Uluslararası Pazar Seçimi: Neye Göre, Kime Göre?

Çeşitli nedenlerden ötürü firmalar uluslararası sulara açılır. Bu önemli adımda hangi pazara gireceğine firma nasıl karar verir? Bunun için kimi zaman çok önemli bütçeler ayrılıyor, zaman harcanıyor ama kimi zaman bunlar bile sis bulutunu aralamaya yeterli olmuyor. Halbuki çoğuna internetten ulaşabileceğimiz çok değerli kaynaklar mevcut.

Firmalar neden uluslararası sulara yelken açar?

Çoğu firma için bir zaman sonra yerel pazarlar kısıtlayıcı olmaya başlar. Pazarı büyütmek, ürünleri çeşitlendirerek firmanın büyüklüğünü artırmak, kârları artırmak, riski dağıtmak, uygun (ucuz veya inovatif) işgücü ve hammadde fırsatlarından yararlanmak, devlet teşviklerinden faydalanmak gibi avantajlarından ötürü firmalar oyun alanlarını uluslararası pazarlara taşır. Basit ihracatlardan yurtdışı yatırımlarına kadar küresel rekabete hazır firmalar, ikincil veri kaynağı olarak birçok endeksten faydalanabilir.

Muhtemel pazar listesini belirlemek için: IMF Dünya Ekonomik Görünüm Raporu(http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2016/01/pdf/text.pdf)

İlk önce, girilmesi muhtemel bir ülke listesi hazırlamak için en güzel kaynak, IMF’nin hazırlamış olduğu Dünya Ekonomik Görünüm Raporu. Bu raporda, hem genel ülke sınıflandırmalarını (gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, bölgesel kırılımlar vs.) hem de ülkelerle alakalı genel bilgileri görmek mümkün. Bu yüzden bu rapordan, sonraki değerlendirmelere geçecek temel bir ülke listesi hazırlanabilir.

Ülkelerin pazar potansiyelini görmek için: Pazar Potansiyeli Endeksi(http://globaledge.msu.edu/mpi)

Muhtemel pazar listesini belirlerken yararlanılabilecek bir başka önemli kaynak, pazar potansiyeli endeksi. İlk başta gelişmekte olan ülkelere yönelik geliştirilen bu endeks, artık 87 ülke için hesaplanıyor. Ülkelerin pazar büyüklüklerini, pazar büyüme hızlarını, ekonomik özgürlüklerini, ülke risklerini, vb. göz önünde bulunduran Prof. Tamer Çavuşgil tarafından geliştirilen bu endeks, uluslararası pazarları değerlendirirken kullanılması gereken önemli bir kaynak.

Ülkelerin ticaret mallarını görmek için: Birleşmiş Milletler Ticaret Veri Tabanı(http://comtrade.un.org/data/)

Listelediğiniz ülkeler, en çok hangi malı veya hizmeti üretiyor, ne kadarını ihraç ediyor, neleri ithal ediyor? Bu soruların yanıtları için Ticaret Veri Tabanı kullanılabilir. Hatta ticarette kullanılan mallara göre ülkelerin ihracat rekabet avantajlarını belirlemek (hesaplama yöntemi Bela Balassa tarafından 1965 yılında önerilmiştir) ve en çok ihtiyaç duydukları ürünleri listelemek mümkün.

Daha detaylı analizler için: Dünya Bankası Veri Tabanı (http://data.worldbank.org/indicator?display=default)

Bir sonraki aşamada Dünya Bankası Veri Tabanını kullanmak, ülkeleri çeşitli kriterle göre karşılaştırmaya imkân sağlar. Bu sitede, kırsal gelişmeden inovasyona kadar birçok konuya ilişkin veri bulmak mümkün. Dolayısıyla bulunduğunuz sektörün göstergelerine göre ülkelerin durumlarını yıllara göre incelemek için bu veri tabanı kullanılabilir.

Ülkeleri Tanımak için: CIA Dünya Gerçekleri Kitabı (https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/)

İş yaptığınız sektörle alakalı istatistiksel analizleri yaptıktan sonra, elekte kalan ülkeleri daha yakından tanımak istersiniz. Bu ülkelerin coğrafyası, yönetim biçimleri, iletişim altyapıları, barındırdıkları riskler gibi özellikleri CIA’in her bir ülke için ayrı ayrı hazırlamış olduğu dünya gerçekleri kitabında bulmak mümkün.

Sektör raporları

Kimi zaman bazı ülkeler kimi sektörler için potansiyelleri, altyapıları vb. itibariyle dikkat çekici olabiliyor. Bu tarz trendleri takip edebilmek için mutlaka sektörel yayınları takip etmek gerekiyor. Bu yayınlardan en yararlılarından biri şüphesiz Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından üretilen raporlar (https://www.deik.org.tr/).

Diğer endeksler ve değerlendirme

Burada sunmaya çalıştığım kaynaklar, düşük bütçe yüksek fayda sağlayacak etkin kaynaklar. Bunların dışında tabii ki birçok endeksten daha bahsetmek mümkün. Örneğin,

– Global Girişimcilik Endeksi (https://thegedi.org/)

– Global İnovasyon Endeksi (https://www.globalinnovationindex.org/)

– İnsani Kalkınma Endeksi (http://hdr.undp.org/)

– Hofstede’nin Kültür Boyutları (https://geert-hofstede.com/countries.html) gibi.

Bu endekslerden yararlanırken, çeşitli grafiklerden yararlanmak mümkün. Ancak benim tercihim ettiğim, üç farklı boyutu görselleştirme imkânı sunan Kabarcık Grafiği. Böylece, aynı anda örneğin, ülkelerin pazar potansiyelini, gelişmişliklerini ve dış borçlarını aynı grafik üzerinde incelemek mümkün oluyor. Bazı ülkeler kendi içlerinde gruplanıyor ve segmentasyona uygun hale geliyor. Dolayısıyla, bir pazarlama stratejisi yaklaşımıyla ülkeleri bölümlemek, hedef ülke belirlemek ve ülkeye giriş stratejilerini değerlendirmek mümkündür.

Kaynak: http://hbrturkiye.com/blog/uluslararasi-pazar-secimi-neye-gore-kime-gore

Merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna geldik mi?

Geçen hafta önce İngiliz Financial Times gazetesinde Wolfgang Münchau yazdı. Sonra Amerikan Merkez Bankası (Fed)  Başkanı Janet Yellen Amerikan Kongresi’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuşurken mesele tekrar gündeme geldi. Ne oluyor? Artık merkez bankası bağımsızlığı fikrinin sonuna mı gelmiş bulunuyoruz? Ben öyle düşünmüyorum ama sanırım Amerika’nın yeni başkanı Donald Trump ve İngiltere başbakanı Theresa May öyle düşünüyorlar. Doğrusu ya, onların ne düşündüklerinin daha önemli olacağı bir yeni döneme giriyoruz. Peki, bu Türkiye için ne anlama gelir? Gelin hızla bir üstünden geçelim.

İngilizler, Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılmayı oylayan referandumla bu yıl Brexit kararını aldılar. Amerikalılar, Donald Trump’ı başkan seçtiler. İkisinin ortak noktası nedir? İktisat politikalarının ve bizatihi küreselleşme sürecinin olumsuz yan etkileri artık bir takım yeni siyasetçilere iktidarın yolunu açıyor. Bugüne kadar bu tür negatif yan etkiler daha çok bizim gibi ülkelerde tartışılır ve devrimlere filan yol açardı. Şimdi artık sistemin tam merkezinde tartışılıyor. Nedir? İktisat politikalarının alıştığımız tasarım biçimi ve bizatihi küreselleşme sürecinin kendisi artık gelişmiş ülkelerde siyasi tartışmaların ana gündem maddesi haline geldi. Küresel eşitsizlikler artık gelişmiş ülkelerin de derdi oldu 2008 krizinden beri. Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri manzumesi bu nedenle çok zamanlı bir adım oldu. Bunu bir ilk tespit olarak almak gerekiyor. Hadisenin yapısal bir temeli var doğrusu.

Peki, şimdi ne olacak? İşte onu hiç kimse bilmiyor. Ben, söz konusu olan statüko ise, yıkım ekibi ile yapım ekibinin aynı ekip olma ihtimalinin hep son derece düşük olduğunu düşünürüm. İnşaat şirketlerinin yıkım ekipleri ile yapım ekipleri birbirinden ayrı. Bina inşaatı için doğru olan, ülke için statüko için de doğru bana kalırsa. Şimdi Amerikan seçimleri sonuçlandı. Demokratlar başkanlığı kaybettiler. Senato ve Temsilciler Meclisi toptan Cumhuriyetçi oldu. Bu arada, 35 eyaletin valisi de Cumhuriyetçi oldu. Ne kaldı Demokratlara? Merkez Bankası. Ocak 2017 itibariyle, Fed Başkanı Yellen Vaşington’da görevde kalan en üst düzey Demokrat olacak. Bu nedenle gözler üzerinde. Herkes Yellen ne olur diye bekliyor? İşte bu ortamda Yellen Kongre’nin Karma Ekonomi Komitesi’nde konuştu geçen hafta. Böyle bakarsanız bu da işin konjonktürel tarafı.  Bu da olsun ikinci tespitim.

