Merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna geldik mi?

Geçen hafta önce İngiliz Financial Times gazetesinde Wolfgang Münchau yazdı. Sonra Amerikan Merkez Bankası (Fed)  Başkanı Janet Yellen Amerikan Kongresi’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuşurken mesele tekrar gündeme geldi. Ne oluyor? Artık merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna mı gelmiş bulunuyoruz? Ben öyle düşünmüyorum ama sanırım Amerika’nın yeni başkanı Donald Trump ve İngiltere başbakanı Theresa May öyle düşünüyorlar. Doğrusu ya, onların ne düşündüklerinin daha önemli olacağı bir yeni döneme giriyoruz. Peki, bu Türkiye için ne anlama gelir? Gelin hızla bir üstünden geçelim.

İngilizler, Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılmayı oylayan referandumla bu yıl Brexit kararını aldılar. Amerikalılar, Donald Trump’ı başkan seçtiler. İkisinin ortak noktası nedir? İktisat politikalarının ve bizatihi küreselleşme sürecinin olumsuz yan etkileri artık bir takım yeni siyasetçilere iktidarın yolunu açıyor. Bugüne kadar bu tür negatif yan etkiler daha çok bizim gibi ülkelerde tartışılır ve devrimlere filan yol açardı. Şimdi artık sistemin tam merkezinde tartışılıyor. Nedir? İktisat politikalarının alıştığımız tasarım biçimi ve bizatihi küreselleşme sürecinin kendisi artık gelişmiş ülkelerde siyasi tartışmaların ana gündem maddesi haline geldi. Küresel eşitsizlikler artık gelişmiş ülkelerin de derdi oldu 2008 krizinden beri. Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri manzumesi bu nedenle çok zamanlı bir adım oldu. Bunu bir ilk tespit olarak almak gerekiyor. Hadisenin yapısal bir temeli var doğrusu.

Peki, şimdi ne olacak? İşte onu hiç kimse bilmiyor. Ben, söz konusu olan statüko ise, yıkım ekibi ile yapım ekibinin aynı ekip olma ihtimalinin hep son derece düşük olduğunu düşünürüm. İnşaat şirketlerinin yıkım ekipleri ile yapım ekipleri birbirinden ayrı. Bina inşaatı için doğru olan, ülke için statüko için de doğru bana kalırsa. Şimdi Amerikan seçimleri sonuçlandı. Demokratlar başkanlığı kaybettiler. Senato ve Temsilciler Meclisi toptan Cumhuriyetçi oldu. Bu arada, 35 eyaletin valisi de Cumhuriyetçi oldu. Ne kaldı Demokratlara? Merkez Bankası. Ocak 2017 itibariyle, Fed Başkanı Yellen Vaşington’da görevde kalan en üst düzey Demokrat olacak. Bu nedenle gözler üzerinde. Herkes Yellen ne olur diye bekliyor? İşte bu ortamda Yellen Kongre’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuştu geçen hafta. Böyle bakarsanız bu da işin konjonktürel tarafı.  Bu da olsun ikinci tespitim.

Ben Yellen’in Kongre’de yaptığı sunumdan üç sonuç çıkardım. Birincisi, görev süresini tamamlamak konusunda kararlı olduğunu söyledi. Senato tarafından Ocak 2018’e kadar görevde kalmasının onaylandığının özellikle altını çizdi. Bu bir nevi, “İstifa eder mi?” sorularına cevap oldu. İkincisi, Başkan Trump dönemi politikaları şekillendiğinde, maliye politikalarında hızlı bir gevşeme olursa, istikrarı korumak için gerekeni yapmaktan çekinmeyeceğini de söyledi. İstikrar önemlidir dedi. Daha ne desin? Üçüncü olarak ise, merkez bankası bağımsızlığı ile ilgili olarak, mealen, yetkilerini, kendi sorumluluğunda kullanan merkez bankalarının, yetkilerini, siyasetçilere sorarak kullananlardan daha başarılı bir performans sergilediklerini vurguladı. Bu çerçevede, “orta vadeli iktisadi sonuçları dikkate alarak politika kararları almanın, kısa vadede bu tür kararların geçici olumsuz yan etkileri gözlemlense bile daha doğru olduğunu” söyledi. Merkez bankası bağımsızlığının, bu tür bir orta vadeli doğrultu tutarlılığı için önemini vurgulamış oldu bir nevi. Bu arada elbette aralık ayında bir faiz artırımını normal olarak artık beklememiz gerektiğini filan söyledi ama doğrusu ya ben en çok bu merkez bankası bağımsızlığı meselesine takıldım.

Neden? Geçenlerde İngiltere başbakanı Theresa May de aynı Trump’a benzer bir biçimde merkez bankalarının aldıkları kararların “olumsuz yan etkilerini” kontrol etmek gerektiğini söylemişti, belki ondan. Brexit kararı bir nevi Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaya başlamıştı. Şimdi Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesi ile birlikte Pandora’nın kutusu iyice açıldı. Süresi belli olmayan bu geçiş döneminde, merkez bankası bağımsızlığının da tartışılacağı anlaşılıyor.

Şimdi işlerin nereye doğru gideceğini bilmiyoruz ama ben bildiklerimiz üzerinden gideyim isterseniz. ABD ve İngiltere’deki tartışmanın Türkiye’ye etkisi ne olur diye düşünürken bence faydası olur. Brookings Kurumu ve Tufts Üniversitesi’nden Michael Klein bundan bir süre önce makro iktisadın birikiminden ne anlamamız gerektiğini bir cümlede özetlerken, “Faiz oranı, döviz kuru ve sermaye hareketleri ile ilgili politika kararları birbiriyle uyumlu olmalıdır, kalanı teferruattır” demişti. Böylece imkansız üçleme (impossible trinity/trilemma) makro iktisadın özü olduğunu söylemişti. Yandaki üçgen, işte o üçlemeyi gösteriyor. Bu üçgenin üç köşesinde birer iktisat politikası kararı konusu var. Bu üç konunun ancak ikisinde hükümetler serbestçe karar alabiliyor. Üçüncüyü bir yere bağladıklarında, kalan iki alanda da serbestiyet kazanıyorlar.

Şimdi birlikte bakalım. Türkiye gibi bir ülkenin sermaye hareketleri serbestliğinden vazgeçebilmesi mümkün değil. Neden? Ülkemizin yapısal bir tasarruf problemi var. Türkiye’nin mevcut kişi başına gelir düzeyini koruyabilmesi ve artırabilmesi için yabancı tasarruf akımının serbestiyeti önem taşıyor. Bu durumda, üçleme, bir ikileme dönüşüyor. Ya faiz oranını serbestçe belirleyip dalgalı kur rejiminde kalacaksınız ve kur gerektiğinde serbestçe intibak edecek ya da kuru sabitleyip faiz belirleme konusundaki egemenliği terk edeceksiniz. 2001’den önce sabit kurdaydık, 2001 krizi ile dalgalı kura geçtik. Şimdi hala oradayız.

Türkiye’de bu anlamda bir para politikası özerkliği alanı var. Kanun  koyucu, merkez bankasına, bir görev vermiş, “sen enflasyon oranını hükümet ile birlikte sapta ve sonra kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanarak, hükümetle birlikte saptadığın o enflasyon oranını garantile ki memleketin yatırım ortamı istikrarlı olsun” demiş.

Şimdi sorun bunun neresinde? Verilen hedefin tanımında mı, idarenin kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanmasında mı? İlki ise istikrarın tanımı enflasyon üzerinden olmasın, zaten banka bu alanda feci başarısız, bundan sonra, hedeflenen büyüme volatilitesinin azaltılması olsun ya da mutluluk endeksi hedef alınsın denilebilir. Burada merkez bankası bağımsızlığı için bence bir sorun yok. Ama mesele banka kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda, orta vadeli bir perspektife dayalı olarak kullanmasın, siyasi devrevi hareketleri daha fazla dikkate alarak, sürekli siyasetçiye bakarak, yetkilerini kullansın diyorsak, ben işte onun Türkiye için son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kurumların zayıf olduğu bir ülkede, bir telefat da buradan gelirse, bence hiç iyi olmaz.

