Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı Atsan atılmaz, satsan satılmaz! Letgo ne işe yarar?

“Çek yükle mesaj at, Letgo ile kolay sat.” — Yemin et?

Alec Oxenford’un kurucusu olduğu ve son olarak Naspers’in $100M yatırım yaptığı (toplamda 7 yatırımcıdan $200M) Barselona bazlı mobil seri ilan / P2P pazaryeri uygulaması Letgo, Türkiye’de de televizyonlarda zırt pırt karşımıza çıkan kısa ama “çarpıcı” reklamlarıyla adeta beynimizi matkapla delmek için en az birkaç milyon dolar harcamıştır değil mi?

Gelin ne kadar televizyon reklamı yapmışlar önce ona bir bakalım…

Letgo Haziran 2016’da 2052 GRP ile İlk 10 TV Reklamvereni Arasında, Sadece 20–26 Haziran arası 754 GRP (Kaynak: Cereyan Medya)
Ağustos’ta GRP’si biraz düşmüş ama siyasi konjonktür ve yaz/bayram dönemi sebebiyle Letgo 1633 GRP ile 7. sıraya kadar yükselmiş. (Kaynak: Cereyan Medya)
Letgo Kasım’ın ilk haftası 323 spotla ilk 15 arasında ancak 15-20″’lik kısa versiyonlarla toplam sürede ilk 15’e girememiş. Öncesinde 26 Eylül-2 Ekim döneminde ise tam tersi 30″ spotlarla süre bazında 6431 saniye ile 11. olurken spot adedinde ilk 15’te yer almamış. (Kaynak: MTM)

Burada yaratıcı içeriğe girmeyeceğim ama itiraf etmek gerekirse CP+B Londra imzalı olduğunu tahmin ettiğim kısa reklamlar epey komik. Yalnız bunca reklama rağmen önemli bir şeyin bozuk olduğunu düşünüyorum.

Letgo’nun, Türkiye’de ve Dünyada yaptığı onca yatırımın karşılığını alabildiğini söyleyebilir miyiz? Bu soruya cevap verebilmek ve sorun tespiti yapabilmek için önce uygulamanın penetrasyonuna, ardından sosyal medya platformlarındaki performansına bir göz atalım:

Mobil Uygulama Penetrasyonu

Letgo Türkiye’de şu anda Play’de 5, App Store’da ise 7. sırada. Her ikisinde de Alışveriş kategorisinde lider.

Letgo en çok indirilen ücretsiz iOS mobil uygulama listesinde Türkiye’de hâlâ ilk 10’da. Yani reklamlar işini layıkıyla yapıyor.

Letgo’nun en çok izlenen ilk 3 Youtube reklamı toplamda ABD’de 12.38M, Türkiye’de ise 3.25M kez izlenmiş.

Hem ABD’de hem de Türkiye’de reklamlarının Youtube’da izlenme rakamları (Youtube reklam dopingi sayesinde de olsa) milyonlar seviyesinde.

25 Ağustos’ta Letgo şöyle bir basın bülteni yayınlamış:

letgo İlk Yılında 30M İndirilme & 13.2M Aktif Kullanıcıyı Geçti

  • 2. yılın sonunda ABD pazarında $13.2B’lık işlem gerçekleştirmeyi hedefliyor (???)
  • Uygulama üzerindeki satıcılar ve mesajlaşma sayıları aylık %21 ilâ %40 arasında büyüyor
Son 30 günde Türkiye’de 23 bini Android, 195 bini iOS olmak üzere 218 bin kez indirilmiş. Dünya çapında 2.6 milyon kez indirilmiş, %8.4’ü Türkiye’den

Bu veriler ışığında kabaca Letgo’nun Türkiye’de de toplam 2.5 milyon kez indirildiğini ve 1.1 milyon aylık aktif kullanıcısının olduğunu tahmin mümkün. (Maalesef tutunma, aylık ve günlük aktif kullanım verilerine ücretsiz erişim yok.)

Letgo iki turda 100’er milyon dolar, toplamda $200M yatırım aldı. 2015 Eylül’ünde ilk tur yatırım sonrası bunun $75M’lık kısmını reklam ve pazarlama için kullanacaklarını duyurmuşlardı. Tahminen 2016 Mayıs’ındaki ikinci 100 milyon doların da büyük kısmını daha önce $40M yatırım almış yine Barselona bazlı Wallapop’u satın almak için kullandılar.

Bu durumda (hepsini harcadılarsa) Letgo’nun CPI’ı (uygulama indirtme maliyeti) $2.5 [$75/30M]. CpLUI yani sadık kullanıcı başına uygulama indirtme maliyeti ise $5.6 [$75/13.2M] civarı. Bu rakamlar ABD ortalamalarının yaklaşık 2 katı. İndirilen uygulamaların önemli bir kısmı Türkiye gibi CPI’ın düşük olduğu ülkelerden gelince, epey verimsiz. (Ha paranın daha yarısını kullandık, dolayısıyla Şubat 2017’ye dek 60M indirilme ve 30M aylık aktif kullanıcı açıklarız derlerse bir derece.)

Ağustos 2016’ya dek 12 ayda 30M kez indirildiyse, ayda ortalama 2.5M indirilme yapar. İlk 3 ay bu ortalamanın çok altında başladığını tahmin edersek, Ağustos 2016 rakamı 4 milyonu geçmiş olmalı. Oysa Ekim 2016 için hâlâ sadece 2.6M indirilme raporlanması pek umut vaad etmiyor. Öyle katlanarak büyüme söz konusu değil.

İlk 12 ayda 30M İndirilme Senaryosu

Facebook

7 Ekim’de Facebook’un Marketplace duyurusuna istinaden şöyle bir tivit atmışım.

O zaman dikkatimi çekmemişti ama şimdi Facebeook’ta arayınca bugüne dek sadece 7 arkadaşımın 13 ilan paylaştığını, 3 arkadaşımın da Letgo ile ilgili mesleki (reklam/business) yorumlar yaptığını gördüm. Mesleki yorumları saymazsak 634 arkadaşım içinde ilan paylaşanlar sadece %1.1’e tekabül ediyor.

Letgo, 69 bin takipçisi (letgoapp / letgoturkiye ABD, Türkiye, Kanada, İtalya, İsveç, Norveç dahil) olan Facebook sayfasında kendini şöyle tanımlıyor:

Bulunduğun çevrede, ikinci el eşyaları alıp satmak için hızlı ve eğlenceli bir yol.

SATMAK İÇİN PRATİK BİR YÖNTEM
Hızlıca fotoğraf çek, açıklama yaz ve yayınla. Elektronik eşyalarını, aksesuarlarını veya mobilyalarını satmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Hem de ücretsiz!