Ben Yellen’in Kongre’de yaptığı sunumdan üç sonuç çıkardım. Birincisi, görev süresini tamamlamak konusunda kararlı olduğunu söyledi. Senato tarafından Ocak 2018’e kadar görevde kalmasının onaylandığının özellikle altını çizdi. Bu bir nevi, “İstifa eder mi?” sorularına cevap oldu. İkincisi, Başkan Trump dönemi politikaları şekillendiğinde, maliye politikalarında hızlı bir gevşeme olursa, istikrarı korumak için gerekeni yapmaktan çekinmeyeceğini de söyledi. İstikrar önemlidir dedi. Daha ne desin? Üçüncü olarak ise, merkez bankası bağımsızlığı ile ilgili olarak, mealen, yetkilerini, kendi sorumluluğunda kullanan merkez bankalarının, yetkilerini, siyasetçilere sorarak kullananlardan daha başarılı bir performans sergilediklerini vurguladı. Bu çerçevede, “orta vadeli iktisadi sonuçları dikkate alarak politika kararları almanın, kısa vadede bu tür kararların geçici olumsuz yan etkileri gözlemlense bile daha doğru olduğunu” söyledi. Merkez bankası bağımsızlığının, bu tür bir orta vadeli doğrultu tutarlılığı için önemini vurgulamış oldu bir nevi. Bu arada elbette aralık ayında bir faiz artırımını normal olarak artık beklememiz gerektiğini filan söyledi ama doğrusu ya ben en çok bu merkez bankası bağımsızlığı meselesine takıldım.

Neden? Geçenlerde İngiltere başbakanı Theresa May de aynı Trump’a benzer bir biçimde merkez bankalarının aldıkları kararların “olumsuz yan etkilerini” kontrol etmek gerektiğini söylemişti, belki ondan. Brexit kararı bir nevi Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaya başlamıştı. Şimdi Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesi ile birlikte Pandora’nın kutusu iyice açıldı. Süresi belli olmayan bu geçiş döneminde, merkez bankası bağımsızlığının da tartışılacağı anlaşılıyor.

Şimdi işlerin nereye doğru gideceğini bilmiyoruz ama ben bildiklerimiz üzerinden gideyim isterseniz. ABD ve İngiltere’deki tartışmanın Türkiye’ye etkisi ne olur diye düşünürken bence faydası olur. Brookings Kurumu ve Tufts Üniversitesi’nden Michael Klein bundan bir süre önce makro iktisadın birikiminden ne anlamamız gerektiğini bir cümlede özetlerken, “Faiz oranı, döviz kuru ve sermaye hareketleri ile ilgili politika kararları birbiriyle uyumlu olmalıdır, kalanı teferruattır” demişti. Böylece imkansız üçleme (impossible trinity/trilemma) makro iktisadın özü olduğunu söylemişti. Yandaki üçgen, işte o üçlemeyi gösteriyor. Bu üçgenin üç köşesinde birer iktisat politikası kararı konusu var. Bu üç konunun ancak ikisinde hükümetler serbestçe karar alabiliyor. Üçüncüyü bir yere bağladıklarında, kalan iki alanda da serbestiyet kazanıyorlar.

Şimdi birlikte bakalım. Türkiye gibi bir ülkenin sermaye hareketleri serbestliğinden vazgeçebilmesi mümkün değil. Neden? Ülkemizin yapısal bir tasarruf problemi var. Türkiye’nin mevcut kişi başına gelir düzeyini koruyabilmesi ve artırabilmesi için yabancı tasarruf akımının serbestiyeti önem taşıyor. Bu durumda, üçleme, bir ikileme dönüşüyor. Ya faiz oranını serbestçe belirleyip dalgalı kur rejiminde kalacaksınız ve kur gerektiğinde serbestçe intibak edecek ya da kuru sabitleyip faiz belirleme konusundaki egemenliği terk edeceksiniz. 2001’den önce sabit kurdaydık, 2001 krizi ile dalgalı kura geçtik. Şimdi hala oradayız.

Türkiye’de bu anlamda bir para politikası özerkliği alanı var. Kanun  koyucu, merkez bankasına, bir görev vermiş, “sen enflasyon oranını hükümet ile birlikte sapta ve sonra kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanarak, hükümetle birlikte saptadığın o enflasyon oranını garantile ki memleketin yatırım ortamı istikrarlı olsun” demiş.

Şimdi sorun bunun neresinde? Verilen hedefin tanımında mı, idarenin kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda kullanmasında mı? İlki ise istikrarın tanımı enflasyon üzerinden olmasın, zaten banka bu alanda feci başarısız, bundan sonra, hedeflenen büyüme volatilitesinin azaltılması olsun ya da mutluluk endeksi hedef alınsın denilebilir. Burada merkez bankası bağımsızlığı için bence bir sorun yok. Ama mesele banka kendi yetkilerini kendi sorumluluğunda, orta vadeli bir perspektife dayalı olarak kullanmasın, siyasi devrevi hareketleri daha fazla dikkate alarak, sürekli siyasetçiye bakarak, yetkilerini kullansın diyorsak, ben işte onun Türkiye için son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kurumların zayıf olduğu bir ülkede, bir telefat da buradan gelirse, bence hiç iyi olmaz.

Türkiye açısından bakıldığında, bugün bu konjonktürden fırsatçı bir “bağımsız merkez bankası zaten artık geçmişte kaldı” tartışması çıkartmak aslında gayet mümkün. Peki, zamanlı mı olur? Hayır. Doğrusu ya, bu bitmeyen kur intibakı ortamında bütün dertlerimizin üzerine bir gümüş tüy dikilmiş olur. Şimdiden söylemiş olayım.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5745

 

İleri Görüşlülük: Aldous Huxley

“Komünistlerin ekspres treniyle mi, kapitalistlerin yarış otomobiliyle mi, bireycilerin otobüsüyle mi, yoksa kollektivistlerin devletçe denetlenen raylar üstünde işleyen tramvayıyla mı cehenneme gideceğimizi kararlaştırmak için savaşıyorlar. Hepsinin gideceği yer aynı. Hepsi cehenneme gidecek, hepsi aynı ruhsal çıkmaza girecek; hepsi ruhsal çöküntünün sonucu olan toplumsal çöküntüye varacak. Anlaşamadıkları tek bir nokta var: cehenneme neyle gidecekler.” Aldous Huxley-Point Counter Point,1928

Huxley bunu tam 1928’de yazmış kitabında. “Point Counter Point” yani Mina Urgan’ın çevirisiyle “Ses Sese Karşı” kitabı hayatımın en vurucu kitaplarından birisidir. Karakter sayısı oldukça fazla olan bu kitapta, her bir karakterin derin analizini ve psikolojik durumlarını öyle mükemmel anlatıyor ki, herhangi birini sokakta görsem hiçbir yabancılık çekmeden muhabbete dalabilirim sanırım.

Kitabın sonlarına doğru sanayiyle ilgili öyle bir çıkarımlar, öyle bir eleştiriler var ki şaşırıp kalıyorsunuz. Taa 1928 yılında yazılan kitap, şu an yaşadığımız döneme nasıl da uyuyor.

Sanayide ilerleme, fazla üretim demek, yeni pazarlar elde etme zorunluluğu demek, uluslararası yarışma demek, savaş demek. Makinelerin gelişmesinin sonucu da, gittikçe daha çok uzmanlaşma, iş alanında hep aynı ölçülere uyma, bireylerle ilgisi olmayan makineleşmiş eğlencelerin artması, kişisel atılımların ve yaratıcılığın azalması, kafanın gittikçe ön plana geçmesi, insan yaradılışındaki tüm canlı ve önemli yanların yavaş yavaş soysuzlaşması, can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması. Sonunda da, bireylerin bir çeşit çıldırmaları yüzünden, toplumda bir ihtilalin patlak vermesi.” Point Counter Point

Can sıkıntısı ve tedirginliğin çoğalması.” Nasıl da bizi anlatıyor değil mi? Teknoloji ilerledikçe, yeni şeyler ortaya çıktıkça insanlar yeni arayışlar içine giriyor. Elindekiyle yetinmeyi değil, hep daha fazlasını istiyor, hep daha iyisini istiyor, ruhundaki o doyumsuzluğu dışına vuruyor.

Teknoloji bizleri materyalist bireyler haline getiriyor. Telefonumuz yere düştüğünde kalp krizi geçiriyoruz, evimizi, arabamızı ve diğer pahalı eşyalarımızı hayatımızın merkezi haline getiriyoruz. Tatile çıkacaksak tedirigin bir şekilde “acaba eve hısız girer mi? arabam ne durumda?” gibi kafamızda dolanıp duran sorunlardan dolayı rahat bir tatil bile yapamıyoruz.

Huxley bu sanayileşme sorununu kitabında çok iyi anlatmış ve adeta 1928’den bugünleri görmüş.

Diğer bir kitabı olan “Brave New World” kara dörtleme olarak tanınan anti-ütopyaların içinde yerini almaktadır.

Bu kitabında ise aile kavramının tamamen ortadan kalktığı, makinelerle insan üretiminin olduğu bir dünya yer almaktadır. İnsanlar belli özelliklerde ve sınıflarda üretilmektedir. Sınıflar arası geçişler imkansızdır. Koşullandırılmaları öyle bir yapılıyor ki, kendi sınıflarında olmalarından en ufak dahi şikayetleri bulunmuyor.

Bu kitaba baktığımızda ise teknolojik gelişmelerin getirdiği robotlaşma, sorgulamama gibi özellikleri tam on ikiden vurduğunu görüyoruz Huxley’in.

Türkiye’ye baktığımızda 1984 sanki daha fazla uyuyor gibi görünse de, tüm dünya genelinde baktığımızda, Cesur Yeni Dünya çok daha fazla uymaktadır, çok daha fazla isabetli tahmin yapabilmiştir.

