developing a meaningful play experience. And you become wiser about the things you actually do launch.”


“The team spirit we get? They’ll be talking about this trip all year,” saysSøren Holm, head of Future Lab.Photo: Nikolaj Møller

Back in Spain, Future Lab’s whiz kids have been divided into eight teams for the hackathon. The bulk of the group is Danish and American—Lego’s official work language is English—but ­employees also hail from Chile, India, the U.K., Thailand, and elsewhere. Almost all are young, at least slightly nerdy, and in possession of an advanced degree in design, technology, or ­business management. Holm, who joined Lego in his early twenties as a model builder without any real work experience (and went on to create some of the company’s biggest hits, including the early-2000s craze Bionicle), admits he probably wouldn’t be qualified for a design job in Future Lab now. “The technical requirements have changed so much,” he says. “There isn’t as much place for what in Danish we call ole opfinder.” He searches for the word in English, and sounds a little wistful when he finds it. “You’d probably say ‘inventors.’ ”

At their disposal are bins of Lego bricks, laptops loaded with animation software, a ­preschool’s worth of arts-and-crafts supplies, pro-quality digital cameras, and, forenergy, endless plates of gummi candy and other sugary snacks. (A real treat, because sugar is banned on the Lego campus, except in coffee.) An inspiration wall features long shelves loaded with hot new gadgets and competitors’ products, including Oculus Rift virtual-reality gear and a tablet accessory they admire so much they ask for it not to be mentioned. “It’s a small startup and things would go crazy for them,” says Gram.

When the teams present their ideas to leadership the following day, they are strikingly polished. They range from way cooler Fusion-ish toys to Internet-of-Things–style experiences—and a couple feel like they could go directly into development. Which they may well have by now, joining at least four projects that are currently making their way through various parts of the Future Lab’s system.

In February, the Future Lab will be bringing out a second product: Portal Racers, a free, entirely digital game with a hovercraft theme, designed to work with a new 3-D laptop camera from Intel called RealSense (which the processor giant has just started to roll out on new computers). The camera, which can track users’ body movements, allows for new Kinect-like ways of interacting with a computer, which the game harnesses. The original idea was to have kids build their own hovercrafts out of bricks and scan them into the game, Fusion-style, but unless Portal Racers somehow becomes a huge success, Gram says it will remain a digital-only experience. And while it certainly looks fun in the video they have of kids testing it, it will be a much more modest launch than Fusion. It seems to be as much about Future Lab getting to understand a new technology as about creating an awesome game for kids.

Which will be increasingly valuable information. During one of the final presentations in Palamós, a young designer mentions that no matter how well Lego sets are selling, their research shows that kids are spending less and less time playing with them every year, that other pleasures are pulling them away. Gram is sure that’s one Future Lab message the rest of the company has heard loud and clear: Experimentation “is something we can’t afford not to do.”


Bricks, Bots, and Beyond

A guide to Lego’smost experimental projects.

“It’s a classical skunk-works approach,”says Lego CEO Jørgen Vig Knudstorp of Future Lab and its predecessor groups, which have been charged with developing entirely new play experiences (that often end up reaching the market in controlled trial runs). “It’s a small area of the company that operates a little outside the rules,” he says, yet one that delivers vital information.

1. LEGO MINDSTORMS

Launched: 1998 (Worldwide)

Lego’s robotics platform, created with MIT’s Media Lab, gave the Future Lab some of its key DNA. It was the company’s first hybrid digitalphysical experience, and was the first time adult fans were brought into the design process. (Lego realized that its most hard-core users knew more about programming toys than they did.)

2. LEGO ARCHITECTURE

Launched: 2007 (Chicago); 2009 (Worldwide)

Now a global hit helping fans build models of nearly 20 buildings, Lego Architecture started in the most grassroots way possible: Lego employees, without management approval, provided bricks to an architect in Chicago, and he created replicas of the Sears and Hancock towers— hundreds of them.

3. LEGO IDEAS

Launched: 2008 (Japan); 2011 (Worldwide)

Fans vote on new-kit ideas submitted by amateur designers. Anything with more than 10,000 votes goes to a review phase, and Lego decides which get made. So far, the process has created more than 10 limited- availability kits, including a model lab staffed by female scientists and the Big Bang Theory apartment.