AVANTAJLI FİYATLAR
Perakende fiyatlara göre %80’e varan oranla daha hesaplı ürünler!
Her hafta yayınlanan birbirinden havalı, yepyeni ürünleri keşfet.

SAMİMİ VE GÜVENLİ MESAJLAŞMA
7/24 açık bir ikinci el pazarındaymışçasına ilgilendiğin ürünlerle ilgili sorular sorabilir, teslimat şekli veya yeri ile ilgili anlaşabilir yada sadece bir “Selam’’ gönderebilirsin!

Buradaki mesajlaşma vurgusu ve “selam” gönderme önerisi özellikle Türkiye’de platformun suyunu çıkarır. Detayına aşağıda gireceğim.

200 milyon dolar yatırım almışsın, milyonlarca dolarlık reklam yatırımı yapmışsın Facebook’ta dünya çapında 69K beğeni, 5.5K etkileşim. Biraz hayal kırıklığı değil mi? Tamam amacın “like” değil, “uygulama indirtmek” ama yine de…


Facebook reklam panelini biraz mıncıkladığımızda ilginç veriler elde edebiliyoruz. 45 milyon Facebook Türkiye (aylık aktif) kullanıcısı arasında Letgo ile ilgili olabilecek olanların toplamı 5.1 milyon, yani toplamın %11.3’ü olarak karşımıza çıkıyor. Facebook’u her gün kullanan 27 milyon kişi içinde ise 4.1 milyon yani %15. Esasen hiç de fena değil gibi.

Bu 5.1 milyonun:

  • %21.5’i kadın, %71’i erkek. %2 (100 bin) cinsiyet belirtmemiş.
  • %25’i İstanbul’da, %43’ü İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaşıyor.
  • %9.2’si 18 yaş altında, %25.5’i 19–24, %23.5’i 25–30, %25.5’i 31–39, %14.7’si de 40+ yaşında.
  • %29.4’ü iOS, %86.3’ü Android kullanıyor. %15.7 her iki platformu da kullanan bir kesişen küme var.
  • %12.3’ü iPhone 6 türevlerini, %3.5’i ise iPhone 7 türevlerini kullanıyor. %13.6’sı daha eski model vea iPad kullanıyor.
  • %11.3’ü iOS 9 ve üzeri, %19.6’sı iOS 10, %86 Android türevleri kullanıyor. (kesişimler var)

Yani bu kaba analizle uygulamayı indirenlerin alım gücü ve SES dağılımı açısından da bir sıkıntı yok gibi. (Ya da belki video izlenme istatistiklerini şişirenFacebook’a hiç güvenmemek lazım.)

Facebook Reklam Paneli Müthiş Bir Pazar Araştırma Aracı

Facebook’ta dünya çapında Letgo ile bir şekilde ilişkili olabilecek kişi sayısı da 16.3M gözüküyor, bu durumda Letgo için sadece Türkiye kaynaklı 4–5 milyon kullanıcı (%25+) epey önemli bir yer tutuyor.

Dünya Çapında, Letgo ile İlgili Facebook Kullanıcı Sayısı: 16.3M

Bu arada 69 bin takipçisi olduğu gözüken uygulama sayfası için Facebook yine dünya çapında aylık 1 milyon aktif kullanıcı öngörmüş. Burada Facebook reklam paneliyle çok çelişkili bir durum ortaya çıkıyor. Facebook kullanıcısı olup Letgo ile ilişkili her 16 kişiden sadece biri mi (%6) aylık aktif kullanıcı?

Twitter

Twitter’da resmi Letgo hesabının 35 bin takipçisi var. [@LetgoTurkiye hesabı da sadece 6 bin 500 takipçiye sahip.]

Twitter’da benim takip ettiğim sadece 5 hesap @Letgo’yu takip ediyor. Bunlardan biri reklam ajansı CP+B, diğeri Twitter’ın @Verified hesabı, biri reklamcı, biri yazılımcı. @LetgoTurkiye’yi takip edense yok. Facebook’ta da arkadaşlarımdan Letgo’yu beğenen yoktu.

Benim takip ettiğim ve Letgo’yu da beğenen hesaplar

Twitter’da uygulamanın sosyal paylaşım kalıbı “Letgo’da ne” anahtar kelimeleri ile arama yaptığımızda 3 Temmuz 2015’ten bu yana şu sonuçlar çıkıyor: (Firehose rakamları)

“Letgo’da ne” kalıbıyla Twitter’da yapılan paylaşımların %65’i ilan gezenlerin, %35’i satıcıların. Bu paylaşımların %47.5’i doğrudan Twitter, %52’u Facebook üzerinden Twitter’da paylaşılmış. Doğrudan Twitter’dan yapılan paylaşımlarının %63.7’si mobil uygulamadan yapılmış.

13 Kasım İtibarıyla Yapılan “Letgo’da ne” Twitter Paylaşımları

Instagram

Instagram’da Letgo’nun 87 bin takipçisi mevcut. Orada kısmen daha iyi daha iyi durumda.


Neticede kurulmasından bu yana 14 ay geçmesine rağmen Letgo hiçbir sosyal platformda henüz 100 bin takipçi barajını aşamamış.

Daha detaylı bir sosyal medya analizi elbette yapılabilir ancak özellikle Türkiye’de bu kadar bol GRP’li TV reklamına, sürekli en çok indirilen ilk 10 ücretsiz uygulama arasında olmasına rağmen sosyal medya paylaşımları (Twitter’da 7 bin 500 civarı) epey sınırlı.

Sizce de tuhaf değil mi? Milyonlarca dolarlık televizyon reklamı yap, ama sosyal medyada alım/satım olarak titreşimi, yankılanması duyulmasın. Reklamlarda sorun olmadığını biliyoruz, bu durumda uygulamanın mekaniğinde ciddi bir sıkıntı olmalı.

Mobil uygulamaları kârlı ve yatırım yapılabilir yapan “forced viral” veya “viral loopdediğimiz kendinden bulaşıcılık mekanizması. Paylaştıkça katlanarak büyüyen fenomenler. Facebook’tan Twitter’a, Whatsapp’tan Instagram’a, Farmville’den Pokémon Go’ya hepsi içinde bu mekanizmayı barındırıyor. “Airborne” yani havadan bulaşmayan ve illa enjektörle insanların ense köküne zerk edilmesi gereken çok tehlikeli bir nezle virüsü düşünün. Pek o kadar endişelenmezdik değil mi?

CP+B’nin ürünün içinde entegre olmayan bu viral döngüyü aşağıda detayını göreceğiniz Letgo Commercializer kampanyası ile ile desteklemeye çalışması da bundan.