Mutlu olmak için insanca bağlar ve duygulardan, duygulardan vazgeçildiği için de sanattan mahrum kalınan bir dünya tasviri. Mutlu olmak için sanattan vazgeçildi çünkü tutkuları, hayal kırıklıkları ve mutsuzlukları olmayan insanlar sanat eseri üretemediler. Sanatla mutluluk bir arada bulunamayacak şeyler mi şimdi?”

Aldous Huxley, ileri görüşülük konusunda sayılı yazarlardan birisidir. Hatta bence en iyisidir.

View story at Medium.com

Para motivasyon için kaynak mı? Harlow ve Arkadaşlarının Deneyi

Sene 1949’da Wisconsin Üniversitesinde görev yapan Harry F. Harlow ve arkadaşları, insanları motive eden üçüncü bir güdü keşfediyorlar.

Sekiz adet rhesus türü maymunu 2 haftalık deney için bir araya getiren Harlow ve arkadaşları, maymunlar için mekanik bir bulmaca hazırlıyorlar. Bu bulmacanın çözülmesi için de 2 haftalık bir süre veriyorlar. Garip bir şekilde maymunlar, bulmacayı iki haftalık süreden çok daha az bir sürede çözüyorlar.

Harlow’un yaptığı bulmaca düzeneği

Bulmacaların kısa sürede çözülüyor olması Harlow ve arkadaşlarına çok garip geliyor. Çünkü motivasyon için birinci güdü olan ihtiyacı gidermek güdüsü bulmacanın hiçbir yerinde devreye girmiyor. Bulmacayı çözen maymunlar, bulmacayı çözerek ne susuzluğunu gideriyorlar, ne cinsel olarak tatmin oluyorlar ne de başka bir şey.

Motivasyon için ikinci güdü olan ödül sistemi de uygulanmıyor. İş tam olarak burada garipleşiyor işte. Harlow ve arkadaşları, bulmacayı daha çabuk çözeceklerini düşündükleri bir sistem uygulamaya çalışıyorlar. Bu sisteme göre, maymunlar bulmacayı çözdüklerinde ödül olarak yiyecek alacaklar. Fakat Harlow ve arkadaşları bu sistemi uyguladıklarında, garip bir şekilde maymunların bulmacaya olan ilgilerinin azaldığını keşfediyor. bu sistem uygulandığında, maymunlar bulmacayı çok daha geç bitiriyorlar ve daha fazla hata yapıyorlar.

Harlow ve arkadaşlarının keşfi oldukça şaşırtıyor ve dünyada üçüncü bir motivasyon kaynağı olduğunu keşfediyorlar. Fakat o dönemde bilim dünyası çok karışık olduğu için, ilk başta buldukları bu keşfi bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışsalar da sonradan pes ederek aşk üzerine araştırmalar yapmaya başlıyorlar.


Deci’nin Deneyi

1969 yılında Edward Deci isimli Carnegie Mellon üniversitesinde psikoloji bölümünün son sınıfında okuyan bir öğrencinin bitirme tezi yazması gerekiyordu. Harlow’un peşinden gitmeye karar veren Edward Deci, farklı bir bulmaca ile bu deneyi insanlar üzerinde yapmak istiyordu. bu isteği onu soma küpü kullanmaya itti.

Soma küpleri

Deci, deneyini “erkek ve kız öğrenciler grubu” ve “kontrol grubu” olmak üzere 2 grup olarak planladı. Her iki grubun üyeleri de 3 gün boyunca, günde birer saatlik seanslara katılacaklardı.

Seanslar odalarında masalar bulunmaktaydı. Masaların üzerindeyse o zamanın günlük gazeteleri ve playboy dergisi, soma küpleriyle çizilmiş bulmaca konfigürasyonları ve 7 adet soma küpü bulunmaktaydı. Her insan, masanın başına oturuyordu ve Edward Deci gelip onlara talimatları açıklayarak zaman tutuyordu.

İlk seanslarda herkes, soma parçalarını önlerinde bulunan küplere göre birleştirmek zorundaydı.

İkinci seanstaysa insanlar aynı şeyleri farklı çizimlerle yapacaklardı. Fakat Edward Deci, ikinci seans için “erkek ve kız öğrenciler grubu”nda bulunan insanlara yapabildikleri her şekil için bir dolar vereceğini söylemişti. Kontrol grubu ise aynı şeyleri farklı çizimlerle yapacak fakat karşılığında hiçbir şey almayacaklardı.

Üçüncü seans geldiğindeyse her iki gruba da yeni çizimler verildi. Fakat bu seferki farklılık şuydu: Edward Deci, bu sefer “erkek ve kız öğrenciler grubu”na da para verilmeyeceğini söyledi. Yani her şey ilk seanstaki gibi, herkesin hiçbir şey elde edemeyeceği şekle döndü.

Burayı tam olarak anlamayanlar için şöyle bir özet geçmek isterim: her seansta yeni bir “soma küpü” çizimi veriliyor. Toplam 3 adet seans var.

1. seansta ilk gruba para verilmiyor. İkinci gruba da verilmiyor.
2. seansta ilk gruba para veriliyor. İkinci gruba verilmiyor.
3. seansta ilk gruba “para bitti” denilip para verilmiyor. İkinci gruba yine verilmiyor.

Peki Edward Deci bu deneyde hangi sonuçları çıkardı? Şöyle ki deney ile ilgili henüz anlatmadığım bir şey var. Edward Deci, denekler şekillerin 3’te 2’sini çizdikten sonra deneyi durduruyor ve deneklere “şekilleri yapma sürelerinizi bilgisayara geçireceğim ve 4. şekilleri ona göre çıkaracağım” diyordu. Sene 1969 diyorum, yani o zamanlar Edward Deci’nin bilgisayara gitmek için yan odaya gitmesi gayet normaldi. Fakat deci, aslında hemen yan odada bulunan ve aynayla kapatılmış yere gidiyor, aynanın arkasından 8 dakika boyunca insanların tepkilerini izliyordu. Acaba insanlar ne yapacaktı? Playboy dergilerine mi odaklanacak, bulmacayı çözmeye mi odaklanacak ya da boşboş oturacaklar mıydı? Deci bunun cevabını merak ediyordu.

İzlemenin sonuçları şöyleydi:

1. seans sonunda Deci, tahmin ettiği gibi iki grubun davranışlarında da pek bir farklılık görememişti. Çünkü iki gruba da aynı şeyler verilmiş ve hiçbir şey vaat edilmemişti. Deci, iki grubun üyelerinin de ortalama 4 dakika bulmacalarla uğraştığını ve ilgi çekici bulduklarını görmüştü.

2. seans sonucundaysa yine her şey tahmin ettiği gibi olmuştu. Para vaat ettiği ilk “erkek ve kız öğrenciler grubu”, bulmacaya daha fazla ilgi göstermişlerdi. İlk grup, Deci odadan çıktıktan sonra bulmacayla daha fazla ilgilenmişler, belki de fazladan bi kaç dolar alabilirim diye antrenman yapmaya başlamışlardı. İkinci grup olan “kontrol grubu”ndaysa herhangi bir değişiklik yoktu. Aslında bu gayet normaldi. Bu, şu an bildiğimiz motivasyonun bir örneği; parasını verirsen, daha çok uğraşırım. Çünkü bir ödülüm var.

Deci’yi en çok şaşırtan şey 3. seansta yakaladığı izlenimlerdi. Hatırlarsanız Deci, 3. seansta ilk gruba “ödeme yapılamayacağını, paranın bittiğini” söylemişti. Durum böyle olunca ilk grup, bulmacaya olan ilgisini tamamen kaybetmişti. Bulmaca üzerinde sadece 2 dakika durdular. (-ki bu süreç, 2. seansın sonunda ortalama 5 dakikaydı) aslında burası da gayet normaldi. Deci’yi en çok şaşırtan şey, ikinci grubun hareketleriydi. istatistiksel olarak ikinci grup, ilk iki seansa göre bulmacalara daha fazla odaklanmış, daha fazla çözme isteği kazanmışlardı.

Oysaki bunun böyle olmaması gerekiyordu çünkü b grubu için hiçbir şey değişmemişti. İlk 2 seansta ne aldıysalar -ki hiçbi şey alamadılar-, üçüncü seansta da aynısını almışlardı.

Deci, yaptığı bu deney ile Harlow’un deneyini doğrulamış olmuştu. Motivasyon denilen şey aslında, bilinen kanunların tam tersi şeklinde de ilerleyebiliyordu.

Bilim insanları, insanları neyin harekete geçireceğini bildiklerini zannediyorlardı. İnsanlara para verirseydiniz, daha çok çalışırlardı. Yüzleri gülerdi. Hızları artardı falan fişman. Fakat Deci, bunun tam tersi bir şeyi ispatlamış ve insanları harekete geçiren başka şeyler olduğunu da keşfetmişti.

Deci deneyin sonucunda şöyle demişti: “İnsanların yenilik ve mücadele konusu arama, becerilerini uygulama ve geliştirme, keşfetme ve öğrenme yetenekleri doğuştan gelir.” fakat bu üçüncü güdü, oldukça nadir görülüyordu ve çalışması için doğru ortama ihtiyacı vardı.

Peki bunca şeyi anlattıktan sonra, bu üçüncü güdünün şu an nerede olduğunu görebilir miyiz? Evet, bunu görmek çok basit.