4. LEGO GAMES

Launched: 2009 (England and Germany); 2010 (Worldwide)

The line began with 20 board games, including Lava Dragon and Pirate Code, and combined traditional game play with Lego bricks. Future Lab’s Ditte Bruun Pedersen came up with the idea of Lego Dice, which snap together and can be configured in different ways depending on the game. The line was discontinued in 2013.

5. LIFE OF GEORGE

Launched: 2011 (U.S.); 2012 (Worldwide)

The puzzle game, targeted at families, combines a special set of bricks with a smartphone app. Part of the experience involves importing shapes built with the bricks into the app via the phone’s camera. It marked a breakthrough for the company in blending physical and digital play, which has become the Future Lab’s primary focus.

6. FUSION

Launched: 2013 (U.S. Toys “R” Us and Lego Stores)

An evolution of Life of George, Fusion’s three kits (Town Master, Battle Towers, and Resort Designer) provide a similar interactive experience: users build something with the included bricks and scan it with a camera into a tablet game. Future Lab is studying how kids play with the toy to try to improve the experience.

[Lego sculpture: Kyle Bean, Photo: Aaron Tilley]

These Cool Robots Are Processing Your Amazon Orders

Amazon may be developing drones for the future, but here’s something for the here and now. A veritable feast of robots that will appeal to anyone who is into technology.

Today the e-commerce giant lifted the lid on the advanced (and frankly damn right cool) little machines that make its latest, eighth generation fulfillment centers tick.

Robots from Kiva Systems, a company Amazon bought for $775 million back in 2012, are the standout star at the center. Scurrying around the warehouse floor, they move your precious orders and look like a domesticated version of a Star Wars character or perhaps a space station bot from Wall-E.

Amazon isn’t just about cutting-edge robotics, the company invests in people power too. This year, it said it plans to hire 80,000 employees to cover the seasonal rush, that’s 14 percent more than last year. As ever, it expects “thousands” of these short-term recruits to move into full-time roles once the crazy period has passed.

The company has 10 of these tech’ed-up fulfillment centers across the U.S., housing more than 15,000 Kiva bots.

Amazon said the technology inside the centers includes the Robo-Stow, a gigantic robotic arm that shifts orders. There are also new inventory systems that cut down time taken unloading and processing products and packages, getting your goodies to you quicker — in theory, at least.

Personally, I can’t wait to see how drones will fit into the process… but I suspect we have a lot of time to wait on that. The Kiva is cool enough for now.

Kaynak: http://techcrunch.com/2014/12/01/these-cool-robots-are-processing-your-amazon-orders/?ncid=tcdaily

Küresel Bir Marka Yaratmak Bir Hayal Mi?

Türkiye’de yıllardır konuşulan, çeşitli adımlar atılan ama henüz bir türlü somut bir hale bürünemeyen bir sorun var: küresel marka yaratmak… Bunun nedenlerine baktığımızda ilk akla gelen neden, Türkiye’nin bu işe henüz yeni başlamış olması… Türkiye 2005 yılına kadar, 30-35 yıllık bir süre yüksek faiz-yüksek enflasyon sarmalında yaşadı. Hal böyle olunca, çağdaş pazarlama ve onun ödülü olan “marka”yı keşfetmekte geç kaldı. Bu konu üzerine odaklanmamızın geçmişi 10 yıldan fazla değil. İkinci neden ise, bu kavramın ekonomik önemini kabul etmemize rağmen yol almakta o kadar kararlı ve coşkulu olmamamız. Nedense bu sürecin çok meşakkatli ve pahalı olacağına dair bir önyargıya sahibiz. Bu önyargı kulaktan-kulağa dolaşıyor ve her nasılsa inandırıcı geliyor. Küresel bir başarı elde etmek, marka bayrağıyla birlikte Türk bayrağını farklı coğrafyalarda “kalıcı bir başarıyla” dalgalandırmak gibi bir heyecanımız eksik. Belki de iç pazarın alışılmış cazibesi hala bu yolda bir engel oluşturuyor.