Letgo Commercializer

CP+B, Letgo lansmanı için yaratıcı reklamların yanı sıra bir de Commercializer adlı video reklam uygulaması hazırlamış. Seçtiğiniz şablonu kullanarak hazırladığınız ürün satış videosunu kendi sosyal çevrenizle paylaşıyorsunuz. CP+B’nin 19 Ağustos’ta yayınladığı bültende Letgo Commercializer uygulamasıyla 1.16 milyon video paylaşıldı denmiş…

Dolph Lundgren’li Letgo Commercializer

13 Nisan 2016’da paylaşılan ilk tivit aşağıda. Toplamda #letgocommercializeretiketiyle düne kadar sadece 12.191 tivit paylaşılmıştı. Demek ki 1.1 milyon paylaşım Facebook ve email üzerinden yapılmış! ABD’de 67M aktif Twitter kullanıcısına karşılık 229M aktif Facebook kullanıcısı olduğundan şüpheli bir durum. 69 bin Facebook hayranı olan hesabın uygulamasının Facebook’ta 1 milyon kez paylaşıldığına inanalım mı?

Adweek haberinde Twitter’ın hiç referans verilmemesi Facebook’ta paylaşımların çok azının herkese açık yapıldığı düşünüldüğünde şu kullanışlı açıklama da oldukça düşündürücü.

“That’s great, purely as a numbers thing, but if you go onto Facebook and you search the hashtag #LetgoCommercializer, the very tiny number of people who have their Facebook profile comments set to public — if you just read through those, the kind of feedback we’re seeing is almost unheard of,” said Jay Gelardi, CP+B Miami executive creative director.”


Teşhis

  1. Sosyal Alışveriş Bizde İşlemiyor: Amerika’da eski eşyalarınızı “Garage Sale” ile satmak istediğinizde daha ziyade civarda yaşayan ve çoğunlukla pek de ilgi ve alakanız olmayan komşularla tanışıp sosyalleşmeniz için bir fırsat oluyor. Bizde zaten yaygın bir “Garaj Satışı” alışkanlığı yok (garaj da yok zaten). Komşuluk ise çok önemli olduğu için komşular yakın tanıdık, hatta çoğu zaman dost, arkadaş statüsünde. 10 yıllık kapı komşumuza çocuğumuzun artık oynamadığı, yepyeni oyuncağı satamayız biz, ayıptır. Eskilerimizi apartman görevlisine, mahallede veya uzak bir köyde ihtiyacı olanlara veririz. Bu yüzden özellikle Türkiye’de satmak istediğiniz bir ürünü Facebook’ta paylaştığınızda en yakın bir arkadaşınız ‘e ben bunu alırım’ derse, siz de ‘senin paran burada geçmez, almaya gel bahaneyle iki çift de laf edelim’ dersiniz. Bu yüzden özellikle Facebook gibi simetrik sosyal medya platformlarında yakın tanıdığa takılmasın diye ilan paylaşmaktan kaçınıyor olabiliriz. Yine benzer şekilde ‘bak gördün mü, elde avuçta ne varsa satıyorlar’ dedikodularından rahatsız olur Türk insanı…
  2. Katlı ve Taşmalı Süs Havuzu Problemi: Telifi bana ait bu benzetmeyi Gmail ve Facebook’un başarısına istinaden en az 12 yıldır anlatıyorum. Bir ürün, hizmet veya markayı, en kolay, en zahmetsiz ulaşabileceğiniz en geniş tabandan yola çıkarak yaymaya başlarsanız, sonrasında daha verimli üst kesimlere çıkarmanız mümkün olmaz. Öncelikle en alttaki en büyük havuzu dolduracak değil, suyu en üstteki küçük havuza kadar çıkaracak bir pompa düzeneği kurarsınız. Sular oradan taşarak sırayla alttaki havuzları doldurur ve havuz devridaim içinde görsel bir şölene dönüşür. Google 1 Nisan 2004’te ücretsiz ve sınırsız kapasiteli Gmail hizmetini davetiye ile yaymaya başladığında Silikon Vadisi’nden fışkıran bu kaynağın taşa taşa bana kadar ulaşması 5 ayı bulmuştu. Böylece Gmail Türkiye’de bilişim sektöründen reklam sektörüne bulaşır ve benimsenmeye başlar. Benzer şekilde Facebook’un 2005 yılında yine arzı kısıtlayarak .edu adresi kullanan Ivy league öğrencilerinden, 26 Eylül 2006’da tüm dünyaya yayılma serüveni tam da böyle başlamıştı. Türkiye tarafında çocukları ABD’de üniversite okuyan kalburüstü ailelerden gelen arkadaşlık davetleriyle yayılmaya başlayan Facebook bu şekilde tabana zaman içerisinde yayılır. Facebook da Letgo gibi televizyon reklamlarıyla bangır bangır bağırsaydı ücretsiz bir hizmet için asla yeteri kadar ‘serin’olamayacaktı. Facebook servisini ilk günden herkese açık yapıp Friendster veya Yonja gibi üye bazının kontrolsüzce ve anonim büyümesine aldırış etmeseydi yine asla Facebook olamazdı. Facebook daveti size ilk önce evinize gelen bir ustadan gelseydi üye olur muydunuz?
Katlı Süs Havuzu: Fıskiyeli ve Taşmalı Analoji 🙂

Letgo Gerçeği

Bu çerçevede Letgo için maalesef Türkiye’de 2 gerçek var:

Letgo.com Ana Sayfası Hedef Kitleyi Samimiyetle Yansıtıyor
Letgo Ana Sayfasının Arzulanan Steril ve Minimalist Hali.
  1. Bu noktadan sonra A SES’e (sosyo-ekonomik sınıf) mensup kullanıcıları çekmeleri oldukça güç, B SES’e mensup kullanıcıları da aktif kullanıcı olarak tutmaları bence oldukça zor. Zira her ne kadar marka 10 numara ise de Abdi İpekçi Caddesi’nin az ötesinde Tenekeciler Mahallesi olduğu için konum bazlı içerik sosyal çitlerle çevrilemiyor, dolayısıyla farklı beklentide olanlar için içerik değersizleşiyor. Facebook konum verisini arkadaşımın arkadaşları filtresiyle pekiştirerek bu sorunu bir nebze çözecektir. Letgo, konum bazlı nakit ödemeli pazaryeri çözümü olarak C1C2 SES ve piramidin altına doğru büyüyebilir. Ne Marketplace’e hazırlanan Facebook’un ne de Google’ın Letgo’ya ihtiyacı yok. İsterlerse Letgo’yu 3 ayda sollarlar. Letgo ve yatırımcıları her an çaktırmadan IPO ile şişirdikleri balondan atlayıp küçük yatırımcıyı tokatlayabilirler. İkinci Groupon vakası olabilir.
  2. Taşıma suyla değirmen dönmez. Şu anda herhangi bir gelir modeli ve viral döngüsü olmayan Letgo yatırımcı parasını televizyon reklamlarına gömerek eşik benimsenme seviyesini aşmaya, bir anlamda kütleçekim etkisinden kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunca reklama rağmen bir yılda 30 milyon indirilme ve 13 milyon aylık aktif kullanıcı rakamlarına bakılırsa bunu başarmak için yeterli hıza ulaşmış gözükmüyor. Sosyal medyada paylaşım ve takipçilerinin de az olması markaya bağlılığın yüzeysel olduğunu gösteriyor. Şu aşamada yakıt bittiği anda, Letgo okyanusun serin sularına gömülebilir.