Aslında Ekşi Sözlük’te bir şeyler paylaşmak bile bu üçüncü güdünün ürünü. Burada bunu yazarken beni motive eden şey, Kanzuk’un bana para ödeyecek olması değil. Benim kazandığım bir şey yok. Aksine, zaman da kaybediyorum fakat bunu yazmak için içten gelen bir güdüye sahibim.

Peki başka? Evet, başka örnekler de verebilirim. Okuduğum kitapta bu olayı şöyle açıklıyordu: “Sene 1995’te size, bundan 15 sene sonra Microsoft’un bir ansiklopedi oluşturacağını söyleseydim… ve aynı zamanda, sadece insanların oluşturduğu ve yazarların hiçbir şey kazanmadığı bir ansiklopedi oluşturacağını söyleseydim hangisinin var olabileceğine inanırdınız? Microsoft, kütüphanesini kurdu ve sene 2009’da kapatmak zorunda kaldı. Sadece insanların katkılarıyla oluşan Wikipedia ise hala ayakta.”

Peki bir başka daha? Evet, örnek verebilirim. Bugün çoğu internet sitesinde kullanılan neredeyse bütün açık kaynaklı kodlar, yukarıda bahsettiğim güdünün bir sonucudur. Dünyanın dört bir tarafından insanların yardımcı olduğu ve hiç kimsenin bir şey kazanmadığı Linux, bu güdünün ürünüdür. Mozilla Firefox ve daha bir çok şey, bu güdünün bir ürünüdür.

Kaynak: https://medium.com/@mustafaturhan/motivasyon-a61c5e660e3d#.q8hglpxvv

Canınız Sıkıldığında Keyifle Vakit Geçirebileceğiniz Podcast’ler

Podcast kültürü bambaşka bir şey. Seveni tam seviyor, sevmeyenin alakası bile olmuyor. Birçok insanın bu muhabbetten haberi bile yok. İlgilenenler için Sözlük yazarları kendi zevklerine göre güzel Podcast’leri sıralamışlar.
iStock.com

orjinali: kefil olduğum 49 podcast (her birinin linkini ve resimleri taşıyamadım, buraya sadece texti kopyalıyorum)

***

günün 3-4 saatini podcast dinlemekle geçiriyorum. çalışırken, spor yaparken, banyoda, yatakta, hamakta, asansörde, parkta uluorta, mutfak tezgahının üstünd….dur ya, neyin listesiydi bu?

sürekli dinlediğim bu podcastlerin çoğu epey popüler, yani “kimsenin bilmediği şahane podcastler” listesi değil bu. zaten bir kısmını yukarda mercurius listelemiş sağolsun. “tüm şahane podcastlerin listesi” de değil. sadece bildiğim ve kalitesine kalıbımı basacağım, mahkemeye çıksalar ölümüne savunacağım yapımları paylaşıyorum.

(not 1: hepsi ingilizce because that’s the way a-ha a-ha, i like it, a-ha a-ha… öğrenin arkadaşım artık, yapacak bir şey yok. yani tek dille de zeki, çevik ve ahlaklı yaşamak mümkün, almancayla da herşey wunderbar olabilir ama ingilizce’nin zihninize açacağı kapıların haddi hesabı yok.

not 2: bu podcastlerin bazıları sitelerine ek içerik koyuyorlar, o nedenle doğrudan siteleri linkledim ama normalde dinlemek için beyondpod kullanıyorum. beyondpod, feedly’deki subscriptionlarımı da anlayabildiğinden gayet kullanışlı. bu arada her türlü okuma ve arşivleme için feedlypocketevernote forvet hattını tavsiye ederim).

***

1) genel kültür – teknoloji – sanat kırması

freakonomics: meşhur ilk kitap koca bir franchise yarattı. bu yapımların içindeki en ilginci freakonomics radio. bazı olayların altında yatan kök nedenleri bularak, ufkunuzu iki katına çıkarıyorlar.

stuff you should know: “cenk-erdem’in milleti bilgilendiren versiyonu” diyesim geliyor ama hayatımda cenk-erdem dinlemişliğim yok. sempatik ama cıvıklık dereceleri az olan iki kafadar, rastgele bir konu hakkında hepimizin yapacağı şekilde bir araştırma yapıp, özet olarak sunuyorlar. ve bunu uzuuun zamandır yapıyorlar. yüzlerce konu birikmiş halde. çok konsantrasyon gerektirmeden öğrenmek için.

surprisingly awesome: stuff you should know ile freakonomics arası bir şey. iki kişi var. bir tanesi, ilk bakışta kulağa sıkıcı gelen bir konuyu alıyor ve bu konunun aslında ne kadar ilginç olduğuna diğerini ikna etmeye çalışıyor.

codebreaker: teknoloji konularına ahlaki yönden yaklaşıyorlar. ilk sezonun teması “ıs it evil?”. tonu hafif, ufak bir oyun olarak bölüm içine şifreler koyuyorlar.

what’s the point: “big data, small interviews”. ilginç verilerin arkasındaki ilişkilere odaklanıyorlar. freakonomics’in daha az öyküsel olanı.

ted radio hour: ted talks‘u bilmeyen kaldı mı? onun videolarını podcast olarak indirmiyorum, arada sırada sitesine gidip bakıyorum. radio hour ise podcast için daha ideal: belli bir konu etrafındaki ilginç ted konuşmalarını toplarlayıp, konuşmacılarla röportaj yaparak, derli toplu anlatıyorlar.

reply all: ınternet hakkındaymış gibi görünüp, onun insanları nasıl etkilediğini işleyen güzel bir yapım.

free thinking: bbc’nin arts and ideas yapımlarından. ingiliz tarzı, hafif sarkastik bir ciddilikle, bir konu etrafında uzmanlar muhabbet ediyorlar. sanat, tarih, güncel siyaset, sosyoloji, edebiyat, yok yok. uzun olduklarından o günkü konu beni ilgilendirmiyorsa atlıyorum.

***


2) bilim, psikoloji, eleştirel düşünce

science friday: podcast dünyasının en ünlü iki ira’sından biri olan ira flatow’un sesini rüyamda duyuyorum artık. 25 senedir devam eden bir bilim haberleri programı. röportaj ağırlıklı, kolay anlaşılabilir, seyirciler de arayabiliyorlar. her hafta 2 saat.

startalk: birleşmiş milletler bilim propagandası bakanı neil degrasse tyson sunuyor. arada geçerken bill nye uğruyor. daha ne olsun? astrofizik, pop kültür, geyik.

hidden brain: npr ailesinden bir podcast. psikoloji, davranış bilimleri, “cognitive bilimler” merakı olanlar için…yok yahu, herkes için diyeyim, gayet anlaşılır çünkü. sunucuya pek ısınamadım ama olsun.

brain matters: neuroscience’ı bizim gibi düz halka anlatmayı hedef almışlar. arada bilim insanlarının profillerini de çiziyorlar.

60 second mind: scientific americanın birden çok podcasti var ama scifri bana yettiğinden onları dinlemiyorum. fakat bunu dinlememek için bahanem yok, çünkü beyin ve davranış hakkında alt tarafı 1-2 dakikalık haberler veriyorlar.

rationally speaking: eleştirel düşünce üstüne odaklı başlayıp, biraz daha açılıp saçılan bir podcast. yapımcısı bu aralar aşağıdaki you are not so smart’a konuk oluyor.

you are not so smart: slogan ve “mission statement” açısından favori podcastim: hepimiz gerizekalıyız ama bazılarımız biraz daha gerizekalıyız. zihnin, farkında olmadığımız saçmalıkları hakkında, röportaj ağırlıklı ve kolay anlaşılabilir. bu konularda giriş seviyesi olarak kullanılabilir. bu aralar mantık hatalarını işliyorlar.

***

3) haber-hikaye-fikir kırması

this american life: podcast dünyasının the wireı. bunu sevmeyeni direkt “zamanı gelince kesinlikle klonlanmayacak şahışlar” listesine alabilirsiniz. bir tema etrafında birkaç ayrı hikayeyi birleştiriyor ve insan hayatından kesitler sunuyor. ıra glass’ın kıl sesinin bir noktada bağımlısı oldum. dünya kadar ödülü, yüzlerce bölümü var.

radiolab: tal’ın tek rakibi bence. onunla freakonomics arası gibi. biraz daha eğlenceli ama kesinlikle cıvık değil, konular aynı ilginçlikte, prodüksiyon yine süper.

invisibilia: bu aralar en favorim bu. konu psikoloji ve algı ağırlıklı olduğundan “bilim genel kültür” kategorisine alabilirdim, ama öyle güzel bir öykücülükle birleştirmişler ki, insan bitmesin istiyor. zaten yapımcıları tal ve radiolab’den gelme. batman bölümünden başlayın.

flash forward: bunu hangi kategoriye koyacağımı şaşırdım. bir tutam bilimkurgu var: her bölüm, değişik bir gelecekte olduğumuzu farzeen bir hikayeyle açılıyor. sonra bugüne dönüp, hikayede işlenen teknolojik veya sosyal olgu irdeleniyor röportajlarla. ve bazen de konunun geçmişi anlatılıyor. sırf hayalgücünüzü gıdıklamak için bile değer.

embedded: haberlerdeki bir konuyu alıp derinlemesine işliyorlar. her bölüme aylarca emek veriliyor anladığım kadarıyla. longform haberciliğin podcast versiyonu.

serial: ilk sezonu deprem etkisi yarattı, çünkü uzun bir araştırmacı gazetecilik örneğini, heyecanlı bir hbo dizisi gibi tüm sezona yayarak sundular. true detective gibi, ikinci sezonu, müthiş yükselen beklentilerin altında ama yine de kaliteli.