Neden Bir Marka Ajansı Yok?
Üçüncü neden de, ülke olarak bu konuda bize yol gösterecek, ışık tutacak bir stratejiden yoksun olmamız. Her kafadan bir ses çıkıyor; Türkiye için ekonomik katma değeri netleştirilmemiş hedefler konuluyor önümüze. Ülkemizin bir “yatırım ajansı” var ama bir “marka ajansı” yok. Bu kadar önemsediğimiz bir konunun sahibi belli değil.

Bu üç temel neden ve belki daha başka etkenlerle de küresel marka yolculuğumuz istediğimiz şekilde gerçekleşmiyor. Çok değil, yine 10 yıl önce Güney Kore markalarının bir kısmına burun kıvırırken, bir kısmından haberdar bile değilken, bugün Güney Koreli Samsung, Hyundai, LG, KIA küresel sıralamalarda üst sıraları zorlamaya başladılar bile…

Yine aynı listede Çin 25, Brezilya 9, Rusya 8, Hindistan 6 markayla yer alıyor. Bir zamanlar eşdeğer kabul edildiğimiz bu ülkelerin değer elde etme konusunda gösterdiği başarı listelere bu şekilde yansıyor. Bir ülkenin küresel ölçekte değerli marka sayısı, söz konusu ülkenin değer üretebilme kabiliyetini yansıtır.

Dünyamız, fiziki olmayan varlıklar dünyası haline gelmiştir. Sahip olunan üretim tesisleriyle yapıların değerinden daha fazla marka gibi fiziki olmayan varlık değeri konuşulmaktadır.

Yine Brand Finance tarafından dünya sermaye piyasaları dikkate alınarak yürütülen bir başka araştırmaya göre, şirket değerlerinin yarısından fazlası fiziki olmayan varlıklardan oluşmaktadır. Günümüz dünyasında değer, sadece üretimle elde edilmemektedir.

Markanın Değeri Neden Önemli?
“Marka Değeri”, yapılan satışlar içerisinde markanın payıyla ilgilenmektedir. İster mikro düzeyde (firma bazında), ister makro düzeyde (ülke bazında) olsun, üretilen ürünlerin satışından elde edilecek gelir iki temel unsurdan oluşmaktadır. Fiziki Varlık: elle tutulabilir, gözle görülebilir – ürün, mal ve Fiziki Olmayan Varlık: elle tutulamaz, gözle görülemez – marka anlamına gelmektedir.

Toplam satış geliri içerisinde fiziki varlığın payı ne kadar fazla olursa, değer oluşturma açısından hayati öneme sahip fiziki olmayan varlık payı da o kadar az olacaktır. Başka bir deyişle, sadece mal ağırlıklı bir hasılat söz konusudur. Fiziki olmayan varlığın satış hasılatı içerisindeki payının artması, üretim girdi miktarının azalmasına, değerin ise artmasına neden olacaktır. Bu tespitin ülkemiz açısından önemine gelirsek; Türkiye’nin ithalat ve ihracat dengesizliği, ülke politikalarına yön verenleri meşgul eden temel sorunlardan birisidir.

Fiziki varlıklara dayalı çözümlerin, bu dengesizliği gidermede kısmen çare olabileceği, pazarlama ve tüketici ilintili fiziki olmayan varlıkların bu konuda önemi kabul edilmektedir. Yapılan ihracat tutarı içerisinde marka gibi fiziki olmayan varlık oranının düşük olması nedeniyle, dış satışı artırmak için daha çok mal üretmek-satmak zorunda kalınmaktadır. Bu süreç yatırım malı-ara mal ithalatını artırmaktadır. Yurt dışına yapılan satış tutarı içerisinde marka gibi fiziki olmayan varlıkların payını artırmak, değer ilave etmek suretiyle daha çok üretmeden daha çok kazanç sağlanabilir ya da daha çok üretilir, daha çok satılır, daha da çok kazanılır.