(Bu kadar olumsuz konuştuğum son start-up’lar Foursquare ve Groupon’du:

Groupon’un Düşüşü

Google Trends

Google’da dünya çapında arama trendlerine baktığımızda Letgo’da en büyük patlamayı yine Türkiye’nin yaptığını görüyoruz.

Lâkin Türkiye’ye döndüğümüzde esas ilginin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan olduğu görülüyor. İstanbul’la (40) karşılaştırıldığında Tunceli ve Siirt’teki ilginin %100 seviyesinde olması dikkat çekici.


Kendi çevremde durum nedir merak ettiğimden dün Twitter takipçilerim arasında küçük bir anket yaptım.

Sonuçlara göre yanıt verenlerin %34’ü uygulamayı indirmiş fakat %22’si hiç kullanmamış. %36 indirmedim derken %30 gibi ciddi bir oranda da Letgo’nun ne olduğunu hâlâ bilmeyenler var.


Letgo İçerik ve Deneyim

Uygulamanın biraz da çaresizce mesajlaşmayı teşvik etmesi büyük sıkıntı. Tacizcilerden kadın tüccarlarına, ‘Bylock’çulardan uyuşturucu tacirlerine işi olan olmayan herkes Letgo’ya üşüşür. Özellikle kadın satıcılar için konum bazlı karşılıklı satış oldukça riskli. Ayrıca uygulamadan eskort hizmet ilanlarının paylaşılması (uygulama içinde silinmiş olmalarına rağmen sosyal medyada yaşıyorlar) da dikkatimi çekti. Şuradaki şikayetin benzerini bugün bir arkadaşımdan da duydum, alıcılar illa eve gelip almak istemişler, evde yalnız mısın diye sormuşlar. Şu şekilde amacının dışında kullanıldığını düşündüğüm uygunsuz ilanlar var veya şu aşağıdaki sunumlar platformun “başka amaçlara” yönelik kaçırıldığını (hijacking) düşündürtüyor:

Yün etek sunumu ve “sadece ayakkabılar satılıktır” notu

Bir de şöyle bir video var. Letgo Türkiye içindeki trol ilanlardan derlemişler… Epey fena.


Tüm bu olumsuz düşüncelerim esnasında benim için “algıkıran” fırsatı yaratacak bir kullanıcı senaryosu oluştu. Oğlumun eski snowboard ayakkabılarını (3 çift) satmaya niyetlendim. Masa başına geçtim ilanları Sahibinden ve Gittigidiyor’a koydum, ancak kanepede yatarken şu Letgo’yu da deneyeyim madem dedim. Birbirinin çok benzeri farklı numaralardaki 3 snowboard ayakkabısını ayrı ayrı (uygulama ilanları kopyalayıp üzerinden değişikliğe de izin vermiyor) ilan olarak ekledim. Hemen akabinde muhtemelen aklıevvel bir algoritma marifetiyle ilanlardan ikisinin ilkiyle mükerrer olduğu için silindiğine dair e-postalar geldi. Benim için Letgo o anda kanepede yatarken bitti.

Bu arada dün bir kullanıcı hanımefendi “herhalde yalnızlıktan canı sıkılmış” şu mesajı attı.

Çocuk bu, ayak büyüyor kabını da satıyoruz. Sana ne? Lâkin eminim bu tür muhabbetler için platforma gelen ve alım satım bahanesiyle sosyalleşenler, ayakkabıya niyet başka işlere kısmet meraklıları çoktur.

Tedavi

Letgo için belki çok geç ancak, mobil ilan pazaryeri uygulamalarına yatırım yapacaklar için dikkat edilmesi gerekenler:

  1. Arzı kontrollü serbest bırak. Sanatçılara, reklamcılara, tasarımcılara, AB üst gelir gruplarına, her alanda ortalama üzeri takipçili influencer’lara öncelik tanı. Bu grupların sattıkları eskiler vintage ve tasarım ürünlerdir, içeriği zenginleştirir.
  2. Asla amacın dışına çıkılmasına izin verme. Yonja.com’da olduğu gibi bir anda platformu elinde kaçırıverirler. Mesajlaşma işlevi ilan ve içerik kalitesinin önüne geçmemeli. P2P mesajlaşmalara belki de Letgo moderatör bot’ları da katılmalı. (Mesajlarınız kaydedilmekte ve modere edilmektedir şeklinde bir uyarıyla.)
  3. Ürün fotoğrafları için şablon ve rehberlik sağla. Sonsuz fon, ışık, sunumun önemini vurgula. Işık/açı/renk dengesini optimize eden veya ürünleri dekupe ederek strelize eden bir uygulama hazırla. Platformda kötü ürün fotoğrafı olmamalı. Her ilan amatör bir sanat eserine dönüşmeli. Bkz:Product Camera ve Airbnb.
  4. Uygulamanın sadece konum bazlı olması yeterli değil. Kullanıcı kendi gibi kullanıcıları sosyal süzgeçten geçirebilmeli. Kullanıcı kimliği anonimleştirilmeli ki en azından teslimata kadar ‘tanıdığa satış ayıbı’yaşanmasın.
  5. Mutlaka viral döngü uygulama DNA’sı içine enjekte edilmeli. Sosyal paylaşım yoksa uygulama kütleçekimi yenip yörüngeye oturamaz.
  6. Kullanıcı deneyimi önemli. Örneğin en basiti, mükerrer olduğu düşünülen bir ilan silinmeden kullanıcı uygulama içinden uyarılmalı ve teyit alınmalı.
  7. Barkod taranarak veya ürün adı girilerek ürün temsili resim ve detay bilgileri otomatik eklenebilmeli.

Uzun lafın kısası yatırımcıların bu şekliyle şu aşamada Letgo’dan uzak durmasında fayda var. Kullanıcılar için tavsiyem ise riski size ait.

Kaynak: https://medium.com/turkce/eskiye-ragbet-olsa-bit-pazarina-nur-yagardi-letgo-a37179edf0c4#.2hb37u2bo

Reklamlar

Uluslararası Pazar Seçimi: Neye Göre, Kime Göre?

Çeşitli nedenlerden ötürü firmalar uluslararası sulara açılır. Bu önemli adımda hangi pazara gireceğine firma nasıl karar verir? Bunun için kimi zaman çok önemli bütçeler ayrılıyor, zaman harcanıyor ama kimi zaman bunlar bile sis bulutunu aralamaya yeterli olmuyor. Halbuki çoğuna internetten ulaşabileceğimiz çok değerli kaynaklar mevcut.