***


4) haber-belgesel

npr story of the day: salt haber dinlemiyorum sinirim bozulmasın diye, bu yetiyor. tek konu hakkında 4-5 dakikalık haber ve kısa röportajlar.

planet money: ekonomi hakkında haber + eğitim tarzı. kolay anlaşılır.

the documentary: bbc’nin en iyi programlarından. değişik konularda belgesel. belgesel konusunda ingilizden şaşmayacaksın (david attenboroughnun askerleriyiz).

vice: “hardcore belgesel” olarak tanımlanabilir. ilk izlediğim vice bölümünde sanırım adamlar karachi’deki bir açıkhava silah pazarında roketatar deniyorlardı.

diane rehm show ve fresh air: ikisi de güncel bir konu hakkında uzun soluklu muhabbetler içerir. ikisi de işinin ehli olmuş iki usta röportajcı tarafından sunulur. tek fark, diane rehm 3000 yaşındadır ve dakikada 5 kelime hızla soru sorar, ingilizce pratiği için ideal.

longform: gazetecilikle ve yaratıcı mesleklerin iç yüzüyle ilgilenenler için. ben 2-3 bölümden birini dinliyorum çoğu zaman tanımadığım tipler konu olduklarından.

intelligence squared: “işte bu bizde olmadığı için uzaya fezaya çıkamıyoruz” (ya da tam tersi) tepkisi verdirtecek bir program. bir konu hakkında 2-6 arası uzman otururlar, yüzlerce seyirci önünde, oxford stili bir münazara yaparlar. uzmanlar arasında genelde dünyaca meşhur tipler olur. bir noktada dinleyicilerden sorular da gelir. münzara öncesi ve sonrası, konu hakkında oylama yapılır, en çok fikir değiştirten taraf kazanmış sayılır (“think twice”). hem münazara işini hem de konuları öğrenmek için ideal.

***

5) saf hikaye

the message: serial formatını kopyalayan ama orson wellesin war of the worldsü tadında bir yapım. 8 tane görece kısa ve hafif bölümde, hayali bir podcast programının gözünden, bir bilimkurgu hikayesi anlatılıyor. şıp diye bitirilebilir.

the moth: hikaye programlarının demirbaşı. ted talks’un öykücülük versiyonunu düşünün. insanlar sahneye çıkıp, yaşadıkları gerçek bir öyküyü anlatıyorlar. podcast ise en iyilerini derliyor. bazıları sıkıcı olsa da, özellikle hüzünlü olanları her seferinde “yahu ne hayatlar var” dedirtiyor.

story collider: moth’un aynısı, ama bilim insanlarının hikayeleri. ön planda olan, çalıştıkları alanlardan ziyade, hikayenin insani yönleri.

the truth: uydurma bir kısa hikaye canlandırılıyor. 15-20 dakikalık, sıkmıyor. bir aktivite esnasında değil de, sakinken dinlemek lazım.

imaginary worlds: bilimkurgu hikayeleri hakkında. düşük bütçeli, ben seviyorum.

a prairie home companion: kadife sesli ihtiyar sunucu ve ekibinin, canlı skeçleri ve şarkıları. uydurma hikayeleri gerçekmiş gibi anlatması çok güzel. amerikan nostaljisi.

the big broadcast: nostalji demişken, 40’lardan 50’lerden radyo şovlarını sunan bu program bir numara (ben o kadar ihtiyar değilim, benimkisi iyice garip bir nostalji çeşidi). o zamanların dev yıldızları humphrey bogart’ın ve lauren bacall’ın dedektiflik serileri var mesela. bazen orjinal radyo reklamlarıyla beraber yayınlıyorlar.

***

6) tarih-felsefe

the history of rome: tek başına bir amatörün devasa bir işe girişip, 179 bölüm sonunda alnının akıyla çıkması herkesi sevindirir. roma imparatorluğu anlatılıyor (bizans yok). adam meşhur oldu, roma’ya ve istanbul’a turlar düzenledi. ilk bölümlerde amatörlük var ama giderek coşuyor. uykuya dalmadan önce birebir, amcamın sesi ninni gibi.

revolutions: thor’un yapımcısının ikinci projesi. dünya tarihindeki belli başlı devrimleri anlatıyor. her devrime 8-10 bölüm ayırmış, hepsi birer mini-podcast serisi gibiler.

dan carlin’s hardcore history: en meşhur tarih podcasti olabilir, arada bakıyorum. işin açıkçası bazen çok uzun geliyor, çünkü eleman biraz serbest stil takılıyor ve aynı şeyi defalarca tekrarlayabiliyor. ama sıkıcı olma günahını işlemiyor.

a history of the world in 100 objects: çok kaliteli bir program. british museum’un zaten, ne olacaktı. default tarih dersi öğretme metodunun bu olması lazım. yani tarih ve isim ezberlemek yerine, insanların aklında kalacak objeler üstünden o dönemi ve ilişkileri anlatmak.

stuff you missed in history class: stuff you should know’un tarih versiyonu. aynı formattalar ama geyik oranı biraz daha az ve iki erkek yerine, iki kadın sunuyor. ne yazık ki o elemanlar kadar sıcak gelmiyor bu sunucular bana, ama konu ilginçse dinliyorum.

in our time: bbc’nin tarih programı. amcam birkaç uzman konuğu çağırıp güzel güzel muhabbet ediyor. her bölümünü dinlemeye gerek yok diyeceğim ama ingilizce pratiği için ideal podcastlerden.

the memory palace: gayet orjinal, tatlı, kısa. para verip desteklediğim programlardan. rastgele bir zamandan kesitler.

philosophy bites: felsefeye giriş yapmak isteyenler için güzel. çok uzatıp sıkmadan, her konu hakkında bir iki uzmanla soru-cevap şeklinde.

myths and legends: dünyanın dört bir yanından mitolojik karakterleri, efsaneleri tanıtan mütevazi bir program. sunucunun deadpan mizah anlayışı da güzel gidiyor.

***

7) geyik

wait wait… dont tell me: ortamların en komik yarışma şovu. tv’deki whose line ıs ıt anywayden beri bu kadar gülmemiştim, zaten tarzı da benzer. improv konusunda iyi 3-4 komedyen yarışıyorlar. bir de ünlüye bağlanıp muhabbet ediyorlar bir süreliğine ki bazen o ünlüler bunlardan daha esprili oluyorlar. karakterlere alışınca tadından yenmiyor. arada yayınladıkları best of’lara denk gelin.

smartest man in the world: wait wait ekibinden bir komedyenin programı. adam resmen komik ve zeki, yapacak bir şey yok.

wtf with marc maron: nörotik bir komedyen. yarısı tek başına geyik artı philosophizing (favori standupçım bill burr’ün monday morning podcasti gibi), yarısı da röportaj. uzun olduğundan, ancak röportaj ilgilendiğim biriyleyse dinliyorum. fakat adam o kısmı da iyi yapıyor, muhabbeti gayet doğal ilerletiyor.

***

daha bilmediğim ama tanısam kesin çok seveceklerim:

codeswitch: zenci bir grup gazetecinin gözünden hayat.

more perfect: radiolab spinoff’u. anayasa mahkemesinin tartışmaları ve etkiledikleri hayatlar hakkında.

mystery show: apple buna 2015’in en iyi yeni podcasti ödülünü vermişti. ufak tefek gizemleri çözüyorlar.

***

bonus: 2015’in en iyi 50 podcast bölümü

the atlantic listelemiş. bu arada atlantic, rss feedimin güzide bir köşesini kaplıyor, gayet kaliteli ve derinlemesine yazılar var.

usenmeyip uzuun uzun aciklayacagim. oncelikle podcastleri takip edip dinleyebilmek icin pocket casts (http://www.shiftyjelly.com/pocketcasts) kullanilmasini oneriyorum. hem kullanilabilirligi yuksek hem arayuzu temiz.

radiolab
her bolum icin bir tema secip temaya bilimsel olarak 3-4 acidan yaklasip aklinizi alan, bayagi bir suredir ortada olan ve profesyonel olarak yapilan bir podcast. anlatilmaz, dinlenir – ozellikle bilgilenmeye merakli bir insansaniz onerim usenmeyip tum bolumlerini dinlemeniz.
http://www.radiolab.org/

freakonomics radio
gunluk hayatta karsilastigimiz bir suru olay veya konsepti anlasilabilir ve yaratici bir sekilde ekonomi ve sosyal bilimler perspektifinden aciklayan bir podcast. freakonomics kitaplarini biliyorsaniz neden bahsettigimi anlayacaksiniz (bilmiyorsaniz kitaplari da okumanizi oneririm). tek sikintisi podcasti genel olarak stephen dubner’in surdurup steven levittin olaya daha az dahil olmasi, ama yine de dinlenesi.
http://freakonomics.com/

ted radio hour
adindan da anlasilabilecegi gibi, her bolumunde belli bir tema belirleyip o konuda tedkonusmalari yapan insanlarla, yaptiklari konusmadan belirli kisimlar da dinleterek roportajlar yapildigi bir program. ayni konuya farkli perspektiften bakan farkli kisileri baglamasi ilginc olabiliyor.
http://www.npr.org/programs/ted-radio-hour/