Tüm bu nedenler dolayısıyla, değer tabanlı bir düşünce sistemiyle onun gereği olan ölçme-kontrol etme-yüceltme anlayışının ülke genelinde kabul görmesi umut edilmelidir. Şu anda sadece ciro üzerinden gelecekle ilgili varsayım ve hesaplar yapılmaktadır; mal ihracından elde edilecek toplam hasılat, ülkeyi ziyaret edecek yabancı sayısı gibi…

Küresel Arenada Sahne Almak
“Marka Değeri”, değer tabanlı pazarlama yaklaşımının temelini oluşturmanın yanı sıra pazarlama faaliyetleri başarısını belirleyen en mükemmel göstergedir. Tek tek markaların başarılarını beklemek nedense uzun zaman almaktadır. Bunda iç pazar cazibesinin rolü olduğu kadar, henüz markaların küresel arenada boy gösterecek kadar donanımlı ve güçlü olmamaları da etkendir.

Bu nedenle devlet eliyle yürütülen bir destek programından beklentilerin yüksek olması olağan karşılanmalıdır. “10 yılda 10 dünya markası” sloganıyla yola çıkan Turquality programı, neredeyse 10. yılına girmek üzeredir. Bu örnek gösterilecek itici gücün, Türkiye’nin fiziki olmayan varlık potansiyelini ortaya çıkaracak ve bir strateji oluşturacak şekilde yeniden yapılanmasına ihtiyaç olacağı düşünülmektedir.

Yine bu yıl Brand Finance tarafından yayınlanan Nation Brand Index araştırmasına göre Türkiye, ülke marka sıralamasında 19. sırada yer almasına karşın marka yönetimindeki başarıyı temsil eden “Marka Gücü Endeksi” sıralamasında aynı başarıyı gösterememiştir. Söz konusu araştırmada ülke marka yönetim başarısı dört temel kriter dikkate alınarak yapılmıştır:

Yatırımlar yani ülkenin dış ticaret dengesini koruyacak şekilde içeride yatırımların özendirilmesi ve dışarıdan doğrudan yatırım cezbedebilme yeteneği. Turizm yani ülke vatandaşlarının tatillerinin ülke içerisinde geçirmesini teşvik edebilmek ve yurt dışından ziyaretçi cezp edilmek, ürünler yani ülke vatandaşlarının kendi ülkelerinde üretilen ürünleri kullanmasını teşvik etmek ve ülke ürünlerinin yurtdışında başarılı olmasını desteklemek. En sonuncusu ise yetenek yani ülkeden beyin göçünü önleyecek programlar geliştirmek ve yurt dışından yetenekli insanların ülkeye yerleşmesini teşvik etmek. Bu saydığımız dört ana başlık altında ülke markalarını en iyi yöneten ilk beş ülke İsviçre, Singapur, A.B.D., Almanya ve İsveç olarak saptanmıştır.

Sonuç Olarak
Türkiye’nin tüm ülkeyi gözeterek hazırlanacak bir marka stratejisine ihtiyaç olduğu gerçeği artık net olarak karşımızda durmaktadır. Şirketlerimizin sürdürdükleri faaliyet içerisinde en önemli varlıklarının marka olduğu inancına ve bilincine erişmesi, markanın bir değer içerdiği ve bu değerin marka yönetiminde sağlanan başarı ya da başarısızlıkla değişeceğinin kabul edilmesi ve değerin ancak ölçerek saptanabileceği, ölçmeden kontrol etmenin, kontrol etmeden de yüceltmenin mümkün olamayacağının idraki ile arzu edilen gelişmenin sağlanabileceğini göstermektedir.

Marka değeri gibi  sayısal verilere dayanarak başarının ölçülmesi henüz ülkemizde yaygınlaşmamıştır. Subjektif unsurlar hala önemini korumaktadır. Ancak ileri pazarlama anlayışı, yıllık kâr/zarar oranlarından daha çok sürdürülebilir değer artışını esas almaktadır. Türkiye daha çok ciroların büyüklüğüyle gündem oluşturmaktadır. Ne zaman ki sağlanan değer tartışılmaya başlanacak, o zaman gerçek kazançlar önem kazanacaktır.