Türkiye açısından bakıldığında, bugün bu konjonktürden fırsatçı bir “bağımsız merkez bankası zaten artık geçmişte kaldı” tartışması çıkartmak aslında gayet mümkün. Peki, zamanlı mı olur? Hayır. Doğrusu ya, bu bitmeyen kur intibakı ortamında bütün dertlerimizin üzerine bir gümüş tüy dikilmiş olur. Şimdiden söylemiş olayım.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5745

 

İleri Görüşlülük: Aldous Huxley

“Komünistlerin ekspres treniyle mi, kapitalistlerin yarış otomobiliyle mi, bireycilerin otobüsüyle mi, yoksa kollektivistlerin devletçe denetlenen raylar üstünde işleyen tramvayıyla mı cehenneme gideceğimizi kararlaştırmak için savaşıyorlar. Hepsinin gideceği yer aynı. Hepsi cehenneme gidecek, hepsi aynı ruhsal çıkmaza girecek; hepsi ruhsal çöküntünün sonucu olan toplumsal çöküntüye varacak. Anlaşamadıkları tek bir nokta var: cehenneme neyle gidecekler.” Aldous Huxley-Point Counter Point,1928

Huxley bunu tam 1928’de yazmış kitabında. “Point Counter Point” yani Mina Urgan’ın çevirisiyle “Ses Sese Karşı” kitabı hayatımın en vurucu kitaplarından birisidir. Karakter sayısı oldukça fazla olan bu kitapta, her bir karakterin derin analizini ve psikolojik durumlarını öyle mükemmel anlatıyor ki, herhangi birini sokakta görsem hiçbir yabancılık çekmeden muhabbete dalabilirim sanırım.

Kitabın sonlarına doğru sanayiyle ilgili öyle bir çıkarımlar, öyle bir eleştiriler var ki şaşırıp kalıyorsunuz. Taa 1928 yılında yazılan kitap, şu an yaşadığımız döneme nasıl da uyuyor.

Sanayide ilerleme, fazla üretim demek, yeni pazarlar elde etme zorunluluğu demek, uluslararası yarışma demek, savaş demek. Makinelerin gelişmesinin sonucu da, gittikçe daha çok uzmanlaşma, iş alanında hep aynı ölçülere uyma, bireylerle ilgisi olmayan makineleşmiş eğlencelerin artması, kişisel atılımların ve yaratıcılığın azalması, kafanın gittikçe ön plana geçmesi, insan yaradılışındaki tüm canlı ve önemli yanların yavaş yavaş soysuzlaşması, can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması. Sonunda da, bireylerin bir çeşit çıldırmaları yüzünden, toplumda bir ihtilalin patlak vermesi.” Point Counter Point

Can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması.” Nasıl da bizi anlatıyor değil mi? Teknoloji ilerledikçe, yeni şeyler ortaya çıktıkça insanlar yeni arayışlar içine giriyor. Elindekiyle yetinmeyi değil, hep daha fazlasını istiyor, hep daha iyisini istiyor, ruhundaki o doyumsuzluğu dışına vuruyor.

Teknoloji bizleri materyalist bireyler haline getiriyor. Telefonumuz yere düştüğünde kalp krizi geçiriyoruz, evimizi, arabamızı ve diğer pahalı eşyalarımızı hayatımızın merkezi haline getiriyoruz. Tatile çıkacaksak tedirigin bir şekilde “acaba eve hısız girer mi? arabam ne durumda?” gibi kafamızda dolanıp duran sorunlardan dolayı rahat bir tatil bile yapamıyoruz.

Huxley bu sanayileşme sorununu kitabında çok iyi anlatmış ve adeta 1928’den bugünleri görmüş.

Diğer bir kitabı olan “Brave New World” kara dörtleme olarak tanınan anti-ütopyaların içinde yerini almaktadır.

Bu kitabında ise aile kavramının tamamen ortadan kalktığı, makinelerle insan üretiminin olduğu bir dünya yer almaktadır. İnsanlar belli özelliklerde ve sınıflarda üretilmektedir. Sınıflar arası geçişler imkansızdır. Koşullandırılmaları öyle bir yapılıyor ki, kendi sınıflarında olmalarından en ufak dahi şikayetleri bulunmuyor.

Bu kitaba baktığımızda ise teknolojik gelişmelerin getirdiği robotlaşma, sorgulamama gibi özellikleri tam on ikiden vurduğunu görüyoruz Huxley’in.

Türkiye’ye baktığımızda 1984 sanki daha fazla uyuyor gibi görünse de, tüm dünya genelinde baktığımızda, Cesur Yeni Dünya çok daha fazla uymaktadır, çok daha fazla isabetli tahmin yapabilmiştir.

Mutlu olmak için insanca bağlar ve duygulardan, duygulardan vazgeçildiği için de sanattan mahrum kalınan bir dünya tasviri. Mutlu olmak için sanattan vazgeçildi çünkü tutkuları, hayal kırıklıkları ve mutsuzlukları olmayan insanlar sanat eseri üretemediler. Sanatla mutluluk bir arada bulunamayacak şeyler mi şimdi?”

Aldous Huxley, ileri görüşülük konusunda sayılı yazarlardan birisidir. Hatta bence en iyisidir.

View story at Medium.com

Canınız Sıkıldığında Keyifle Vakit Geçirebileceğiniz Podcast’ler

Podcast kültürü bambaşka bir şey. Seveni tam seviyor, sevmeyenin alakası bile olmuyor. Birçok insanın bu muhabbetten haberi bile yok. İlgilenenler için Sözlük yazarları kendi zevklerine göre güzel Podcast’leri sıralamışlar.
iStock.com

orjinali: kefil olduğum 49 podcast (her birinin linkini ve resimleri taşıyamadım, buraya sadece texti kopyalıyorum)

***

günün 3-4 saatini podcast dinlemekle geçiriyorum. çalışırken, spor yaparken, banyoda, yatakta, hamakta, asansörde, parkta uluorta, mutfak tezgahının üstünd….dur ya, neyin listesiydi bu?

sürekli dinlediğim bu podcastlerin çoğu epey popüler, yani “kimsenin bilmediği şahane podcastler” listesi değil bu. zaten bir kısmını yukarda mercurius listelemiş sağolsun. “tüm şahane podcastlerin listesi” de değil. sadece bildiğim ve kalitesine kalıbımı basacağım, mahkemeye çıksalar ölümüne savunacağım yapımları paylaşıyorum.

(not 1: hepsi ingilizce because that’s the way a-ha a-ha, i like it, a-ha a-ha… öğrenin arkadaşım artık, yapacak bir şey yok. yani tek dille de zeki, çevik ve ahlaklı yaşamak mümkün, almancayla da herşey wunderbar olabilir ama ingilizce’nin zihninize açacağı kapıların haddi hesabı yok.

not 2: bu podcastlerin bazıları sitelerine ek içerik koyuyorlar, o nedenle doğrudan siteleri linkledim ama normalde dinlemek için beyondpod kullanıyorum. beyondpod, feedly’deki subscriptionlarımı da anlayabildiğinden gayet kullanışlı. bu arada her türlü okuma ve arşivleme için feedlypocketevernote forvet hattını tavsiye ederim).

***

1) genel kültür – teknoloji – sanat kırması

freakonomics: meşhur ilk kitap koca bir franchise yarattı. bu yapımların içindeki en ilginci freakonomics radio. bazı olayların altında yatan kök nedenleri bularak, ufkunuzu iki katına çıkarıyorlar.

stuff you should know: “cenk-erdem’in milleti bilgilendiren versiyonu” diyesim geliyor ama hayatımda cenk-erdem dinlemişliğim yok. sempatik ama cıvıklık dereceleri az olan iki kafadar, rastgele bir konu hakkında hepimizin yapacağı şekilde bir araştırma yapıp, özet olarak sunuyorlar. ve bunu uzuuun zamandır yapıyorlar. yüzlerce konu birikmiş halde. çok konsantrasyon gerektirmeden öğrenmek için.

surprisingly awesome: stuff you should know ile freakonomics arası bir şey. iki kişi var. bir tanesi, ilk bakışta kulağa sıkıcı gelen bir konuyu alıyor ve bu konunun aslında ne kadar ilginç olduğuna diğerini ikna etmeye çalışıyor.

codebreaker: teknoloji konularına ahlaki yönden yaklaşıyorlar. ilk sezonun teması “ıs it evil?”. tonu hafif, ufak bir oyun olarak bölüm içine şifreler koyuyorlar.

what’s the point: “big data, small interviews”. ilginç verilerin arkasındaki ilişkilere odaklanıyorlar. freakonomics’in daha az öyküsel olanı.

ted radio hour: ted talks‘u bilmeyen kaldı mı? onun videolarını podcast olarak indirmiyorum, arada sırada sitesine gidip bakıyorum. radio hour ise podcast için daha ideal: belli bir konu etrafındaki ilginç ted konuşmalarını toplarlayıp, konuşmacılarla röportaj yaparak, derli toplu anlatıyorlar.

reply all: ınternet hakkındaymış gibi görünüp, onun insanları nasıl etkilediğini işleyen güzel bir yapım.

free thinking: bbc’nin arts and ideas yapımlarından. ingiliz tarzı, hafif sarkastik bir ciddilikle, bir konu etrafında uzmanlar muhabbet ediyorlar. sanat, tarih, güncel siyaset, sosyoloji, edebiyat, yok yok. uzun olduklarından o günkü konu beni ilgilendirmiyorsa atlıyorum.