the moth radio hour
canli hikaye anlatim organizasyonu the mothun yayinladigi hikayelerden 2-3-4 tanesinin bir arada yayinlandigi bir podcast. bazen hipsterite seviyesi fazla yukari cikabilse de bazen inanilmaz (komik ya da huzunlu ya da heyecanli vb.) hikayelerle da karsilasilabiliniyor. mesela sierra leone’lu bir cocuk askerin new york’ta evlat edinilmesi ve oradaki okul arkadaslariyla paintball oynamasiyla ilgili bir hikaye vardi, aklima geldikce hala garip oluyorum.
https://themoth.org/radio-hour

this american life
yine her hafta bir tema secilip bu sefer bu tema cercevesinde cesitli insanlarin hikayelerinin anlatildigi bir podcast. ira glass sunuyor. bu da cok uzun yillardir ortalikta, neredeyse podcastingin bizimkileri diyebiliriz, o kadar seviliyor. sevilmeyecek gibi de degil – bolumlerinden baska podcastler, programlar (asagida birkac tane var), filmler falan cikabiliyor, o kadar. mesela (bkz: the informant)
http://www.thisamericanlife.org/

serial
a podcast from the creators of this american life. one story. told week by week. hosted by sarah koenig. bugune kadar en cok download edilmis podcast. birinci sezonunu dinlerken yeni bolum gelmesini beklerken heyecandan ulser olacaktim, game of thrones’un yeni bolumlerini beklemek bu kadar stres yapmiyor. ikinci sezon biraz daha vasat olsa da yine de ortalamanin cok uzerinde. podcast dinlemeyi sevmeseniz de ilk sezonu dinleyin – kim ugrasacak buna diyorsaniz girin youtube’da falan da var.
https://serialpodcast.org/

useful science
kanadali bir grup master/doktora ogrencisinin yaptigi bir podcast. web sayfalarinin temel konsepti akademik bir calismanin en onemli bulgusunu bir cumlede ozetlemek – tabii bu da bilime cok saglikli bir yaklasim degil. podcast’te calismalari daha detayli tartisiyorlar, bir nevi journal club. yukaridakilere gore bir tik daha amatorce yapilsa da ozellikle calisilan konu ilginizi cektiginde faydali oluyor.
http://www.usefulscience.org/

question of the day
james altucher ve stephen dubner (freakonimics’i yazanlardan) haftada 3-4 kere quoradan aldiklari ya da kendileri bulduklari bir soru hakkinda 15 dakikaligina bos geyik yapiyorlar. olmasa da olur bir podcast, ama bazen insani yormadan farkli ve faydali bakis acilari getirebildigi icin cerez niyetine dinlenebiliniyor.
http://www.earwolf.com/show/question-of-the-day/

the inquiry
nispeten guncel ve populer bir soru hakkinda 4 tane uzmanla konusulup sorunun cevaplanmaya calisildigi bir bbc world service programi. bbc programi oldugundan ne beklenebilecegi tahmin edilebiliniyor: kaliteli ve bilgilendirici yapim, sonunda cok kesin sonuca varmayabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p029399x

planet money
podcastin yapimcilarinin ozeti son derece aciklayici: it is like meeting with a friend at a bar and having him or her explain the economy. ekonomik problemlere eglenceli, yaratici ve anlasilabilir sekilde yaklasabilen bir npr programi. inanir misiniz, bir 2008-2009 krizi sonrasi yayinlanan bir this american life bolumunun basarisi uzerine programa evrilmis.
http://www.npr.org/sections/money/

hidden brain
nprin sosyal bilimler habercisi shankar vedantam’in “bir suru ilginc haber yapiyoruz, bari bazilarini program haline getirelim” diye yaptigini dusundugum haftalik yayin. bir sosyal bilimler sorusunu ya da calismasini, bir hikaye esliginde ve/veya calismayi yapan kisilerle roportajlar yaparak sunuyor.
http://www.npr.org/series/423302056/hidden-brain

stuff you should know
josh ve chuck isimli iki tane abinin bilimsel ya da gunluk hayattan bir konuyu ya da konsepti ya da nesneyi yaklasik bir saat boyunca yari geyik yari bilgilendirici sekilde tartismasi. bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. ozellikle konu ilgi cekici oldugunda dinlenebilir.
http://www.stuffyoushouldknow.com/

stuff you missed in history class
tracy ve holly isimli iki ablanin tarihsel bir olayi ya da kisiyi anlattiklari, yine bilimsel olarak zayif, anlasilabilirlik ve dinlenebilirlik bakimindan yuksek bir podcast. bazi konular fazla derin amerika tarihi olabiliyor, ozel ilginiz yoksa onlar bayabilir. ama konu ilginc olunca dinlenebiliniyor.
http://www.missedinhistory.com/

thinking allowed
eski bir sosyoloji profesoru ve eglenceli bir amca olan lauri taylor’un sundugu, yakin zamanda yapilan sosyolojik arastirmalarin, arastirmacilarla roportaj yaparak tartisildigi bir bbc radio4 programi. sosyoloji veya sosyal bilimler arastirmalarini takip etmek isteyenler icin ilginc olabilir.
http://www.bbc.co.uk/programmes/b006qy05

more or less: behind the stats
tim harfordun sundugu, yakin zamanda yayinlanan haberlerde sunulan sayi ve istatistiklerin irdelendigi bir bbc radio4 programi. bilimsellik/geyik orani tam tadinda, ilginc ve egitici olabiliyor.
http://www.bbc.co.uk/programmes/p02nrss1

what’s the point
fivethirtyeight.comun yayinladigi, guncel ve genel siyaset, spor veya daha rastgele konularla ilgili data ve sayisal analiz yaparak ‘oyle tahmin yapilmaz boyle tahmin yapilir, azicik bilime inanin’ mesajlari veren basarili bir podcast.
http://fivethirtyeight.com/tag/whats-the-point/

surprisingly awesome
adam mckay ve adam davidson’un (planet money’nin yaraticilarindan) disaridan bakinca sikici gibi gozuken bir nesne ya da konunun aslinda cok super bir sey olabilecegini gostermeye calistiklari podcast. cerez degeri cok yuksek.
https://gimletmedia.com/show/surprisingly-awesome/

flash forward
her bolumde gelecekte olabilecek alternatif gelismelerin tartisildigi (mesela 40 sene sonra machine translationun gunluk hayatimiza bayagi girmesiyle olabilecekler, ya da ileride robotlarla ask, ya da yalan soylendigini aninda tespit edebilen bir uygulama olsa ne olurdu vb vb). yapim biraz amatorce, ama konular ilginc ve tartismalar basarili.
http://www.flashforwardpod.com/

myths and legends
adi ustunde, mitoloji ve folklorden hikayelerin anlatildigi bir podcast. ilgileniyorsaniz yapim ve anlatimlar fena degil.
https://www.mythpodcast.com/

vox – the weeds
vox.comdan birkac kisinin haftalik siyaset ve public policykonularini tartistigi bir program. tartismalar turkiye’nin biraz otesinde, ama bilgili bir sekilde yapiliyor. bir de her program en az bir kisi fuck diyor*.
http://www.vox.com/the-weeds

the world next week
council on foreign relations tarafindan yayinlanan, onumuzdeki hafta dunyada olacak olaylar hakkinda bilgili iki abinin tartistigi bir podcasti.
http://www.cfr.org/…ublication/by_type/podcast.html

https://seyler.eksisozluk.com/caniniz-sikildiginda-keyifle-vakit-gecirebileceginiz-podcastler

 

Körü körüne inanmamak, soru sormak üzerine

Soru sorma yeteneği, insanoğlunu diğer canlılardan ayıran en belirleyici yönlerinden biridir. İnanışa göre, konuşma dili, soru sorma ihtiyacı yüzünden geliştirilmiş. Mağara adamı, isteklerini her zaman vücut dili, homurtu ile halledebilirken, soru sormak için bir dil kullanması gerekliydi. Soru sorma becerimiz, biz insanoğlunun en büyük keşiflerine yol açmış ve bizlerin karşılaştığı büyük sorunlardan bazılarını çözmüştür.

Şimdi, size umarım birkaç soru sormanızı sağlayacak tarihten 3 hikaye paylaşmak istiyorum. Bu hikayeler Türkiye’den değil ama sanırım son birkaç yıl içinde yaşadığımız “insan gerçekten hayret ediyor” diyebileceğimiz birkaç soruya cevap olacaktır.

İlk hikayem, bir ülkenin eğitim düzeyinin, o ülkedeki demokrasi algılayışıyla birebir ilgisi ve ülkemizin batısıyla doğusu arasında neden çok büyük farkların olduğu ile alakalı.

1960larda, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Amerika’da da sosyal direniş ve ülkeyi idare eden güçlere karşı bir ayaklanma vardı.

1973 yılında, Amerikalı milyarder David Rockefeller’in organizasyonu altındaTrilateral Commission (Üçlü Komisyon) adında bir grup oluşturuldu. Bu komisyonun ilk üyelerini Amerika, Avrupa ve Japonya’dan gelen büyük banka sahipleri, avukatlık şirketleri ve hükümet görevlileri oluşturdu. Bu komisyonun kuruluş amaçlarından biri de, 1960larda başlayan sosyal direnişin ana kökenini araştırmak ve bu tip olayların gelecekte bir daha kendini göstermemesi için gereken önlemleri almaktı.

Komisyon çalışmaları sonucunda “Demokrasinin Krizi” adlı bir rapor oluşturdu. Raporun en önemli bulgusu eğitim ve eğitim sistemi ile ilgiliydi. Bunun nedeni ise, direniş içinde yer alan Amerikan vatandaşlarının eğitim düzeyi yüksekti ve bir çok direniş, kampüslerde gerçekleşiyordu.