Kaynak:

http://www.timtv.com.tr/haberler/kuresel-bir-marka-yaratmak-bir-hayal-mi-n-114

İşinize Gelecek 6 Muhteşem İnovasyon Trendi

İşinize Gelecek 6  Muhteşem İnovasyon Trendi

İnovasyon,  hızlı değişen ve sürekli yeni gelişmeler yaşanan bir alan. Bir anlamda inovasyonun inovasyonu diyebileceğimiz bu süreçte yeni araçlar, yöntemler ve yollar geliştiriliyor. Bu hızlı değişimi takip etmek ve yaptığımız işlere yansıtmak başarı şansımızı artırıyor.

2015 te  İnovasyonu Şekillendirecek Yükselen  Trendler Neler?

İşte sizi 2015′ te bekleyen 6 muhteşem inovasyon gündemi:

1. Startup’lar Yeni Fikirlerin Ana Kaynağı Olma Noktasında Arge Departmanlarını Solladılar

Daha birkaç yıl öncesine kadar genç kuşağın en genç beyinleri Wall Street’te çalışmak için can atıyor ve tercihlerini kurumsal ve çok uluslu şirketlerde bir kariyer yapma yönünde kullanıyorlardı. Ama Y kuşağıyla birlikte işler tamamen değişmek üzere, yeni nesil girişimcilik ruhuyla Silikon Vadisi, Soho (Newyork), Dublin yada Lima gibi Teknoloji Üssü olan merkezlerde kendi işlerini üretmeye çalışıyorlar. Onlar bir sonraki Facebook, Whatsup yaratmak için çalışıyorlar yada dünyayı değiştirecek bir robot şirketi kuruyorlar. Y kuşağı işi yapmak için gereken fonun bulunabileceğini, hayranlarının ve takipçilerinin o fikri kapmak için heyecanla beklediklerini keşfediyorlar. Gelişen girişimcilik ekosistemi doğru iş fikri ve doğru iş modelleri için daha çok fırsat sunuyor. Gerek fon bulma gerekse üzerinde çalıştığımız iş için müşteri bulmak eğer bir soruna çözüm sağlıyorsak zor değil. Unutmayın inovasyon icat etmek değildir, fayda sağlayan yeniliklerdir. İcat etmek zorunda değiliz, sadece mevcut bir probleme çözüm üretmekte bizi Girişimci yapabilir.

Nest Duman Dedektörü

Google son birkaç ayda 8 adet girişimi satın aldı. Bunlardan birisi de akıllı evlere hizmet sunan akıllı termostat ve duman dedektörleri geliştiren NEST.

Sırada kim var?

İşte yeni gelişen bu trendin en net faydası: Kurumların ARGE birimleri Startup’ların gölgesinde kalıyor ve CEO lar artık dışarılarda sürekli yeni startup’ lar peşindeler. Mesaj çok net,  artık hiçbir sektör mevcut iş modellerini yıkmakla meşgul olan girişimciler yüzünden rahat değiller.

2. Açık İnovasyon Modeli Ana Akım Haline Geliyor

Açık İnovasyon modeli sayesinde dış paydaşlarla (tedarikçi, müşteri, üniversiteler vb.) gerçekleştirilen risk paylaşımlı işbirlikleri, ARGE bütçelerinde azalmalar meydana getirmektedir. Evet Açık İnovasyon şirketlerin arge maliyetlerini azaltmasına yardım ederken daha müşteri odaklı ürünler geliştirmelerine de katkı sağlamaktadır.

2003 yılında Berkeley Profesörlerinden Henry Chesbrough tarafından yazılan açık inovasyon kitabında bahsettiği üzere P&G kurduğu “Bağlan ve Geliştir” programıyla geliştirdiği ürünlerin %50 lik kısmının şirket dışından gelen fikirlerle hayata geçirmektedir. Şirket paydaşları inovasyon faaliyetlerinin % 50 lik kısmına kaynak sağlıyor. Dünyanın en çok Arge çalışanı bulunan şirketlerden birinin Açık İnovasyon modelinden faydalanıyor olması bu akımın önemini ortaya koymaktadır.