Firmalar neden uluslararası sulara yelken açar?

Çoğu firma için bir zaman sonra yerel pazarlar kısıtlayıcı olmaya başlar. Pazarı büyütmek, ürünleri çeşitlendirerek firmanın büyüklüğünü artırmak, kârları artırmak, riski dağıtmak, uygun (ucuz veya inovatif) işgücü ve hammadde fırsatlarından yararlanmak, devlet teşviklerinden faydalanmak gibi avantajlarından ötürü firmalar oyun alanlarını uluslararası pazarlara taşır. Basit ihracatlardan yurtdışı yatırımlarına kadar küresel rekabete hazır firmalar, ikincil veri kaynağı olarak birçok endeksten faydalanabilir.

Muhtemel pazar listesini belirlemek için: IMF Dünya Ekonomik Görünüm Raporu(http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2016/01/pdf/text.pdf)

İlk önce, girilmesi muhtemel bir ülke listesi hazırlamak için en güzel kaynak, IMF’nin hazırlamış olduğu Dünya Ekonomik Görünüm Raporu. Bu raporda, hem genel ülke sınıflandırmalarını (gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, bölgesel kırılımlar vs.) hem de ülkelerle alakalı genel bilgileri görmek mümkün. Bu yüzden bu rapordan, sonraki değerlendirmelere geçecek temel bir ülke listesi hazırlanabilir.

Ülkelerin pazar potansiyelini görmek için: Pazar Potansiyeli Endeksi(http://globaledge.msu.edu/mpi)

Muhtemel pazar listesini belirlerken yararlanılabilecek bir başka önemli kaynak, pazar potansiyeli endeksi. İlk başta gelişmekte olan ülkelere yönelik geliştirilen bu endeks, artık 87 ülke için hesaplanıyor. Ülkelerin pazar büyüklüklerini, pazar büyüme hızlarını, ekonomik özgürlüklerini, ülke risklerini, vb. göz önünde bulunduran Prof. Tamer Çavuşgil tarafından geliştirilen bu endeks, uluslararası pazarları değerlendirirken kullanılması gereken önemli bir kaynak.

Ülkelerin ticaret mallarını görmek için: Birleşmiş Milletler Ticaret Veri Tabanı(http://comtrade.un.org/data/)

Listelediğiniz ülkeler, en çok hangi malı veya hizmeti üretiyor, ne kadarını ihraç ediyor, neleri ithal ediyor? Bu soruların yanıtları için Ticaret Veri Tabanı kullanılabilir. Hatta ticarette kullanılan mallara göre ülkelerin ihracat rekabet avantajlarını belirlemek (hesaplama yöntemi Bela Balassa tarafından 1965 yılında önerilmiştir) ve en çok ihtiyaç duydukları ürünleri listelemek mümkün.

Daha detaylı analizler için: Dünya Bankası Veri Tabanı (http://data.worldbank.org/indicator?display=default)

Bir sonraki aşamada Dünya Bankası Veri Tabanını kullanmak, ülkeleri çeşitli kriterle göre karşılaştırmaya imkân sağlar. Bu sitede, kırsal gelişmeden inovasyona kadar birçok konuya ilişkin veri bulmak mümkün. Dolayısıyla bulunduğunuz sektörün göstergelerine göre ülkelerin durumlarını yıllara göre incelemek için bu veri tabanı kullanılabilir.

Ülkeleri Tanımak için: CIA Dünya Gerçekleri Kitabı (https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/)

İş yaptığınız sektörle alakalı istatistiksel analizleri yaptıktan sonra, elekte kalan ülkeleri daha yakından tanımak istersiniz. Bu ülkelerin coğrafyası, yönetim biçimleri, iletişim altyapıları, barındırdıkları riskler gibi özellikleri CIA’in her bir ülke için ayrı ayrı hazırlamış olduğu dünya gerçekleri kitabında bulmak mümkün.

Sektör raporları

Kimi zaman bazı ülkeler kimi sektörler için potansiyelleri, altyapıları vb. itibariyle dikkat çekici olabiliyor. Bu tarz trendleri takip edebilmek için mutlaka sektörel yayınları takip etmek gerekiyor. Bu yayınlardan en yararlılarından biri şüphesiz Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından üretilen raporlar (https://www.deik.org.tr/).

Diğer endeksler ve değerlendirme

Burada sunmaya çalıştığım kaynaklar, düşük bütçe yüksek fayda sağlayacak etkin kaynaklar. Bunların dışında tabii ki birçok endeksten daha bahsetmek mümkün. Örneğin,

– Global Girişimcilik Endeksi (https://thegedi.org/)

– Global İnovasyon Endeksi (https://www.globalinnovationindex.org/)

– İnsani Kalkınma Endeksi (http://hdr.undp.org/)

– Hofstede’nin Kültür Boyutları (https://geert-hofstede.com/countries.html) gibi.

Bu endekslerden yararlanırken, çeşitli grafiklerden yararlanmak mümkün. Ancak benim tercihim ettiğim, üç farklı boyutu görselleştirme imkânı sunan Kabarcık Grafiği. Böylece, aynı anda örneğin, ülkelerin pazar potansiyelini, gelişmişliklerini ve dış borçlarını aynı grafik üzerinde incelemek mümkün oluyor. Bazı ülkeler kendi içlerinde gruplanıyor ve segmentasyona uygun hale geliyor. Dolayısıyla, bir pazarlama stratejisi yaklaşımıyla ülkeleri bölümlemek, hedef ülke belirlemek ve ülkeye giriş stratejilerini değerlendirmek mümkündür.

Kaynak: http://hbrturkiye.com/blog/uluslararasi-pazar-secimi-neye-gore-kime-gore

Satın aldıklarınız bozulmak üzere tasarlandı

Light Bulb Conspiracy (Ampul Komplosu), 2010 yılında Alman yönetmen Cosima Dannoritzer tarafından çekilmiş bir belgesel. Genel olarak anlatılan Planlı Eskitme/Eskime (Planned Obsolesence) uygulamaları üzerinden modern tüketim alışkanlıkları ve sürdürülebilirlik. Mevzuya ve filme derinlemesine girmeden bahsedilmesi gereken birkaç temel noktaya şöyle bir değinelim.