Komisyon çalışmalarıyla şu sonuca vardı:
Halk, gereğinden daha yüksek bir eğitime sahiptir. Amerikan hükümeti, vatandaşlarına sağladığı eğitim ile onların daha iyi bir yaşam beklentisine sahip olma inançlarını artırıyor ve böylece bir üniversite diplomasına sahip olan kişiler, hayatlarında daha fazla kontrol sahibi olmak istiyorlar.

İşte hazırlanan rapordan bir alıntı:

“Daha önce pasif veya örgütsüz olan nüfus grupları yani siyahlar, Kızılderililer, Meksikalılar, beyaz etnik gruplar, öğrenciler ve kadınlar, artık fırsatlar, pozisyonlar, ödüller, ve kendilerini daha önce verilmemiş hak ve özgürlük için direniş başlattı”

Demokrasinin Krizi: Demokrasilerde yönetilebilirlik raporu

Komisyon, hazırlanan raporun ardından, eğitim sisteminde gereken değişimi yapmak için çalışmalara başladı. Eğitim bütçeleri kesintiye uğradı, eğitim sistemi içinde yer alan müfredat değişti ve yeni müfredat, hükümetin planları doğrultusunda yeni bir disiplin ve kontrol altında değiştirilip, tek taraflı bilgi verecek bir yapıya sokuldu.

Rapor, hem direnişlerin, hem de komisyonun farkında olduğu önemli bir noktayı ortaya koyuyordu: “Eğitim, toplumun en önemli değer üreten sistemidir.” Komisyon bunu kendilerine yarayacak şekle dönüştürmek için de öneride bulundu: “Üniversite eğitimi almış kişilerin, iş ve özgürlük beklentilerini düşürecek yeni bir program gereklidir.”

Komisyonun hazırladığı rapordan 2 yıl sonra, Amerika’nın en yüksek pozisyonları, Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) üyelerinin eline geçti: Başkanlık, Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Hazine. Ayrıca, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nın başına da komisyonun direktörü ve kurucularından biri olan Zbigniew Brzezinski getirildi.

Kısaca, eğitim, hükümetin yarattığı eşitsizliği ve kısıtlamaları, kendi oluşturduğu müfredat ile bastırdığı sürece, kendini ve gizli gündemini koruyabilecek ve böylece insanların daha iyi bir hayata sahip olma isteklerini törpüleyebilecekti. Zaten bu nedenle, Amerikan eğitim sisteminde eşitsizliği, şirketlerin toplum üzerindeki etkilerini ve ırkçılık mekanizmasını anlatan tek bir ders bile yoktur.

Eğitim, sistemi sorgulamayı öğretmez. Yönetici güçleri sorgulamak yerine, onlara, başarılı olmak için bir tablo çizer: ev, araba, 2,5 çocuk. Eğer bu hayallere ulaşamazsanız, bu sizin suçunuzdur…. eğitimin değil.

Sorgusuz bir eğitimin ortaya çıkardığı “başarılı” insanlara en güzel örneği Fizikçi Jeff Schmidt veriyor:

Yazacağım kitap için araştırma yaparken, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’na ait bir bülten ile karşılaştım. Bu laboratuvar, Amerika’da nükleer silah tasarımı yapan iki laboratuvardan biridir. Bülten’de bir röportaj yer alıyordu. Röportajı yapan kişi, nükleer silah tasarımı yapan iki genç mühendise soruyor:
“İşinizin en kötü yanı nedir?”
Mühendisler birkaç saniye düşündükten sonra cevap veriyor:
“Aaa… bilgisayarlar! Buradaki bilgisayarlar yeterli belleğe ve güce sahip değil. O nedenle ikide bir bozuluyorlar!”
İşte bu, otoriteye, sorgusuz itaatin bir kanıtı. Büyük resmi sorgulamayı, kendi işleri olarak görmüyorlar bu mühendisler ve şunları söylemiyor:
“İşimin en kötü yanı, dünyayı daha tehlikeli hale getirecek ve felaketler üretecek nükleer silah tasarlamam!”

İşte bu davranış biçimini deney konusu olarak laboratuvara soktuğunuzda, ortaya çıkan sonuçlar gerçekten inanılmayacak boyutlarda. İkinci hikayem, otoriteye itaat ile ilgili.


1961 yılının Temmuz ayında, Yale Üniversitesinde Sosyal Psikoloji profesörü olan Stanley Milgram, itaatkarlık konusu üzerinde araştırmalar yapıyordu. Onu bu konuya iten en önemli sebep, Hitler Almanya’sında yaşanılan Yahudi soykırımının bir parçası olan sıradan Alman vatandaşlarının, böyle bir vahşete sorgusuz neden itaat ettiklerini bulmaktı.

Deney, deneklere, cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisi şeklinde anlatıldı, gerçek nedeni saklamak için. Denekler, deneye girdiklerinde ya “öğretmen” ya da “öğrenci” olmak üzere kura çektiler. Deneklerin hepsi “öğretmen” olarak deneye katıldı çünkü “öğrenci” rolü aslında bu deneyin bir parçasıydı ve bu rolü yapan kişi, deneyi yapan Stanley Milgram’ın asistanıydı.

Deneye katılan “öğretmen” deneklerden istenilen, yan odada kelime çiftlerini ezberlemeye çalışan ve bir elektrik kablosuna bağlanmış “öğrenciye” yanlış cevap verdiklerinde elektrik şoku vermekti. Öğretmenlerin önündeki panelde 15 volttan başlayıp 450 volta kadar giden düğmeler vardı. Verilen her yanlış cevapta, elektriğin dozu arttırılacaktı. “Öğretmen” olarak deneye katılan kişinin bilmediği ise, diğer odada bulunan öğrencinin aslında elektik kablosuna bağlı olmadığı ve bu deneyin bir parçası olduğuydu.

Deney başladığında “öğrenci” de yavaş yavaş yanlışlar yapmaya başladı ve 5. hatayı yapıp 75 volt elektrik şoku yediği andan itibaren inlemeye, tuhaf sesler çıkarmaya; 150 voltta deneyden çıkmak için yalvarmaya; 180 voltta “artık acıya dayanamıyorum” diye bağırmaya başladı. Öğretmen rolündeki denek panelin üzerinde “Tehlike: Yüksek Şok” yazan düğmelere geldiğinde ise öğrenci duvarlara vuruyor ve “beni bu odadan çıkartın, kalbim sıkışıyor” diye haykırıyordu.

Milgram, deney gerçekleştirilmeden önce Yale Üniversitesi’de, 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yaptı. Katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu.

Çıkan sonuçlar ise tahminlerden çok farklıydı. Deneklerin %65’inin (40 denekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı (450 dolar) geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi ve sonuçlar birbirine yakındı: Yüzde 65!

Eğer bütün bunlara bir bakacak olursak, anlayabiliriz ki, direniş, yıkıcılık anlamına gelmez. Gerçek olan şudur ki, sorgusuz itaat, itaatsizliğe oranla, daha yıkıcı bir güçtür — sorgusuz itaat, tarihimizde soykırımları, savaşları, açlıkları ve çevre yıkımını üretmiştir… direniş değil.

Bu nedenle, eğer, hiçbir şey söylemeyerek tarafsız olduğunuzu zannediyorsanız, kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Çevremizde adaletsizlik, ırkçılık ve ölüm olduğu sürece, bizler sessiz kalıyorsak, esasında tarafsız değil, tam tersine, bütün bunları otoriter bir plan ile ortaya koyan güçlerin söylediklerine itaat etmiş oluruz. Kısaca, dünyada açlığın, zulmün, ırkçılığın, adaletsizliğin çok sık rastlandığı bir dönemde “tarafsız” kalmak diye bir şey söz konusu olamaz, yalnızca “etliye sütlüye karışmamak” veya “kaygısızlık” olur ki bu, bir tip “onaylamadır”!


Son hikayem ise basının ve hükümetin bir ülkeyi amaçları için nasıl uyutmayı, uyuşturmayı ve duygularıyla oynamayı başardığı ile ilgili. Bu hikaye “camide içki içtiler” ile “başörtülü kardeşlerimizi dövdüler” söylemlerini daha iyi anlamınızı ve sorgulamanızı sağlayacak umarım.

Saddam Hüseyin, 2 Ağustos 1990 tarihinde ‘‘Kuveyt Irak’ın 28’inci eyaletidir’’gerekçesiyle Kuveyt’i işgal etti. Amerika haftalarca bu işgale nasıl cevap vereceğini bilemedi. 10 Ekim’de Amerikan Kongresi’nin İnsan Hakları Komitesi’nde misafir konuşmacı olarak yer alan Hemşire Nayirah adlı 15 yaşında Kuveytli bir kızın açıklamaları ABD ve dünyada geniş tepkiler uyandırdı. Nayirah ‘‘Silahlı Irak askerleri hastaneye geldiler. Yeni doğmuş bebekleri kuvözlerden çıkarıp soğuk betonda ölüme terk ettiler’’ diye ağlamaklı bir ifade verdi. Ölüme terk edilen bebeklerin hikayesini, aynı gece ABD’de ve dünyada milyonlarca kişi televizyonlarından izledi. Nayirah’ın duygusal konuşması ülkenin hemen hemen her TV istasyonuna taşınarak günlerce yayına girdi. Kongre müzakerelerinde Nayirah’ın hikayesi sürekli tekrarlandı. O döneminin ABD Başkan’ı Bush (George W. Bush’nun babası) Irak’a askeri harekat için bu açıklamayı sık sık dile getirdi.