***


2) bilim, psikoloji, eleştirel düşünce

science friday: podcast dünyasının en ünlü iki ira’sından biri olan ira flatow’un sesini rüyamda duyuyorum artık. 25 senedir devam eden bir bilim haberleri programı. röportaj ağırlıklı, kolay anlaşılabilir, seyirciler de arayabiliyorlar. her hafta 2 saat.

startalk: birleşmiş milletler bilim propagandası bakanı neil degrasse tyson sunuyor. arada geçerken bill nye uğruyor. daha ne olsun? astrofizik, pop kültür, geyik.

hidden brain: npr ailesinden bir podcast. psikoloji, davranış bilimleri, “cognitive bilimler” merakı olanlar için…yok yahu, herkes için diyeyim, gayet anlaşılır çünkü. sunucuya pek ısınamadım ama olsun.

brain matters: neuroscience’ı bizim gibi düz halka anlatmayı hedef almışlar. arada bilim insanlarının profillerini de çiziyorlar.

60 second mind: scientific americanın birden çok podcasti var ama scifri bana yettiğinden onları dinlemiyorum. fakat bunu dinlememek için bahanem yok, çünkü beyin ve davranış hakkında alt tarafı 1-2 dakikalık haberler veriyorlar.

rationally speaking: eleştirel düşünce üstüne odaklı başlayıp, biraz daha açılıp saçılan bir podcast. yapımcısı bu aralar aşağıdaki you are not so smart’a konuk oluyor.

you are not so smart: slogan ve “mission statement” açısından favori podcastim: hepimiz gerizekalıyız ama bazılarımız biraz daha gerizekalıyız. zihnin, farkında olmadığımız saçmalıkları hakkında, röportaj ağırlıklı ve kolay anlaşılabilir. bu konularda giriş seviyesi olarak kullanılabilir. bu aralar mantık hatalarını işliyorlar.

***

3) haber-hikaye-fikir kırması

this american life: podcast dünyasının the wireı. bunu sevmeyeni direkt “zamanı gelince kesinlikle klonlanmayacak şahışlar” listesine alabilirsiniz. bir tema etrafında birkaç ayrı hikayeyi birleştiriyor ve insan hayatından kesitler sunuyor. ıra glass’ın kıl sesinin bir noktada bağımlısı oldum. dünya kadar ödülü, yüzlerce bölümü var.

radiolab: tal’ın tek rakibi bence. onunla freakonomics arası gibi. biraz daha eğlenceli ama kesinlikle cıvık değil, konular aynı ilginçlikte, prodüksiyon yine süper.

invisibilia: bu aralar en favorim bu. konu psikoloji ve algı ağırlıklı olduğundan “bilim genel kültür” kategorisine alabilirdim, ama öyle güzel bir öykücülükle birleştirmişler ki, insan bitmesin istiyor. zaten yapımcıları tal ve radiolab’den gelme. batman bölümünden başlayın.

flash forward: bunu hangi kategoriye koyacağımı şaşırdım. bir tutam bilimkurgu var: her bölüm, değişik bir gelecekte olduğumuzu farzeen bir hikayeyle açılıyor. sonra bugüne dönüp, hikayede işlenen teknolojik veya sosyal olgu irdeleniyor röportajlarla. ve bazen de konunun geçmişi anlatılıyor. sırf hayalgücünüzü gıdıklamak için bile değer.

embedded: haberlerdeki bir konuyu alıp derinlemesine işliyorlar. her bölüme aylarca emek veriliyor anladığım kadarıyla. longform haberciliğin podcast versiyonu.

serial: ilk sezonu deprem etkisi yarattı, çünkü uzun bir araştırmacı gazetecilik örneğini, heyecanlı bir hbo dizisi gibi tüm sezona yayarak sundular. true detective gibi, ikinci sezonu, müthiş yükselen beklentilerin altında ama yine de kaliteli.

***


4) haber-belgesel

npr story of the day: salt haber dinlemiyorum sinirim bozulmasın diye, bu yetiyor. tek konu hakkında 4-5 dakikalık haber ve kısa röportajlar.

planet money: ekonomi hakkında haber + eğitim tarzı. kolay anlaşılır.

the documentary: bbc’nin en iyi programlarından. değişik konularda belgesel. belgesel konusunda ingilizden şaşmayacaksın (david attenboroughnun askerleriyiz).

vice: “hardcore belgesel” olarak tanımlanabilir. ilk izlediğim vice bölümünde sanırım adamlar karachi’deki bir açıkhava silah pazarında roketatar deniyorlardı.

diane rehm show ve fresh air: ikisi de güncel bir konu hakkında uzun soluklu muhabbetler içerir. ikisi de işinin ehli olmuş iki usta röportajcı tarafından sunulur. tek fark, diane rehm 3000 yaşındadır ve dakikada 5 kelime hızla soru sorar, ingilizce pratiği için ideal.

longform: gazetecilikle ve yaratıcı mesleklerin iç yüzüyle ilgilenenler için. ben 2-3 bölümden birini dinliyorum çoğu zaman tanımadığım tipler konu olduklarından.

intelligence squared: “işte bu bizde olmadığı için uzaya fezaya çıkamıyoruz” (ya da tam tersi) tepkisi verdirtecek bir program. bir konu hakkında 2-6 arası uzman otururlar, yüzlerce seyirci önünde, oxford stili bir münazara yaparlar. uzmanlar arasında genelde dünyaca meşhur tipler olur. bir noktada dinleyicilerden sorular da gelir. münzara öncesi ve sonrası, konu hakkında oylama yapılır, en çok fikir değiştirten taraf kazanmış sayılır (“think twice”). hem münazara işini hem de konuları öğrenmek için ideal.

***

5) saf hikaye

the message: serial formatını kopyalayan ama orson wellesin war of the worldsü tadında bir yapım. 8 tane görece kısa ve hafif bölümde, hayali bir podcast programının gözünden, bir bilimkurgu hikayesi anlatılıyor. şıp diye bitirilebilir.

the moth: hikaye programlarının demirbaşı. ted talks’un öykücülük versiyonunu düşünün. insanlar sahneye çıkıp, yaşadıkları gerçek bir öyküyü anlatıyorlar. podcast ise en iyilerini derliyor. bazıları sıkıcı olsa da, özellikle hüzünlü olanları her seferinde “yahu ne hayatlar var” dedirtiyor.

story collider: moth’un aynısı, ama bilim insanlarının hikayeleri. ön planda olan, çalıştıkları alanlardan ziyade, hikayenin insani yönleri.

the truth: uydurma bir kısa hikaye canlandırılıyor. 15-20 dakikalık, sıkmıyor. bir aktivite esnasında değil de, sakinken dinlemek lazım.

imaginary worlds: bilimkurgu hikayeleri hakkında. düşük bütçeli, ben seviyorum.

a prairie home companion: kadife sesli ihtiyar sunucu ve ekibinin, canlı skeçleri ve şarkıları. uydurma hikayeleri gerçekmiş gibi anlatması çok güzel. amerikan nostaljisi.

the big broadcast: nostalji demişken, 40’lardan 50’lerden radyo şovlarını sunan bu program bir numara (ben o kadar ihtiyar değilim, benimkisi iyice garip bir nostalji çeşidi). o zamanların dev yıldızları humphrey bogart’ın ve lauren bacall’ın dedektiflik serileri var mesela. bazen orjinal radyo reklamlarıyla beraber yayınlıyorlar.