Açık İnovasyon şirket içi Arge faaliyetleri için tehdit değil, destekleyici bir rol oynamaktadır.  Bugün milyonlarca insan şirketlerin inovasyon süreçlerinde yer alıyor ve bunu severek yapıyorlar. Çünkü artık tükettikleri ürünler üzerinde söz sahibi olmak isteyen bir tüketici kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu akım markaların tüketicileriyle ortak faaliyet alanlarını artırmalarını gerektiriyor.

3. İnovasyon Herkesin İşi Haline Geliyor

Gerek yürüttüğümüz Açıkinovasyon.com‘da ki projeler gerekse kurum içi inovasyon projelerinde karşılaştığımız yaygın anlayışlardan birisi inovasyonun sadece Arge yada Pazarlama birimlerinin görevi olarak algılanmasıdır. Bu tutum kurum içinde kurduğumuz inovasyon yönetim sistemlerinin sürdürülebilirliği için inhibitör görevi görmekte ve çalışanların inovasyon sürecine katılımı önünde bir engel olarak durmaktadır. Aslında kurum içinde herkesin ünvanın yanında birde inovasyon şapkası olmak zorundadır. Çünkü inovasyon bir birimin değil topyekün kurumun işidir ve tüm çalışanların bu sürece desteğini gerektirir. Kurum içinde herkesin inovasyonu görevi olarak benimsediği ve faaliyetlere katkıda bulunduğu bir inovasyon organizasyonu ve kültürü oluşturmak çok önemli.  Çalışanların inovasyon verimliliğini artırmak içinde Bilim ve Sanat faaliyetlerinin iç içe geçtiği bir kültür oluşturmaya özen göstermeliyiz.

Artık çalışanların değişime ayak uydurabilenin ve yenilikler konusunda üretken olanının tercih sebebi olduğu dönemlerden geçiyoruz. İster kendi işimizi yapıyor olalım ister başkası için çalışıyor olalım iş hayatında zirveye ilerlemek için işimize yenilik katmalı ve inovasyon zihniyeti, becerisi ve araçları konusunda uzmanlaşmalıyız. Ufak bir başlangıç için İşinize Yaratıcılık Aşısı yapabileceğiniz önerilerimizin yer aldığı şu yazıyı okuyabilirsiniz. İnovasyon ve yaratıcılık alanında kendinizi daha fazla geliştirmek istiyorsanız inovasyon.co eğitim programlarına bir göz atmanızda fayda var.

4. Paylaşım Ekonomisi Durdurulamıyor

Hilton ve İntercontinental gibi dünya konaklama devlerini yakında geride bırakacak olan bir otel işletmecisi olan, Airbnb San Francisco merkezli bir girişim.  Bu girişim 192 ülkeden ev sahiplerinin boş odalarını, boş evlerini seyahat edenlere kiralayabilecekleri bir web sitesidir. Airbnb hızla gelişen paylaşım ekonomisi hareketinin inovatif startup’ larından biri olup normal insanlara sahip oldukları bir varlık üzerinden para kazanmalarını sağlıyor. Şuan evinizde kullanmadığınız boş odanız mı var :) kiralamak için emlakçı yada ticaretle uğraşmanıza gerek yok  Airbnb.com’u ziyaret etmeniz yeterli.

Günümüzde birçok sektör mevcut iş modellerine meydan okuyan girişimlerle tehdit altında. İnovatif hareketlere karşı direniş, şirketler için olumlu sonuçlar doğurmuyor. Örneğin Taksicilik Sektörü Uber tarafından rahatsız ediliyor, 200 den fazla şehirde üye olduktan soran araçlarınızı başkalarıyla paylaşmanıza imkan veren bir mobil uygulama. Kemal Payza’nın “Taksicilerin İnovasyona Uber Direnişi” isimli araştırma yazısında UBER’in taksicilik sektörünü nasıl sarstığını inceliyor. Çok önemli tespitlerin olduğu araştırmada kişiden kişiye paylaşım ekonomisinin etkisinin çarpıcı sonuçları gözler önüne seriliyor.