1924’te Cenova’da başta Osram, Philips ve General Electric olmak üzere, dünyanın en büyük ampul üreticileri bir araya gelerek, tüm dünyadaki ampul üretimi ve satışını düzenlemek adına bir kartel kurdular: Phoebus. Bu kartel 1939 yılına kadar katılan tüm büyük şirketlerin üretim standartlarını ve pazar paylarını düzenleyerek küresel ekonominin ilk büyük yapılarından biri oldu. En hatırda kalıcı icraatlarıysa 1880’de bizzat General Electric’in patronu Thomas Edison tarafından tanıtılan ve 1500 saate kadar işlev görebilen ampullerin üretim ve satışını yasaklayıp, tüm ampullerin 1000 saat işlev görebilecek şekilde tasarlanmasına karar vermekti. Gerçi Edison’un konuya bakışını ve AC/DC (Alternatif Akım/Doğru Akım) savaşları sırasında ücretsiz elektrikten kablosuz teknolojiye kadar birçok hayalin önderi Tesla’ya yaptığı fenalıklardan nasıl bir insan olduğunu sanırım bilmeyen yoktur. Phoebus kulağa koca bir komplo teorisi gibi gelebilir, ama hukuka uygun bir biçimde bunu gerçekten yaptılar. Filmde, zamanında Phoebus tarafından hazırlanmış ve dayanıklı ampuller üreten bir firmanın çarptırılacağı para cezasını belirleyen bir tabloya kadar kartele dair tüm belgeler apaçık gösteriliyor. Bir de Livemore, California’daki itfaiye istasyonunda1901 yılından beri sağlıklı bir biçimde çalışmakta olan ampul var. Ampulü izlemek için kullanılan kameraların iki kere değişmesi gerekmiş. 2016 itibarıyla akkor ampullerin ortalama ömrü hâlâ 1000 saattir. 136 yıllık bu başarı küresel ekonominin, tüketmeye devam edelim.

Kaliteli ampuller: 1000 saate kadar garantili

Planlı Eskitme terimi ise ilk olarak Bernard London tarafından 1932’de, ABD’deki büyük ekonomik buhranı sonlandırmak ve insanları tüketime teşvik ederek, veya daha ziyade zorlayarak (sebebini anlatacağım) ekonomiyi büyütmek içintasarlanmış bir kavram. London’ın üretilen ürünlerin belirli bir süre sonrasında yasa zoruyla tüketicinin elinden alınarak, yeni satın almaların yolunun açılmasına dair sunduğu kurtarma planı, zamanında pek destekçi bulamıyor. Planlı eskitme rafa kalkıyor. Ta ki 1940’ların sonuna doğru, savaş sonrası ABD’sinde tüketimi tekrar kıvılcımlandırmak üzere mevzuyu tekrar ele alan endüstriyel tasarımcıBrooke Stevens’a kadar. Stevens, London’ın önerisindeki “zorla” kısmını devre dışı bırakıyor ve bunun yerine Rockefeller ailesinin tabiri caiz ise yancısı, Sigmund Freud’un yeğeni ve II. Dünya savaşı sırasında Nazi “Aydınlanma” ve Propaganda Bakanı Goebbels’in savaş ortamında uyguladığı yöntemleri barış ortamına uyarlamanın yolunu bulan, “Halka İlişkiler” teriminin ve modern reklamcılığın babası Edward Bernays’in izinden giderek işi özetle şöyle bir noktaya getiriyor: İnsanlar yeni modeli satın almamak konusunda özgürler. Ancak yeni model çok daha iyi. Üstelik eskisini tamir ettirmek yenisini almaktan daha pahalıya patlayabilir. Tanıdık geldi mi?

Brooke Stevens

Eğer geldiyse ilk aklınıza gelen yazıcılar olsa gerek. Yazıcı kartuşlarının yazıcının bizzat kendisinden daha pahalı olduğunu hatırlatmama gerek yok diye tahmin ediyorum. Film, kurgusu içinde belirli bir çıktı üretiminden sonra otomatik olarak hata raporları veren yazıcıları da inceliyor. Kullanma kılavuzunda öngörülen çıktı miktarı üretildikten sonra, örnekteki yazıcıda EEPROM adında bir çip devreye giriyor ve cihaz artık kullanılamaz hâle geliyor. Böyle bir derdiniz varsa, filmin sonlarına doğru bu çipi devre dışı bırakacak yazılıma dair bilgi izleyiciyle de paylaşılıyor. Bir bakın derim.

Film akışı boyunca 1940’ta DuPont isimli kimyasal madde üretimi yapan bir şirket tarafından üretilen Naylon kadın çoraplarının fazla dayanıklı olmaları sebebiyle piyasaya zayıflatılarak sürülmesinden, hammadde kıtlığı sebebiyle planlı eskitmeyle işi olmamış komünist Doğu Blok’unda başta Doğru Almanya olmak üzere üretilen ve 25 yıl dayanan buzdolapları ve çamaşır makinelerine (1981’de bir teknoloji fuarında sunulan Doğu Alman yapımı NARVA marka uzun ömürlü ampullerin Batılı yatırımcılar tarafından ilgi görmemesi de ilginç bir not, 1989’da duvarın yıkılması ile NARVA da bildiğimiz Batı ekonomisine ayak uydurmuş) üretim modellerine şöyle bir göz atıyor. Bununla birlikte tüketilen ve yenisi ile değiştirilen elektronik cihazların, elektronik atıkların ticareti yasa dışı olmasına rağmen ikinci el kisvesinde Afrika ülkelerine gönderilmesinin etkileri ve Apple’ın iPod 2 ürününde çevirdiği pil ömrü dalavereleri üzerinden açılan kamu davasına kadar işin tüketici yanını da es geçmiyor.

Teknoloji şirketleri tarafından aptal yerine konulmanın ötesinde mevzu dönüp dolaşıp Gandhi’nin şu sözüne bağlanıyor: “Dünya her insanın ihtiyacını karşılayacak kadar kaynak sunuyor, ancak her insanın hırsını karşılayacak kadar değil.”

Her gün gazetelerde, şurada, burada gördüğümüz büyüme rakamlarının ne olduğunun ne kadar farkındayız? Pardon, nereye doğru büyüyoruz? Fransız ekonomist Serge Latouche’un “De-Growth”, yani geriye doğru büyüme kuramına kulak vermek mi gerekiyor? Belki de. ABD’li komedyen Louis CK konu hakkında cep telefonu üretimi üzerinden diyor ki: “Bir seçiminiz var. Atlar ve mumlarla yaşar ve birbirinize karşı biraz daha kibar davranabilirsiniz ya da çok uzaklarda birinin sırf siz s.çarken YouTube’a kaba bir yorum bırakabilin diye ölçülemez derecelerde acı çekmesine izin verebilirsiniz.” Latouche filmde konuya daha farklı yaklaşıyor: “Bunu yaparsak taş devrine döneceğimiz söyleniyor. Hayır dönmeyiz. 1960’lara döneriz. Ama 1960’lar taş devrinden daha uzak.”

En temel gerçeği en sarih biçimde, termodinamiğin ikinci yasası üzerine albüm yapan Muse’dan albümle aynı adı taşıyan “2nd Law – Unsustainable” isimli şarkıda bulmak mümkün:

Sonsuz büyümeye dayalı bir ekonomi SÜR – DÜ – RÜ – LE – MEZ.