***

6) tarih-felsefe

the history of rome: tek başına bir amatörün devasa bir işe girişip, 179 bölüm sonunda alnının akıyla çıkması herkesi sevindirir. roma imparatorluğu anlatılıyor (bizans yok). adam meşhur oldu, roma’ya ve istanbul’a turlar düzenledi. ilk bölümlerde amatörlük var ama giderek coşuyor. uykuya dalmadan önce birebir, amcamın sesi ninni gibi.

revolutions: thor’un yapımcısının ikinci projesi. dünya tarihindeki belli başlı devrimleri anlatıyor. her devrime 8-10 bölüm ayırmış, hepsi birer mini-podcast serisi gibiler.

dan carlin’s hardcore history: en meşhur tarih podcasti olabilir, arada bakıyorum. işin açıkçası bazen çok uzun geliyor, çünkü eleman biraz serbest stil takılıyor ve aynı şeyi defalarca tekrarlayabiliyor. ama sıkıcı olma günahını işlemiyor.

a history of the world in 100 objects: çok kaliteli bir program. british museum’un zaten, ne olacaktı. default tarih dersi öğretme metodunun bu olması lazım. yani tarih ve isim ezberlemek yerine, insanların aklında kalacak objeler üstünden o dönemi ve ilişkileri anlatmak.

stuff you missed in history class: stuff you should know’un tarih versiyonu. aynı formattalar ama geyik oranı biraz daha az ve iki erkek yerine, iki kadın sunuyor. ne yazık ki o elemanlar kadar sıcak gelmiyor bu sunucular bana, ama konu ilginçse dinliyorum.

in our time: bbc’nin tarih programı. amcam birkaç uzman konuğu çağırıp güzel güzel muhabbet ediyor. her bölümünü dinlemeye gerek yok diyeceğim ama ingilizce pratiği için ideal podcastlerden.

the memory palace: gayet orjinal, tatlı, kısa. para verip desteklediğim programlardan. rastgele bir zamandan kesitler.

philosophy bites: felsefeye giriş yapmak isteyenler için güzel. çok uzatıp sıkmadan, her konu hakkında bir iki uzmanla soru-cevap şeklinde.

myths and legends: dünyanın dört bir yanından mitolojik karakterleri, efsaneleri tanıtan mütevazi bir program. sunucunun deadpan mizah anlayışı da güzel gidiyor.

***

7) geyik

wait wait… dont tell me: ortamların en komik yarışma şovu. tv’deki whose line ıs ıt anywayden beri bu kadar gülmemiştim, zaten tarzı da benzer. improv konusunda iyi 3-4 komedyen yarışıyorlar. bir de ünlüye bağlanıp muhabbet ediyorlar bir süreliğine ki bazen o ünlüler bunlardan daha esprili oluyorlar. karakterlere alışınca tadından yenmiyor. arada yayınladıkları best of’lara denk gelin.

smartest man in the world: wait wait ekibinden bir komedyenin programı. adam resmen komik ve zeki, yapacak bir şey yok.

wtf with marc maron: nörotik bir komedyen. yarısı tek başına geyik artı philosophizing (favori standupçım bill burr’ün monday morning podcasti gibi), yarısı da röportaj. uzun olduğundan, ancak röportaj ilgilendiğim biriyleyse dinliyorum. fakat adam o kısmı da iyi yapıyor, muhabbeti gayet doğal ilerletiyor.

***

daha bilmediğim ama tanısam kesin çok seveceklerim:

codeswitch: zenci bir grup gazetecinin gözünden hayat.

more perfect: radiolab spinoff’u. anayasa mahkemesinin tartışmaları ve etkiledikleri hayatlar hakkında.

mystery show: apple buna 2015’in en iyi yeni podcasti ödülünü vermişti. ufak tefek gizemleri çözüyorlar.

***

bonus: 2015’in en iyi 50 podcast bölümü

the atlantic listelemiş. bu arada atlantic, rss feedimin güzide bir köşesini kaplıyor, gayet kaliteli ve derinlemesine yazılar var.

usenmeyip uzuun uzun aciklayacagim. oncelikle podcastleri takip edip dinleyebilmek icin pocket casts (http://www.shiftyjelly.com/pocketcasts) kullanilmasini oneriyorum. hem kullanilabilirligi yuksek hem arayuzu temiz.

radiolab
her bolum icin bir tema secip temaya bilimsel olarak 3-4 acidan yaklasip aklinizi alan, bayagi bir suredir ortada olan ve profesyonel olarak yapilan bir podcast. anlatilmaz, dinlenir – ozellikle bilgilenmeye merakli bir insansaniz onerim usenmeyip tum bolumlerini dinlemeniz.
http://www.radiolab.org/

freakonomics radio
gunluk hayatta karsilastigimiz bir suru olay veya konsepti anlasilabilir ve yaratici bir sekilde ekonomi ve sosyal bilimler perspektifinden aciklayan bir podcast. freakonomics kitaplarini biliyorsaniz neden bahsettigimi anlayacaksiniz (bilmiyorsaniz kitaplari da okumanizi oneririm). tek sikintisi podcasti genel olarak stephen dubner’in surdurup steven levittin olaya daha az dahil olmasi, ama yine de dinlenesi.
http://freakonomics.com/

ted radio hour
adindan da anlasilabilecegi gibi, her bolumunde belli bir tema belirleyip o konuda tedkonusmalari yapan insanlarla, yaptiklari konusmadan belirli kisimlar da dinleterek roportajlar yapildigi bir program. ayni konuya farkli perspektiften bakan farkli kisileri baglamasi ilginc olabiliyor.
http://www.npr.org/programs/ted-radio-hour/

the moth radio hour
canli hikaye anlatim organizasyonu the mothun yayinladigi hikayelerden 2-3-4 tanesinin bir arada yayinlandigi bir podcast. bazen hipsterite seviyesi fazla yukari cikabilse de bazen inanilmaz (komik ya da huzunlu ya da heyecanli vb.) hikayelerle da karsilasilabiliniyor. mesela sierra leone’lu bir cocuk askerin new york’ta evlat edinilmesi ve oradaki okul arkadaslariyla paintball oynamasiyla ilgili bir hikaye vardi, aklima geldikce hala garip oluyorum.
https://themoth.org/radio-hour

this american life
yine her hafta bir tema secilip bu sefer bu tema cercevesinde cesitli insanlarin hikayelerinin anlatildigi bir podcast. ira glass sunuyor. bu da cok uzun yillardir ortalikta, neredeyse podcastingin bizimkileri diyebiliriz, o kadar seviliyor. sevilmeyecek gibi de degil – bolumlerinden baska podcastler, programlar (asagida birkac tane var), filmler falan cikabiliyor, o kadar. mesela (bkz: the informant)
http://www.thisamericanlife.org/

serial
a podcast from the creators of this american life. one story. told week by week. hosted by sarah koenig. bugune kadar en cok download edilmis podcast. birinci sezonunu dinlerken yeni bolum gelmesini beklerken heyecandan ulser olacaktim, game of thrones’un yeni bolumlerini beklemek bu kadar stres yapmiyor. ikinci sezon biraz daha vasat olsa da yine de ortalamanin cok uzerinde. podcast dinlemeyi sevmeseniz de ilk sezonu dinleyin – kim ugrasacak buna diyorsaniz girin youtube’da falan da var.
https://serialpodcast.org/

useful science
kanadali bir grup master/doktora ogrencisinin yaptigi bir podcast. web sayfalarinin temel konsepti akademik bir calismanin en onemli bulgusunu bir cumlede ozetlemek – tabii bu da bilime cok saglikli bir yaklasim degil. podcast’te calismalari daha detayli tartisiyorlar, bir nevi journal club. yukaridakilere gore bir tik daha amatorce yapilsa da ozellikle calisilan konu ilginizi cektiginde faydali oluyor.
http://www.usefulscience.org/

question of the day
james altucher ve stephen dubner (freakonimics’i yazanlardan) haftada 3-4 kere quoradan aldiklari ya da kendileri bulduklari bir soru hakkinda 15 dakikaligina bos geyik yapiyorlar. olmasa da olur bir podcast, ama bazen insani yormadan farkli ve faydali bakis acilari getirebildigi icin cerez niyetine dinlenebiliniyor.
http://www.earwolf.com/show/question-of-the-day/

the inquiry
nispeten guncel ve populer bir soru hakkinda 4 tane uzmanla konusulup sorunun cevaplanmaya calisildigi bir bbc world service programi. bbc programi oldugundan ne beklenebilecegi tahmin edilebiliniyor: kaliteli ve bilgilendirici yapim, sonunda cok kesin sonuca varmayabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p029399x

planet money
podcastin yapimcilarinin ozeti son derece aciklayici: it is like meeting with a friend at a bar and having him or her explain the economy. ekonomik problemlere eglenceli, yaratici ve anlasilabilir sekilde yaklasabilen bir npr programi. inanir misiniz, bir 2008-2009 krizi sonrasi yayinlanan bir this american life bolumunun basarisi uzerine programa evrilmis.
http://www.npr.org/sections/money/

hidden brain
nprin sosyal bilimler habercisi shankar vedantam’in “bir suru ilginc haber yapiyoruz, bari bazilarini program haline getirelim” diye yaptigini dusundugum haftalik yayin. bir sosyal bilimler sorusunu ya da calismasini, bir hikaye esliginde ve/veya calismayi yapan kisilerle roportajlar yaparak sunuyor.
http://www.npr.org/series/423302056/hidden-brain