Fortune dergisinin araştırmasına göre paylaşım ekonomisi yıllık %25 in üzerinde büyüyerek 3.5 milyar dolarlık bir pazar oluşturmuş durumda. Mikro girişimciler bu alanı yıllardır paraya çeviriyorlar. Youtube’un televizyonlara, blogların ve sosyal medyanın geleneksel medyaya yaptıkları ortada. Önümüzdeki yıllarda paylaşım ekonomisinin yarattığı değişim girdabının farklı sektörlerde yeni kazanan ve kaybedenler ortaya çıkaracağına şahit olacağız. Girişimci arkadaşlarımıza duyurulur.

5. CINO’ların Yükselişi

2006 yılında GE, Whirlpool, P&G ve Shell gibi ileri görüşlü şirketlerde CINO – Chief Inovation Officer ünvanlı yeni bir üst düzey yönetici rolü tanımlandı. Bu yeni pozisyonun amacı kurumun inovasyon stratejisi ile inovasyon kültürünü düzenlemek ve yönetmekti. Bu pozisyonun geliştirilerek birilerinin atanması kurumlarının sistematik dönüşümüne ve büyümesine yardımcı oldu.

2008 deki global kriz CINO pozisyonun gelişmesini bir süre yavaşlatsa da daha sonra CINO pozisyonu yeniden şirketlerde yaygınlaşmaya başladı ve kurumlar bu pozisyonları oluşturmaya başladılar. Uluslararası Danışmanlık şirketi Capgemini’ nin yaptığı bir araştırmaya göre 260 İnovasyon Yöneticisinin %43’ ü “ Şirketlerinde resmi olarak görev alan sorumlu İnovasyon Yöneticisi olduğunu söyledi “ Bir önceki yıl yapılan aynı araştırmada bu oran % 33 olarak gerçekleşmiştir.

Bu trend ülkemizde de yaygınlaşmakta olup Eczacıbaşı Holding, Arçelik, TEB, ve Borusan Holding gibi kuruluşlarda CINO pozisyonları bulunmaktadır. İleride tüm şirketler için bu pozisyonun bir ihtiyaç olacağını söylemek yanlış olmaz. Eğer İnovasyon alanında ilerlemek istiyorsanız iş görüşmesinde sorulan şu meşhur “Gelecekte Hangi Pozisyonda Olmak İstiyorsunuz?  sorusuna verilen CEO cevabına CİNO olmak istiyorum diyebilirsiniz.

6. Crowdsourcing Büyük Şirketlerde Prestij Kazanmaya Devam Edecek

Crowdsourcing çok çeşitli tanımlara sahip olmasına rağmen özünde işle ilgili konuların çözümüne yönelik olarak binlerce insanın oluşturduğu topluluğun kollektif zekasını kullanmaya dayanır. Öncelikle kurumunuzun kendi iç dinamikleriyle çözemediği yada hakkında çalışılmasını istediğiniz bir konu belirliyorsunuz ve sonrasında bunu uzman yada ilgili kişilerden oluşan bir topluluğa açık çağrı davetiyesi şeklinde online olarak duyuruyorsunuz. Örneğin NASA mars resimleri üzerinde ki kraterlerin ölçümünü yapabilmek için astronomiyle ilgilenen online bir toplulukla çalıştı. Bu topluluk tamamen gönüllü bireylerden oluşmaktaydı. Sonucunda kendi çalışanlarının çözebileceğinden 10 kat daha kısa sürede sonuca ulaştı.
Crowdsourcing, Wired Magazine editörlerinden Jeff Howe (Crowdsourcing isimli Türkçeye çevrilmiş bir kitabı bulunmaktadır) tarafından üretilmiş bir sözcük olmasına rağmen konsept olarak 18. yy’ a dayanmaktadır. 1715′ te İngiliz hükümeti denizde navigasyonu sağlayacak bir icat geliştirilmesi için “the Longitude Prize” adında herkese açık yarışma düzenledi. Yarışma bir saaatçi olan John Harrison tarafından kazanıldı ve deniz kronometresi icat edilmiş oldu.
Şirketler artan oranda faaliyetlerinde Crowdsourcing akımından faydalanmaktadırlar. Örneğin 180 tasarımcısı bulunan Lego kendi tasarımcılarının düşünemeyecekleri fikirler için takipçilerinden ve müşterilerinden faydalanıyor. Nasıl mı yapıyor? Bir web sitesi üzerinden takipçilerinin tasarım fikirlerini göndermelerini istiyor daha sonra katılımcılar gelen fikirleri oyluyor ve seçilenler üretime gidiyor. Peki fikir sahibi ne kazanıyor? Üretilen modelin satışından %1 pay alıyor. Crowdsourcing işte böyle bir model; sizin için işe almadan çalışabilecek binlerce beyin gücü demek. İnsanlar hevesliler, önemli olan onları motive edebilecek doğru modeli tespit etmek.