Almayın, vermeyin, ekonomiye can vermeyin.

Light Bulb Conspiracy – Türkçe altyazılı:

https://www.youtube.com/watch?v=NnIWocmal5U

Kaynak:http://vesaire.org/satin-aldiklariniz-bozulmak-uzere-tasarlandi/

Call Brussels

Teknoloji ile Turizm nasıl buluşur? Brüksel Turizm Bakanlığı ve Air Brussels’ın ortak çalışması “Call Brussels”… İnteraktif kampanya için, meydanlara 2 telefon kulübesi yerleştirildi. Brüksel’in son günlerde nasıl olduğunu merak edenler, internet sitesine yerleştirilen ücretsiz “Hemen Ara” butonları sayesinde telefon kulübelerinin bulunduğu 2 bölgeden birini seçerek telefon ahizesini kaldıran ilk Brükselliyle konuşmaya başladı. https://lnkd.in/dNepEx3

Hiçbir şeyi unut(a)mayan adam

Her şeyi hatırlamak ister misiniz? Yani duyduğunuz her müziği, okuduğunuz her kitabı, tanıştığınız herkesin ismini unutmamak ister misiniz?

Her şeyi hatırlamak, Kim Peek için çok kolaydı. Ama bu özellik, onun hem nimeti hem de lanetiydi. Kim Peek, Oscar ödüllü Yağmur Adam (Rain Man) filmindeki Dustin Hoffman karakterinin esin kaynağıydı. Kim Peek, gerçekYağmur Adam’dı.

Otistik değildi. O bir savanttı. 1951 yılında, kafası normal bir bebeğin kafatasından %30 daha büyük ve beyni corpus callosum kısmından yoksun doğdu (Corpus callosum, beynin sağ ve sol lobunu birbirine bağlayan kısım).
4 yaşına kadar yürümedi. 7 yaşında, okula başladığında, okul ona, o da okula 10 dakika katlanabildi. Beyniyle ilgili olan sağlık sorunu onun lanetiydi… Kim’in bu kondisyonu, onu, hiçbir şeyi unut(a)mayan adam haline getirdi.

Kim Peek, 300 sayfalık bir kitabı yaklaşık yarım saatte okuyabiliyor ve o kitapta yer alan her bilgiyi hafızasında tutabiliyordu… Hem de yıllarca!

Hayatı boyunca 12,000 kitap okudu. Kitaplar, tarih kitaplarından, ansiklopedilere; telefon rehberinden, haritalara kadar değişik konulardaydı. Telefon rehberi ve harita bilgilerini birbirine katıp -Google Map gibi, size bir adresten diğerine yol tarifi verebiliyordu. Kim’in yeteneği, kitaplarla sınırlı değildi. Müzik hafızası da vardı… nota bilgisi derecesinde. Babasının onu götürdüğü son konserde -sahnedeki sanatçıların bile farkında olmadığı, bir hatayı farketip, “Trombon iki nota atladı!” diye bağırdı.

Matematik konusunda da çok iyiydi. Yağmur Adam karakterine olan tepkisinden mi yoksa kendi sınırlarını bilmesinden mi, bilinmez, matematik sorunlarını cevaplamak istemezdi.

Babası ona “320 kere 160 kaç eder?” diye sorduğunda, onun cevabı:

Üst rakamı ikiyle çarp, alt rakamı ikiye böl, sonra üst rakamı ikiyle çarp, alt rakamı ikiye böl, sonra üst rakamı ikiyle çarp, alt rakamı ikiye böl, sonra üst rakamı ikiyle çarp, alt rakamı ikiye böl. Üst rakam 5,120. Alt rakam 10. Bu iki rakamı birbiriyle çarp. Sonuç 51,200 ama ben, matematik problemleri çözmem.

Halbuki, ona, tarihten herhangi bir ay, gün ve yıl verseniz, size hangi güne düştüğünü hemen söyleyebiliyordu. Bunu, matematik yeteneği olmadan yapamazdı.

19 Aralık 2009’da (şimdi takvimden baktım: Cumartesi), Utah’ın Salt Lake City şehrinde, 58 yaşındayken, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. IQ’su yalnızca 87 idi ve hayatında hiç bilgisayar kullanmadı.

Herkes, Kim Peek’in hafızasının dünyadaki en üstün hafıza olduğunu kabulleniyor ama bence Kim Peek’in hafıza konusunda sollayanlar var. Kimler mi? Günümüz pazarlamacıları! Neden mi? Anlatayım.

1960lı yıllarda, medya planlama ve satın alma kolay tahmin edilir bir hale gelmişti. Hedef kitlenizin %80’ine satın alacağınız birkaç TV ve radyo spotu ile ulaşmak mümkündü. Gazete ve dergilerin sayısı az olduğu için reklam vereceğiniz mecralar da kolaylıkla plana dahil edilebiliyordu.

Medya ajans çalışanları içinde aranan en önemli yetenek, iyi pazarlık yapabilmesiydi. O nedenle o dönemde ajansların yıldızı yaratıcı bölümde çalışan kişilerdi… medya satın alımı yapanlar değil. Çünkü, her şeyin eşit olduğu, herkesin reklam için aynı mecraları, TV programları ve radyo şovlarını satın aldığı bir dönemde, reklamı farklı kılabilecek tek şey yaratıcı bölümde çalışanların ortaya çıkarabileceği kaliteli, yaratıcı işlerdi.

Ve bu model, takip eden 40 yıl boyunca aynı şekilde devam etti.

Sonra, her şey değişti. İnternet ile birlikte, platform genişledi, tüketici sayısı arttı ve tüketici verileri önem kazanmaya başladı. Günümüzde, medya satın alanlar ajansların yıldızı. Bugünlerde -özellikle Kuzey Amerika’da, medya ajansları yüksek maaşlı yazılım mühendisleri, finansal istatistikçiler, sayısal analistler ve veri analistleri ile dolu. Veri ve veri analizi, ajanslar içinde en seksi bölüm haline geldi.

90lı yılların başında webde hemen hemen herkes, anonim bir kimliğe sahipti. Şirketler sizin kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi ve site içinde ne yaptığınızı iyi bilmiyordu.

13 Haziran 1994 günü -ben 21. yaş günümü kutlarken, Netscape şirketinde çalışan Lou Montulli, web içinde çerez (cookie) kullanımı projesi üzerinde çalışıyordu. İşte o gün, internet üzerinde reklam ve ticaretin de yönü değişmiş oldu.