stuff you should know
josh ve chuck isimli iki tane abinin bilimsel ya da gunluk hayattan bir konuyu ya da konsepti ya da nesneyi yaklasik bir saat boyunca yari geyik yari bilgilendirici sekilde tartismasi. bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. ozellikle konu ilgi cekici oldugunda dinlenebilir.
http://www.stuffyoushouldknow.com/

stuff you missed in history class
tracy ve holly isimli iki ablanin tarihsel bir olayi ya da kisiyi anlattiklari, yine bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. bazi konular fazla derin amerika tarihi olabiliyor, ozel ilginiz yoksa onlar bayabilir. ama konu ilginc olunca dinlenebiliniyor.
http://www.missedinhistory.com/

thinking allowed
eski bir sosyoloji profesoru ve eglenceli bir amca olan lauri taylor’un sundugu, yakin zamanda yapilan sosyolojik arastirmalarin, arastirmacilarla roportaj yaparak tartisildigi bir bbc radio4 programi. sosyoloji veya sosyal bilimler arastirmalarini takip etmek isteyenler icin ilginc olabilir.
http://www.bbc.co.uk/programmes/b006qy05

more or less: behind the stats
tim harfordun sundugu, yakin zamanda yayinlanan haberlerde sunulan sayi ve istatistiklerin irdelendigi bir bbc radio4 programi. bilimsellik/geyik orani tam tadinda, ilginc ve egitici olabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p02nrss1

what’s the point
fivethirtyeight.comun yayinladigi, guncel ve genel siyaset, spor veya daha rastgele konularla ilgili data ve sayisal analiz yaparak ‘oyle tahmin yapilmaz boyle tahmin yapilir, azicik bilime inanin’ mesajlari veren basarili bir podcast.
http://fivethirtyeight.com/tag/whats-the-point/

surprisingly awesome
adam mckay ve adam davidson’un (planet money’nin yaraticilarindan) disaridan bakinca sikici gibi gozuken bir nesne ya da konunun aslinda cok super bir sey olabilecegini gostermeye calistiklari podcast. cerez degeri cok yuksek.
https://gimletmedia.com/show/surprisingly-awesome/

flash forward
her bolumde gelecekte olabilecek alternatif gelismelerin tartisildigi (mesela 40 sene sonra machine translationun gunluk hayatimiza bayagi girmesiyle olabilecekler, ya da ileride robotlarla ask, ya da yalan soylendigini aninda tespit edebilen bir uygulama olsa ne olurdu vb vb). yapim biraz amatorce, ama konular ilginc ve tartismalar basarili.
http://www.flashforwardpod.com/

myths and legends
adi ustunde, mitoloji ve folklorden hikayelerin anlatildigi bir podcast. ilgileniyorsaniz yapim ve anlatimlar fena degil.
https://www.mythpodcast.com/

vox – the weeds
vox.comdan birkac kisinin haftalik siyaset ve public policykonularini tartistigi bir program. tartismalar turkiye’nin biraz otesinde, ama bilgili bir sekilde yapiliyor. bir de her program en az bir kisi fuck diyor*.
http://www.vox.com/the-weeds

the world next week
council on foreign relations tarafindan yayinlanan, onumuzdeki hafta dunyada olacak olaylar hakkinda bilgili iki abinin tartistigi bir podcasti.
http://www.cfr.org/…ublication/by_type/podcast.html

https://seyler.eksisozluk.com/caniniz-sikildiginda-keyifle-vakit-gecirebileceginiz-podcastler

 

Esiyor… Yazsız Geçen Yıl!

Şanslı hatayla façayı kurtaran bir şirket, yazsız geçen korkunç bir yıl, Türk düşmanı bir İngiliz’in edebiyata kazandırdıkları.

Robert B. Thomas

1792 yılında, Robert B. Thomas, bizim Saatli Maarif Takvimi’ne benzer bir almanak yayınlamaya başladı. Bu takvimin -özellikle çiftçilere yararlı olacağı inancıyla, ismini “Old Farmer’s Almanac” (Yaşlı Çiftçinin Takvimi) koydu. Thomas’ın takvimi, ekim/hasat zamanı, yemek tarifleri, özlü sözler, fal gibi bilgilerler doluydu… fakat bu takvimi rakiplerinden ayıran ve meşhur eden en önemli özelliği hava durumu tahminleriydi.

Thomas, almanak çıkmadan önce yıllarca güneş sistemini, astronomi döngülerini, yıllara göre hava değişikliklerini araştırıp, neredeyse yüzde 80’lik doğruluk payına sahip, hava durumu tahmin formülü yarattı. Older Farmer’s Almanac’ın popülaritesi de bu çok gizli formül sayesinde yıllarca devam etti. Çiftçiler bir sene sonra ne ekmesi gerektiğini, hasat zamanını; balıkçılar ne zaman denize çıkmaları gerektiğini; sıradan insanlarda da dışarı çıkarken ceket alıp, almama kararlarını yıllarca bu takvime bakarak karar verdi.

Robert B. Thomas’ın yarattığı bu muhteşem formülü, kendisi dışında yalnızca birkaç kişi gördü. Formül, 1800lü yıllardan bu yana Amerika’nın New Hampshire eyaletinin Dublin şehrinde bir kasada saklanıyor.

Robert B Thomas’ın meşhur takvimi, tarihinin en büyük sınavını 1815 yılında verdi!

1816 yılına ait Old Farmer’s Almanac

1815 yılında, 1816 yılı için takvim içeriği hazırlandı, dizisi yapıldı, basıldı, ve dağıtıldı. Yüzbinlerce kişi takvimi ellerine aldığında ilginç bir hava durumu tahmini ile karşılaştılar. Takvim onlara 1816 yılının Haziran ve Temmuz aylarında kar yağacağını söylüyordu!

20 sene boyunca binlerce kişinin en güvenilir hava durumu kaynağı, bir anda (özellikle rakip firmalar için) alay konusu haline geldi. Aslında durum gayet basitti. Kar yağışı tahmini Thomas’ın formülü ile ilgili değildi… bir hata sonucu takvimde yer alıyordu. Matbaada oluşan bir hata sonucu Ocak ve Şubat tahminleri, Haziran ve Temmuz ayına basılmıştı.

Robert B. Thomas depodaki bütün takvimleri yaktı, satılmayan takvimleri toplattırdı ama iş işten geçmişti. Takvimi yüzbinlerce kişi çoktan satın almıştı. Robert B. Thomas, neredeyse 1 yıl boyunca, insanların hem onunla, hem de takvimle dalga geçişlerini, Haziran ayındaki kar yağışı hakkındaki şakalarını dinlemek zorunda kaldı.

Sonra 1816’nın Haziran ayı geldi!

7 Haziran 1816 günü, Amerika’nın kuzey doğusunda ve Kanada’nın güneyinde kar yağışı başladı! Maine, Massachusetts, New York ve Pennsylvania, Temmuz ayını buzlanma ve kar yağışıyla geçirdi. Bu yalnızca Amerika için değil, dünyanın birçok kesimi için de geçerli olan bir hava durumuydu. Buzlanma ve kar yağışı nedeniyle tüm dünyada kıtlık yaşandı ve yaklaşık 200,000 kişi kıtlık ve hava durumuyla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybetti.

Peki Robert Thomas’ın bu kadar şanslı, yüzbinlerce kişinin bu kadar şansız olmasının nedeni neydi? Bazıları bu garip iklimi yıllar önce ölmüş Başkan Benjamin Franklin’e, bazıları cadılara, bazıları ise dünyanın sonunun geldiğine bağladı. Fakat gerçek neden, bunlardan çok daha bilimsel bir nedene bağlıydı. Günümüz Endonezya sınırları içinde bulunan binlerce metre yüksekliğinde bir neden: Tambora (yanar)Dağı!

10 Nisan 1815 günü patlayan Tambora Yanardağı, son 200 yıllın en büyük yanardağ felaketi olarak adlandırılıyor. Patlama öylesine şiddetli gerçekleşmiş ki ortaya çıkan ses, 1,600 km öteden duyulmuş. Bu nedenle, bilim adamları ortaya çıkan patlama sesinin, kayıtlı tarih içindeki en yüksek ses olarak adlandırıyor. Dağın 3,900 m olan yüksekliği, patlama sonrasında 2,700 m’ye düşmüş. Bu patlama sırasında büyük miktarda zehirli gaz ve eriyik madde, gökyüzünde 5–10 kilometre yukarı kadar çıkmış ve zamanla neredeyse tüm dünyayı turuncu bir bulut olarak kaplamış. Bu zehirli duman bulutu o kadar büyük bir alanı kaplamış ki, güneşten gelen ışınlar yeryüzüne ulaşamaz olmuş ve dünyada küçük çaplı bir iklim değişikliğine yol açmış. Ertesi yıl, yani Old Farmer’s Almanac’ın yanlışlıkla kar yağışı tahmini yaptığı 1816 yılında, tüm dünyada hissedilir derecede sıcaklık düşüşü görülmüş.