İnovasyonunda inovasyona ihtiyacı vardır.

Şirketinizin inovasyon faaliyetlerine bakıp herşey yolunda gidiyor diye düşünmek tehlikeli olabilir. Çünkü İnovasyon faaliyetlerini yürütürken kullandığımız araç ve yöntemleri geliştirmeli ve rafine etmeliyiz. İnovasyonunda inovasyona ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Umarım bu 6 trend sizi bu konuda aksiyon almaya teşvik edecektir.

2015’te organize edeceğimiz İnovasyon İstanbul etkinliğinde Dünyanın ve Türkiye’nin önde gelen Fikir Liderleri, Yöneticileri ve Girişimcileri İnovasyonun yükselen trendlerini ve konularını paylaşacaklar. Programı yakın zamanda ilan edilecek etkinliğe katılmanızı tavsiye ederim.

Kaynak:

http://www.inovasyon.co/isinize-gelecek-6-muhtesem-inovasyon-trendi/

Endüstri şirketi gece yatar, sabah kalktığında bir analitik şirketine dönüşür…

GE şirketini bilirsiniz. Edison tarafından kurulmuş, Genel Elektrik şirketi. Geçtiğimiz yıllarda dünyanın en değerli şirketi idi. Bu başarının mimarlarından birisi Jack Welch idi, efane CEO. GE’yi faaliyette bulunduğu sektörlerde lider haline getirmiş, iş birimlerin global ölçekte neredeyse bağımsız hareket etmesini sağlamış.
Endüstri şirketi gece yatar, sabah kalktığında bir analitik şirketine dönüşür...

Bugün GE’nin CEO’su Jeffrey Immelt. Gayet deneyimli bir CEO. Tam bir Amerikalı. Türkiye’ye bir kaç defa geldi gitti. Bilindiği üzere GE’nin Türkiye’de pek çok yatırımı, uzun yıllara dayanan bir geçmişi var. Ayrıca geçen sene bir İnovasyon Merkezi kurmaya karar verdi, proje devam ediyor.

2012’den beri GE ‘Minds + Machines’ isimli bir etkinlik düzenliyor. GE’nin işi makinelerle, hem de büyük makinelerle. Rüzgar türbinleri, uçaklar, lokomotifler, tomografi cihazları ve daha niceleri. Yani ‘machines’ bölümü aklımıza yattı. Ya ‘minds’ kısmı nedir? İşte burası çok enteresan.

Bu yılki ‘Minds + Machines’ etkinliğinin açılış konuşmasında GE CEO’su Jeffrey Immelt ‘akşam yattım, sabah bir yazılım ve analitik şirketine uyandım’ gibi bir cümle kuruyor. Nasıl yani? GE kendi bünyesinde Predix isimli bir yazılım kullanıyor. Analitik hesaplar yapmak üzere. Bunu iyice geliştirmişler, geliştirmeye devam ediyorlar. Daha önemlisi artık ticari bir analitik uygulama olarak tüm müşterilerine satmaya karar vermişler.

Sahnede GE’nin CEO’su CIO’lara sesleniyor. Pek sık rastlanan bir şey değildir. CIO’ların önemini vurguluyor ve onları hedef kitle olarak tanımlıyor. Dönem dijital dönem, akıl dönemi. Her şey dijitalleşecek, her şey akıllanacak. Koca GE, Genel Elektrik şirketi, yavaş yavaş yazılım ve analitik şirketi olmaya doğru yol almaktadır. İlginç bir gelecek bizi bekliyor.

Kaynak:http://bilgicagi.com/Yazilar/18423-endustri_sirketi_gece_yatar_sabah_kalktiginda_bir_analitik_sirketine_donusur__.aspx