Zamanla, web sitelerinin sahipleri, çerezlerden topladıkları ziyaretçi bilgilerini, diğer şirketlerle paylaşmaya başladı. Hatta sırf bu işi yapan şirketler bile açılmaya başladı kısa bir zamanda. Şirketler, artık sizin hakkınızda önemli bilgilere sahip olmaya başladı: nerede yaşadığınız, kaç tane çocuğunuzun olduğu, onların yaşları, maaş bilgileriniz, son 1 ay içinde yaptığınız uçuşlar, satın aldığınız araba ve daha bir çok bunlara benzer kişisel bilgiler…. hatta sizin haberiniz bile olmadan.

Sosyal medya siteleri ve büyük arama motorları, nokta hedefli reklam işini en iyi yapanlar arasında. Google‘un sizi annenizden bile daha iyi tanıdığınıyazmıştım; pazarlamanın CSI dizilerine dönüştüğünü de.

Birkaç yıl önce Google temsilcisi, Gmail içinde kullanılan imzaya göre reklam sunabildiklerinden bahsetmişti bana. İmza içindeki bilgileri, emailin içeriği, son dönemlerde yaptığınız aramalar ve Google‘un sizin hakkında bildiği diğer bilgilerle birlikte, nokta hedefli, lazer güdümlü reklam sunabiliyor.

Facebook, daha da kişisel bilgiler seviyesine inebiliyor. Evlenmeden, boşanmaya; doğum gününden, sevdiğiniz müziğe kadar birçok bilgiye sahip sizin hakkınızda. Hatta Facebook, arkadaşlarınızla sohbet ederken bile bilgi topluyor. Mesela eğer sohbet penceresinde “canım pizza istedi” yazarsanız, Facebook’ta pizza şirketlerinden indirim kuponu reklamı görme ihtimaliniz çok yüksek.

Örneğin, eğer ben, Kanada’da yaşayan ve Facebook kullanan milyonlarca kişinin içinden, McGill Üniversitesi mezunu, hobileri içinde yemek yapmak ve dans etmek olan, bahçe işlerinden anlayan, 25 yaşındaki evli erkeklere bir kampanya yapmak istersem (bu arada Facebook reklam filtresine göre, yukarıdaki profile uyan 20 kişi var), bunu kolaylıkla ve çok ucuza yapabilirim.

İnternetin ve dijital veri analizinin gelişmesiyle, nokta hedefli pazarlama trendi, online olmayan şirketler içinde de yayılmaya başladı. Online tüketiciler için çerezler bilgi toplarken, diğer şirketler için bilgi toplayan şey plastikti: banka kartı, kredi kartı, sadakat kartları vb.

Plastikler, tüketim ve davranış analizleri yoluyla, bazı şirketler, sizden ya da yakınlarınızdan önce sizin hamile olduğunuzu tahmin edebilecek kadar detaylı bilgiye sahip olmaya başladı.

Düşünsenize, eğer, hiç tanımadığınız bir kişi, kapınızı çalıp, size, kimsenin bilemeyeceği kişisel detaylarınızı verse, ilk yapacağınız polise gitmek olurdu ama her gün, bizler şirketler tarafından izleniyoruz, her adımımızda, her hareketimizde… ve bu çok normal sayılıyor.

Yeni nesil (internet nesli), benim yaşıtlarıma göre, bilgi paylaşımına daha açıklar. Onlara göre, her türlü bilgi, herkese açık… Onlar yalnızca paylaşmak istemedikleri bilgileri gizliyorlar. Benim jenerasyonum ise tam tersi… Her bilgi gizli… bizler yalnızca istediğimiz bilgileri paylaşıyoruz. Bu fark, yepyeni reklam modellerini oluşturmaya başladı bile.

Bütün bunlar, daha da gelişip, yoluna oturacak. Ben -gerçeği söylemek gerekirse, rastlantısal reklam görmek yerine, işime yarayacak, beni tanıyan, bana katkıda bulunacak reklam görmeyi tercih ederim… Bilgisiz, hastalıklı, veremli bir pazarlamadan, bilgili, sağlıklı ve VERİ-mli bir sürece gitmek mantıklı… fakat şirketlerin unutmaması gereken bir nokta var. Tüketici bilgilerini hatırlama konusunda piyasanın Kim Peek’i bile olsanız, eğer tüketiciyi insan olarak görmek yerine veri olarak, data bankasında bir kayıt olarak görüyorsanız, kazancınız kısa soluklu olacaktır.

Unutmamak gereken, şirketlerin müşterileri tanıdığı kadar, müşteriler de diğer müşterileri tanıyor ve etkileyebiliyor… hem de bir şirketin, müşterilerini etkileyebileceğinden daha fazla!

Kaynak: https://medium.com/turkce/hi%C3%A7bir-%C5%9Feyi-unut-a-mayan-adam-83bc16674248#.ac0z0ccif

Pazarlamacı korku satar!

iyi bir pazarlamacı öne korkuyu satar derler. bu doğalcı satıcılar da gördüğüm en iyi pazarlamacılardan. bakın ne diyor: ” sebzelerde ve meyvelerde eski vitamin oranlari kalmadi. ” kanıtınız nerde sayın satıcı? oysa yapılan araştırmalarda organik sebze meyveler ve geleneksel tarımla yetiştirilen sebze meyveler arasında herhangi bir vitamin ve besin değeri farkı olmadığı görüldü popomdan sallamıyorum, harvard öyle diyor:

http://www.health.harvard.edu/…wn-food-201209055264

korku satar dedik ya, bakın organikçilerin korkuyu nasıl sattığına dair güzel bir yazı: http://academicsreview.org/…-and-marketers-know-it/

en iyi pazarlamacılar ise korkudan sonra size hayal satar. bakın o da var:
yani diyor ki pazarlamacı kişi, “isterseniz siz de zengin olabilirsiniz”. nasıl? çocuğunuza bile yedirebileceğiniz ürünleri yüksek fiyatlarla pazarlayarak. çocuğunuza bile! yani sizin en duygusal yerinize oynuyor pazarlamacı arkadaş. ay yoksa siz çocuğunuza pazardan aldığınız sebze meyveyi mi yediriyorsunuz? ıyyy!!!

Kaynak: https://eksisozluk.com/entry/57269521

 

5 Great TED Talks on Marketing

smart

Entrepreneurs are competing for the attention of the customers with strong, highly-recognizable brands and resourceful companies all the time. It is essential for startup owners to be more flexible when it comes to their marketing strategies in order to overrun the competition and win the attention of their target customers. Small companies, working without competent marketing team, can experience difficulties related with their online marketing. Here you can find five awesome TED Talks on marketing, which can be very useful for small business owners and entrepreneurs.

Joseph Pine: What consumers want

Sheena Iyengar: How to make choosing easier

http://on.ted.com/Iyengar2

Dan Cobley: What physics taught me about marketing

Renny Gleeson: 404, the story of a page not found

http://on.ted.com/Gleeson

John Gerzema: The post-crisis consumer

http://www.startupist.com/2015/06/24/5-great-ted-talks-on-marketing/