Ortaya çıkan bu durum nedeniyle, 1816 senesi “Yazsız Yıl” olarak anılır!

Yazsız Yıl’ın etkileri çok büyük. Kar yağışı ve buzlanma nedeniyle çiftçiler ekinlerini kaybetmiş, buzlanma nedeniyle demiryolları çalışmaz hale gelmiş, hayvanlar için yem bulunamadığından birçok büyükbaş hayvan ölmüş, su kaynakları donmuş, kıtlık ve açlık kendini göstermeye başlamış, insanlar yıllardır yaşadığı evlerini terk edip, diğer bölgelere göç etmeye başlamış, zehirli bulut birçok hastalığa (kolera salgını) neden olmuş. Yanardağ patlaması nedeniyle direk ve endirekt olarak 200,000 kişi hayatını kaybetmiş.

Fakat “Yazsız Yıl” bize çok önemli şeyleri de kazandırmış. Bazen önümüze çıkan engeller, bizim yaratıcı olmamızı sağlar ya, işte öyle. Örneğin zehirli bulutun yarattığı inanılmaz güzellikte güneş batımı, J.M.W. Turner’a ilham kaynağı olmuş; insanların göç etmesi ve bunun yarattığı bir takım olaylar sonucu, göçmen Joseph Smith Mormon dinini yaratmış; atların yemsiz kalıp ölmesi sonucunda atlı vagonlardan mahrum kalan Karl Drais, ilk bisiklet örneklerinden birini icat etmiş. Liste uzayıp gidiyor ama sizi bu yaratıcı olaylardan birini biraz daha derinlemesine paylaşmak istiyorum.

Villa Diodati

İsviçre’de “yaz” tatili yapan birkaç İngiliz, havanın kötü oluşundan ve yapacak çok fazla bir şey olmadığından şikâyetçi olup, orada bulunan başka bir İngiliz’in Geneva Gölü etrafında kiraladığı yazlık evde birkaç hafta geçirmeye karar verirler. Villa Diodati adı verilen bu yazlık evi kiralayan kişi, düzenlediği ilginç partilerle tanınan 28 yaşındaki bir aristokrattır: Lord George Gordon Byron.

13 Haziran 1816 günü, şair Percy Shelley, Percy’nin nişanlısı Mary Godwin, Mary’nin üvey kardeşi Claire Clairmont, ev sahibi Lord Byron ve Lord Byron’un doktoru (ve sevgilisi!) John Polidori yazlıkta bir araya gelirler. Dışarıdaki soğuk yağmur kara dönüşüp, birbirine anlatılan dedikodular ve içilen içkiler tükenince, Dr. John Polidori, misafirlere, Almancadan İngilizceye çevrilmiş, içinde bolca hayalet hikayeleri olan kitapları okumaya başladı. Kitaplar tükenince, Lord Byron misafirlerine bir ilginç bir görev verdi: “Herkes kendi gerilim hikayesini yazsın. En iyilerini burada okuyalım!”

Lord Byron

Bu arada, buraya küçük bir parantez açmak lazım. Yazsız geçen 1816 yılının Haziran ayında, birçok yaratıcı kişiye evini açan ünlü şair Lord George Gordon Byron, hayatını Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya adamış birisi. Barbar olarak gördüğü Türklere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Yunanlılara destek vermek amacıyla Yunanistan’a gelmiş, bizzat savaşın içinde yer almıştır. Yunanlıların Osmanlıya karşı Bağımsızlık Savaşı için çok büyük katkıları olan, Yunanlıların “milli kahraman” olarak nitelendirdiği bir kişidir! Bu arada onu yalnızca Osmanlı düşmanı olarak tanımıyorsunuz. Eğer Don Juaneserini biliyorsanız, o halde Lord Byron’a çok yabancı değilsiniz. Çünkü kendisi bu eserin yazarı! Bitmedi! Eğer işiniz yazılım ise Lord Byron’a çok şey borçlusunuz. Çünkü Lord Byron, dünyadaki ilk yazılımcı Ada Lovelace’in de babası! Yani anlayacağınız adam soğan gibi. Soydukça daha fazla katmana ulaşıyorsunuz. Adam Yunan mitolojisinden bir kahramanın izinden giderek Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmiş! Boru değil!

Şimdi gelelim 1816 Lord Byron Yaz Partisi’nin bize kazandırdıklarına.

Lord Byron’un misafirlerinden istediği “hikaye yarışması” sonucunda, Dr. Polidori yıllar sonra Drakula ve benzeri öykülere ilham kaynağı olacak “Vampir” hikayesini yazar. Yazsız yıl nedeniyle eve kapanan bir başka misafir, 19 yaşındaki Marry (Godwin) Shelley ise dünyanın en iyi bilinen bilim-kurgu hikayelerinden birini yazar: Frankenstein!

Ve bütün bunlar, “Yazsız Yıl” olmasa olmayacaktı!

Kaynak: https://medium.com/turkce/esiyor-yazs%C4%B1z-ge%C3%A7en-y%C4%B1l-44e9097a475f#.17myx5675

Zannettiklerimiz

https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzsPsikolog Paul Rozin, James Frazer tarafından bir nesne bir insan ile temas kurduğunda, nesne bir şekilde o insanın “özüne” sahip olur şeklinde tanımlanan batıl bulaşıcılık teorisinin modern batı toplumunda hala yaşayıp yaşamadığını anlamak için yürüttüğü bir deneyde, insanların bir zamanlar bir seri katile ait olan (sadece otuz dakika giyilmiş olsa bile) yıkanmış bir kazağa kıyasla, köpek dışkısına düşmüş ve yıkanmamış olan (yani sağlıkla ilgili ciddi endişeleri tetikleyen) bir kazağı giymeyi tercih ettikleri sonucuna vardığında, insanın onlarca mantık dışı tercih türlerinden sadece birine işaret etmişti. Ayrıca modern batı toplumunda bu düşüncenin devamının ispatı, bir yerde de insanın rasyonel bir varlık olmayışının bilimle, gelişmişlikle, kültür vs. ile de alakası olmadığının ispatıydı.

 

insanın rasyonel olmayı pek sevmediğine harika kanıtlar bulabilirsiniz. Mesela bunlardan Johnson & Jonson hikayesi etkileyici: Johnson & Johnson’ın, düşe kalka büyüyen kuşağın kabusu tentürdiyotun o korkunç acısını ortadan kaldırmak için 1960’lı yılların sonlarında ürettiği antiseptik kremi piyasaya satış rekorları ile merhaba derken, bir süre sonra satışlar durma noktasına gelmiş. Ürünü bir kez alanın ikinci kez almadığını öğrenmeleri ardından nedenine olan merakları ile yaptıkları araştırma sonucunda, insanların iyileşme sürecinde az da olsa bir acı hissetmiyorlarsa o ilacın işe yaramadıklarını düşündükleri sonucuna varmışlar. Bu sonuç ardından aynı ürüne biraz alkol katarak yeniden piyasaya çıkıldığında da satışlar yeniden patlamış! Eğer amaç sadece sosyal sorumlu görünmek değil de, satışları (ve haliyle kullanımı) azaltmaksa, sigara paketleri üzerine “Sigara İçmek Öldürür” yazmak yerine “Buna Ödediğin Paranın %70’i Vergidir” yazmanın çok daha başarılı olacağına inancım da insanın rasyonel olmayı çok sevmemesi yanı sıra gerçekler içerisinde de neyin daha önemli olduğu ile de pek fazla ilgilenmeyişinden.

Kutsal olarak zihinde kodlanmış bir uyarıcı, gerçeği/anlamı hiç sorgulatmayacak bir güce sahip olabiliyor. Bangladeş’te Arapçanın bu gücü müthiş seviyelerde olacak ki, bir şehrin vazgeçemediği bir alışkanlığın değiştirilebilmesini sağlamış. Bangladeş’in başkenti Dakka erkeklerinin sokağa işeme alışkanlığını değiştirmek için (daha doğru ifadesi ile düzeltebilmek için) denenen yolların boşa çıkması ardından, şehirdeki Arapçanın gücünü fark eden bir zeka sayesinde sorun çözüme kavuşturulmuş. Şehrin duvarlarında Sanskritçe yazılan “buraya işeme” uyarıları Arapçaya çevrilmiş. Aşağıdaki videoda Bangladeş erkeklerinin Arapça uyarıları gördükten sonraki korkuları müthiş!

Kaynak: https://medium.com/turkce/ger%C3%A7eklerin-sana-kals%C4%B1n-bize-zannettiklerin-laz%C4%B1m-4aec6ade3ed0#.6hyl3uhzs

 

View story at Medium.com

View story at Medium.com

View story at Medium.com

En etkileyici AŞK mektupları

İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği tarifsiz haz, mutluluk, coşku… Ama hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer.

Geçtiğimiz yıl İngiltere’de yazılmış en etkileyici aşk mektubu izinde bir araştırma yapıldı. Buna göre geçmişten günümüze yüzlerce mektup tarandı. Mektupların kimilerinde güven, sadakat, hayranlık, umut, kimilerinde ise acı öne çıktı. Yapılan aşk tariflerinde ise kelimeler kifayetsiz kaldı. Herhalde konu aşksa tüm dünyada değişmez olan iki şey, kelimelerin kifayetsiz kalışı ve acı. Ama bir de mesela Johnnie Cash’in karısı June’a duyduğu aşk var. O da zaten listenin ilk sırasına yerleşmiş ve oylamada yazılmış en etkileyici aşk mektubu olarak seçilmiş.

Johnnie Cash’den karısı June’a 65. doğum günü için – 1994

en guzel ask mektuplari
Yaşlandık ve birbirimize alıştık. Aynı şekilde düşünüyor, birbirimizin aklından geçenleri okuyoruz. Birbirimizin ne istediğini sormaya gerek duymadan biliyoruz. Bazen birbirimizin sinirlerini de bozuyoruz. Bazen ilişkimizin değerini unutuyoruz. Ancak bazı günler, bugün de olduğu gibi, bu konuda düşünüyorum ve hayatımı tanıdığım en mükemmel kadınla geçirdiğim için ne kadar şanslı olduğumu fark ediyorum. Sen hala beni büyülüyor, bana ilham veriyorsun. Beni daha iyi bir adam yapıyorsun. Sen benim bütün arzularımın objesi, bu dünyadaki varlığımın birincil nedenisin. Seni çok seviyorum.

Winston Churchill’den karısı Clementine Churchill’e – 1935

en guzel ask mektuplari 2
Hindistan’dan yazdığınız son mektubunuzda hayatınızı zenginleştirdiğime dair benim için çok değerli satırlar vardı. Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini size anlatamam; çünkü eğer aşk hesap tutabilseydi, mahcup bir şekilde sürekli size borçlu hissederdim kendimi. Bunca yıldır size hem yoldaş hem de kalbinizde bir köşe olmamın değerini anlatabilecek kelime bulamıyorum.

John Keats’ten Fanny Brawne’ye – 1819

en guzel ask mektuplari 4
Aşkım beni bencilleştirdi. Sizsiz var olamıyorum. Sizi görmekten başka hiçbir şey düşünemiyorum. Sanki yaşamım durmuş ve ötesini göremiyorum. Sanki içinizde çözünüyorum. Sizi kısa bir süre sonra görme umudum olmasa tam anlamıyla perişan olmuştum.

Ernest Hemingway’den Marlene Dietrich’e – 1951

en guzel ask mektuplari 5
Kollarımı sana her sardığımda kendimi evimde hissediyorum.

Napoleon Bonaparte’tan Josephine’e – 1796

Napoleon ask mektup
Seni bıraktığımdan beri tamamen çöktüm. Benim için mutluluk senin yanın. Zihnimde sürekli olarak senin dokunuşların, gözyaşların ve tutkunla yaşıyorum. Hiç kimse ile mukayese edilmez olan Jozefin güzelliği, kalbimde ve içimde sönmeyen bir alev gibi yanıyor.

Richard Burton’dan Elizabeth Taylor’a – 1964

en guzel ask mektuplari  6
Kör gözlerim umutsuzca seni görmeyi bekliyor. Ama tabii ki, her zaman ne kadar büyüleyici bir şekilde güzel olduğunun ve ne kadar garip bir şekilde özel ve tehlikeli bir sevimlilik kazandığının farkında değilsin.

Kral VIII. Henry’den Anne Boleyn’e – 1527

en guzel ask mektuplari 7
Aramızdaki aşka dair açık niyetini bilmek için yalvarıyorum. Bir yılı aşkın bir süredir aşkın okundan yara almış biri olarak, ve hala kalbinde kendime bir yer bulabileceğimden ya da hayal kırıklığına uğrayacağımdan emin olmayarak; içine düştüğüm çaresizlik beni senden bir cevap almaya zorluyor.

Beethoven’dan gizemli “Ölümsüz Sevgili”ye – 1812

en guzel ask mektuplari 9
Yatağa uzanmış olmama rağmen, bütün hislerim sana yöneliyor, benim Ölümsüz Sevgilim. Metin ol. Beni sev. Bugün-dün- Ne elem verici bir özlem senden, senden, senden, hayatımdan, her şeyimden ayrı kalmak. Ah, beni sevmeye devam et – asla sevdiğinin daima sana sadık olan kalbi hakkında şüpheye kapılma. Daima senin. Daima benim. Daima bizim.

Eski ABD Başkanı Gerald Ford’tan karısı Betty Ford’a – 1974

en guzel ask mektuplari 8
Yazılmış hiçbir kelime aramızdaki derin aşka karşılık gelemez. Senin ne kadar muhteşem olduğunun farkındayız. Biz, yani çocuklarımız ve onların babaları, en az senin kadar güçlü olmak için çabalıyoruz. Varlığımızı tanrıya ve sana olan inancımıza borçluyuz. Sana olan aşkımız sonsuzluğa kadar sürecek.

Jimi Hendrix’ten kimliği belirsiz “küçük” sevgilisine

en guzel ask mektuplari 10
Küçük kız

Mutluluk içinde saklı… Öyleyse kır kalbinin zincirlerini ve büyü

Zaten narin bir çiçeksin

Ben cevabı biliyorum

Sadece kanatlarını aç ve kendini

Özgür bırak

Seni sonsuza kadar seven

Jimi Hendrix.

http://listelist.com/en-etkileyici-ask-mektubu/

Tazedirekt’e ne oldu?

Sadece bir kaç ay öncesine kadar Aslanoba’nın CTO’su olarak çalışıyordum. Yani, Hasan Aslanoba’nın hayal ettiği ve gerçekleştirmek için onmilyonlarca dolar harcamaktan kaçınmadığı Tazedirekt de dahil girişimlerin tüm web ve mobil uygulamalarında hazırlanmasında çorbada tuzum vardır. 1 Kasım itibariyle de kariyerimde bir değişiklikle Aslanoba’daki vazifemden ayrıldım ve başka bir şirkete geçtim.

Öncelikle kısaca bu süreçte neler yaşadığımı anlatmaya çalışayım.

Hasan Aslanoba, Erikli Su’da yaptığı büyük exit’in başarısının ardından benzer bir başarıyı Türkiye Internet ekosistemine kazandırmak için kollarını sıvamış bir girişimci ve yatırımcıdır. Cebinde yüzmilyonlarca dolarla kalkıp gidip bir ada satın alarak, güllük gülistanlık yaşamak yerine bu tercihi yapması ilk tanıştığım günden itibaren beni çok etkilemiştir. Zaten onunla çalışmak istememde onun bu idealist yaklaşımı çok etkili olmuştur. 2 yıl birebir kendisi ile yanyana çalıştım. En ufak bir tereddütüm olmadan söylüyorum, gerçek bir vatansever, serveti ile elinden geldikçe ülkesine bir katkıda bulunmaya çalışan bir kişidir. Bana ya da bir başkasına üçkağıt yaptığına da hiç tanık olmadım.

Bugün… Yani 18 Şubat günü posta kutuma düşen bir haber ile resmen sarsıldım. 2 senedir, yüzlerce kişi gözlerimizden yaş gelerek çabaladığımız girişimimiz kapanmıştı! Nasıl olur, daha dün satış rekoru kırmıştı, radyo reklamları başlamıştı. Bugün ne oldu da böyle oldu diye hemen ofisteki takım arkadaşlarımı aradım. Ardından da dayanamadım kalktım ofise geldim.

Tazedirekt, gerçekten de Hasan Aslanoba’nın en büyük hayaliydi. Webrazzi’de ve daha pek çok mecrada anlatılanların hepsi birer gerçek. Bundan 3–4 sene önce 1000 dönümün üzerinde arazide gerçek sertifikalı organik tarım yapmak için temelleri atmış. Ardından binlerce hayvanın bir otel konforunda semirebileceği besi çiftliklerini kurmuş. 15 dönümün üzerinde kapalı alanı ile Bursa, Mustafakemalpaşa’daki fabrikasında dev bir sipariş toplama merkezi kurmuş. Soğuk hava zinciri olan onlarca kamyon, kamyonet ve panel van satın almış, dağıtım personelini istihdam etmiş ve eğitmiştir. Yani çiftlikten eve gelene kadar tüm zinciri kendisi fonlamış, dünyadaki en yüksek standartları tutturmuş ve 35 milyon dolarlık bir yatırımın altına yatmıştır.

Ben Aslanoba bünyesine bu operasyonel yatırımların büyük bir kısmı tamamlandıktan sonra dahil oldum. Hatta geldiğimde gördüğüm tablo beni çok şaşırtmıştı. Dışarıdan basit bir e-ticaret girişimi görünen iş, Hasan Bey tarafından öylesine ciddiye alınmıştı ki, sipariş toplama merkezinin ve operasyonun sağlıklı yürümesi için milyonlarca dolar harcanmış, hijyen ve kalite için hiç bir masraftan kaçmamıştı. Hatta operasyonu o kadar çok önemsemişti ki, sağlıklı yürümesi için tam teşekküllü bir SAP uygulaması ben daha gelmeden önce yapılmıştı. Daha 1 lira fatura dahi kesmeden belki 10 sene sonrasının yatırımları yapılmış bekliyordu.

Tabii bu kadar büyük bir operasyonun da sağlıklı işletilebilmesi için bir o kadar da personele ihtiyaç vardı. Ben işe başladığım zamanlarda, yani 2014 başlarında 150 civarı olan personel sayısı, işten ayrıldığımda yani 2015 Ekim sonunda 250’yı geçmişti. Tam rakamlara hakim değilim ama sanırım Tazedirekt kapandığında 400’ün de üzerindeymiş.

Bu personelin çok büyük bir kısmı mavi yakalı ve operasyonda görev yapan personeldi. Belki de sayısı 100’ün üzerindeki tedarikçiden ürünlerin temini, paketlemesi, hazırlanması, çiftliklerin işletilmesi, lojistiği, büyük şehirlerde evlere kadar teslimatı için uğraşan insanları kastediyorum. Aynı zamanda sanırım 80–90 kadar beyaz yakalı personel de Bursa fabrika ve İstanbul’da Akkom Plaza’da görev yapıyordu.

Beyaz yaka personelin içerisinde operasyon ekiplerinin yöneticilerinin yanısıra benim sorumluluğumda tam teşekküllü bir teknoloji ekibi, ayrıca bir pazarlama ekibi ve finans & muhasabe ekipleri mevcuttu. Tüm uygulamaların tasarımından, fotoğrafların çekilmesine, içeriklerin hazırlanmasından, adwords, seo, sosyal medya hesaplarının yönetimine, mobil uygulamalara, eticaret uygulamasının hazırlanmasına ve hatta SAP uygulamalarının çalışmasına, çağrı merkezinin altyapısından veri merkezine tüm altyapıyı kendi personelimiz yönetmekteydi. Ekibin en önemli özelliği inandıkları bu işte kendi şirketleri gibi canla başla çalışmalarıydı. Zaten bu kadar kısa sürede bir love mark yaratabilmenin arkasındaki başarı da bu inanç ve sevgiydi.

Ben bugün de, Tazedirekt’in arkasında çalışan ekiple gurur duyuyorum. Gerçekten de Türkiye’de eşine benzerine az rastlanır bir ürün ortaya çıkarttılar. Gerek tasarımı, gerek teknoloji, gerek verdiği mesajla tam bir başarı hikayesiydi. 1 yıl kadar kısa bir sürede sıfır noktasından günde 1300 sipariş alan ve ayda 2 milyon liranın üstünde ciro yapan bir şirkete ulaşmak… Her ay istikrarlı, ciro bazında %30 büyüme yakalamak kolay bir iş değildir takdiriniz. Hesap kitap ortada, her ay %30 büyüyerek 2017 yılına gelmeden aylık cironun 10 küsür milyon olması hiç de zor bir hedef değildi. Ama maalesef her şey 18 Şubat günü ansızın bitti!

İnternet’te Tazedirekt’in kapanması ile ilgili haber düştükten sonra… insanlar yok SEO yapmayı bilmiyorlardı, yok site tutmamıştı, yok Türkiye’de bu işler olmaz. Yok fiyatlar pahalıydı. Yok, çok fazla marketing yapıyorlardı, aslında satışları kötüydü, yok mafya tehdit etmişti vs… saçma sapan yorumları okuyorum. Bunların hepsi yalan dolan. Bu yazıyı da bu nedenle yazıyorum. 17 Aralık 2015 tarihinde Webrazzi’de yazılmış şu makaledeki bilgiler birebir doğrudur. http://webrazzi.com/2015/12/17/aslanoba-aylik-yuzde-30-buyuyen-tazedirekt-2016da-7-kat-buyumeyi-hedefliyor/

Peki her şey bu kadar güllük gülistanlıktı da neden Hasan Aslanoba bir sabah ansızın şirketi kapatmaya karar verdi? Kişilere takılmadan yukarıdaki detaylara bakınca sorun aslında gayet net. Operasyonun büyüklüğü, karlı bir girişim yaratmayı mümkün kılmıyordu. Küçük başlamak ve yavaş yavaş büyümek gerekiyordu. Bu kadar basit. Ki zaten sorunun operasyonel sebeplerle olduğu resmi ağızlardan da söylenmişti.

Bu güne kadar benim de girişimlerim oldu. Bazılarında başarılı oldum, bazılarında da başarısız oldum. Biliyorum ki bu işin tabiatı gereği, başarısız olmak da gayet normal. Hayatın bir gerçeği. Bir girişimci olarak uykusuz geçen çok gecelerim olmuştur. Çoğunlukla da finansal sebeplerden olur bu durum. Peki maddi bir sorunu olmayan bir kişinin de uykusu kaçıyor muydu? Evet… Bu işin paranın olup olmaması ile hiç ilgisi yok. Girişimcinin up-down’ları yani girişimci rollercoster’ı denilen şey servetten bağımsız olarak herkeste var.

Peki Hasan Bey iyi mi yaptı kötü mü yaptı? Bu sorunun tek bir cevabı tabi ki yok. Kendi açısından en doğru kararı verdiğine eminim. Neticede bu konuyu en derinlemesine düşünmüş ve onmilyonlarca dolar ve böylesine ses getirecek bir davranışın sorumluluğunu üzerine almış durumda. Markanın hayranı müşterileri ve personeli gibi ben de çok üzüldüm. Büyük kafa patlattığım, el emeği göz nuru bir ürün bir ekran görüntüsünü bile alamadan yok oldu gitti.

Hasan Bey bu kararın sorumluluğunu taşıyabilecek bir insan. Ben daha çok, işsiz kalan yüzlerce arkadaş için üzülüyorum. Bunlardan bazıları iş buldu bile ama daha ihbar süresi bile dolmamış, 1–2 ay önce işe girmiş yüzün üzerinde kişi için üzülmeden de edemiyorum. Umuyorum Hasan Bey’in de desteğiyle en kısa sürede onlar da iş bulacaklar. Aslanoba Grubu personelinin yasal haklarını her zaman fazlasıyla teslim eden bir firma olmuştur. Tabii ki Hasan Bey, işten ayrılan arkadaşların tüm yasal haklarını da teslim edecektir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bundan sonra ne olacak derseniz, piyasada benzer bir iş yapan şirketlerin müşteri sayılarında bir patlama olacağına kesin gözüyle bakıyorum. Dünyanın en zor eticaret alanlarından bir tanesi olan taze gıda dikeyinde Türkiye’de çok sayıda örnek var. Tazedirekt onlar için sektörü hazır hale getirdi. Şimdi kaymağını onlar yiyeceklerdir.

Sektörün zarar görmemesi her şeyden önemli. Artık Hasan Aslanoba’ya veya Tazedirekt’te büyük emek vermiş insanlara yüklenmeyi bırakalım ve yolumuza devam edelim. Olan oldu artık… başarı kadar başarısızlıklar da bize öğrenilecek şeyler sunuyorlar.7

Kaynak: https://medium.com/@umutgokbayrak/tazedirekt-e-ne-oldu-41365e8a140#.nrw4oouyx