Nayirah’ın duygusal ifadeleri etkili oldu. Uzun süre tartışılan Nayirah’ın“hastane zeminine bırakılıp ölen çocuklar” hikayesi Uluslararası Af Örgütü tarafından doğrulandı ve yoğun müzakereleri takiben Kongre, Başkan Bush’a savaş yetkisi verdi ve 18 Ocak 1991’de Irak’ın, ABD tarafından bombalanması başladı.

Fakat işin gerçeği, Nayirah hikayesi, çok sinsice tasarlanmış bir hakla ilişkiler ürünüydü. Nayirah’ın anlattığı hikayenin arkasında halkla ilişkilerin en büyük isimlerinden biri olan Hill & Knowlton ve H&K’yi bu iş için kiralayan, ABD hükümetiyle direk ilişkisi olan Hür Kuveyt Vatandaşları adlı bir kuruluş vardı.

Körfez Savaşı sonra erdikten sonra ABC TV muhabiri John Martin, Kuveyt’teki hastaneye giderek araştırmalar yaptı. Kuveytli doktorlar bebeklerin savaş kaosunda bakımsızlık ve hemşire azlığından öldüklerini, Iraklı askerlerin tek bir bebeği dahi kuvözden çıkarmadığını bildirdi.

H & K’nın düzmece senaryosunun başkahramanı ve Kuveyt’teki hastaneninsözde görevlisi Hemşire Nayirah aslında Kuveyt’in Washington Büyükelçisi Saud Al-Nasser Al-Sabah’ın kızıydı. Dünya TV’lerinde milyonlarca kişiyi bebek ölümleri hikayesiyle ağlatan genç kız, aslında Kuveyt işgali sırasında Amerika’daydı. Iraklıların işkence yaptığı sözde Kuveytlilerin de ‘sahte’ oldukları ortaya çıktı. Kuveyt Emirliği’nin Irak’a askeri harekatı teşvik için H&K şirketine 11.5 milyon dolar ödediği açıklandı. Tarihte ilk defa bir halkla ilişkiler şirketi, olayları düzmece bir senaryo haline getirerek, insanların duygularıyla oynayarak, otoritenin gündemi doğrultusunda savaş başlatmış oldu.

Soru sormak kadar, doğru soruları sormak ve gerçekleri araştırmak da çok önemli. Her şeyin 140 karakter ile “kesin bilgi” olduğu bir dönemde, neyi, nasıl analiz edeceğimizi de çok şaşırdık. Bazen, doğru dediğimiz şeylerin, aslında başkalarının doğrularına hizmet ettiğini defalarca gördük son yıllarda. Fakat gerçek bir şey var bunu hiç kimse değiştiremez: sorular soran bir nesil uyandı! Artık soru soran, her şeyi çabucak kabullenmeyen, artık her şeyi “doğru” kabul eden bir jenerasyondan, “şüpheci” bir nesile ulaştık ki bence, doğru soruları sormak yolunda güzel bir adım!

View story at Medium.com

King’s Cross Metro İstasyonunda 31 Kişiyi Öldürmenin Sorumluluğu

Süreç bazlı yalın bir şirket yönetimiyle, fonksiyon bazlı bir şirket yönetimi arasında bazen hayati farklar oluşur. Kendi güvenli kaleleri içerisinde hareket etmeyi seçen departmanlar ve kalenin önünde süpürülmeyi bekleyen gri alan problemlerinin sahiplenilmesi için önce şirket körlüğünden kurtulmak, sonra sorumluluk sınırlarını bencil yaklaşımlarla değil değer üretmeye odaklanan sistematik bir bakış açısıyla ele almak gerekiyor. Aşağıdaki örnek 1989 yılında Londra metrosunda 31 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir yangın felaketinin arkasındaki şirket alışkanlıklarını ve departmanlar arası sorumluluk ve yetki kavgasının bazen insan hayatına bile sebep olabileceğini akıcı bir dille anlatıyor.*

 

Londra Metrosu’nun kırk üç yaşında bir çalışanı olan Philip Brickell, 1987’de bir Kasım akşamı King’s Cross metro istasyonunun bir mağarayı andıran ana salonunda bilet toplamaktaydı. Bir metro yolcusu onu durdurup, yürüyen merdivenlerden birinin dibinde tutuşmuş bir kağıt mendil gördüğünü söyledi. King’s Cross, Londra’nın en büyük, en heybetli ve en yoğun trafikli metro duraklarından biriydi. Bazıları neredeyse yüz yaşında olan derin yürüyen merdivenlerle, geçitlerle, tünellerle dolu bir labirentebenzerdi. İstasyonun özellikle de yürüyen merdivenleri, uzunlukları ve yaşlarıyla ünlüydü. Bazıları yerin beş kat altına inen bu merdivenler, onlarca yıl önce inşaatlarında kullanılmış olan malzemelerden,tahta çıtalardan ve lastik trabzanlardan yapılmıştı. King Cross’un içinden her gün altı farklı tren hattı üzerinde çeyrek milyondan fazla yolcu geçerdi. Akşamları paydos saatlerinde istasyonun bilet satış salonu, defalarca boyandığı için orijinal rengini kimsenin hatırlayamadığı bir tavanın altında aceleyle kıpırdanan insanlarla hıncahınç dolardı.

 

Tutuşmuş kağıt mendil yolcunun söylediğine göre istasyonun en uzun yürüyen merdivenlerinden birinin, Piccadilly hattına hizmet veren merdivenin dibindeydi. Brickell derhal yerini terk ederek, sözkonusu merdivenle perona kadar indi, için için yanan mendil topağını buldu ve katlanmış bir dergiyle vurarak ateşi söndürdü. Sonra da gişesine geri döndü.

Brickell olayı fazla soruşturmadı. Mendilin neden yanmakta olduğunu anlamaya çalışmadı. İstasyonun başka bir yerindeki daha büyük bir yangından sürüklenip gelmiş olma ihtimalini araştırmadı. Ne başka bir çalışana olaydan bahsetti, ne de itfaiyeyi aradı. Yangın güvenliğinden ayrı bir departman sorumluydu. Brickell de, Metroyu İdare eden departmanlar arasındaki katı rol ayrımı gereği, kimsenin alanına girmemesi gerektiğini herkesten iyi bilirdi. Ayrıca yangın ihtimalini soruşturmuş olsaydı bile, öğrendiği bilgiyle ne yapacağını bilemezdi. Metronun katı kurallarla belirlenmiş olan emir-komuta zinciri bir amiri tarafından doğrudan yetkilendirilmediği sürece başka bir departmanla temasa geçmesini yasaklıyordu. Metronun (çalışandan çalışana aktanlan) rutinleri de ona, bir istasyonun içindeyken hiçbir vakayı, hangi koşullar altında olursa olsun asla yüksek sesle “yangın” olarak nitelememesi gerektiğini, yolcuların paniğe kapılabileceklerini söylüyordu. Buranın usulleri farklıydı. Metro’yu, kimsenin ne görmüş ne okumuş olduğu (ve aslında her çalışanın hayatını şekillendiren yazısız kurallar dışında hiçbir yerde var olmayan) bir tür teorik kural kitabı yönetiyordu. Onlarca yıldır Metro, “Dört Baronlar” (inşaat, sinyal, elektrik ve makine mühendislerinin başkanları) tarafından idare ediliyordu. Bu departmanların her birinde, hepsi de kıskançlıkla otoritelerini savunan patronlar ve alt-patronlar vardı. Trenlerin vaktinde kalkmasını, Metronun on dokuz bin çalışanının gün boyunca yolcuları ve trenleri düzinelerce (bazen yüzlerce) elden geçiren hassas bir sistemde işbirliği içinde çalışıyor olmaları sağlıyordu. Ama çalışanlar arasındaki bu işbirliği dört departman başkanıyla vekilleri arasındaki güç dengesine, bu güç dengesi de çalışanların bağlı kaldığı binlerce alışkanlığa dayalıydı. Söz konusu alışkanlıklar Dört baronlar ile vekilleri arasında bir ateşkes yaratmıştı. İşte bu ateşkesten de, Brickell’e şu mesajı veren politikalar doğmuştu: Yangın aramak senin işin değil. Sınırlarını aşma.

Bir soruşturmacı, “En yüksek düzeyde bile olsa hiçbir direktör başka bir direktörün bölgesine izinsiz giremezdi” diyecekti sonradan. “Dolayısıyla mühendislik direktörü operasyon personelinin yangın güvenliği ve tahliye prosedürleri konusunda gerektiği gibi eğitilmiş olup olmadığıyla ilgilenmezdi, bu konuların Operasyon Direktörlüğü’nün alanına girdiğini düşünürdü.” İşte bu yüzden Brickell tutuşmuş mendil topağı hakkında kimseye bir şey söylemedi. Koşullar farklı olsaydı bu olay önemsiz bir ayrıntıdan ibaret kalırdı. Ama söz konusu vakada kağıt mendil daha büyük, gizli bir ateşten kopup gelmiş bir uyarıydı ve kusursuzca dengelenmiş ateşkeslerin bile doğru tasarlanmadığı takdirde ne denli tehlikeli olabileceğini ortaya koyacaktı.

Brickell’in gişesine dönmesinden on beş dakika sonra bir diğer yolcu Piccadilly merdiveniyle yukarıya çıkarken hafif bir duman fark ederek, durumu bir Metro çalışanına bildirdi. İşte o zaman, King’s Cross’un güvenlik kontrolörü Christopher Hayes olayı soruşturması için nihayet haberdar edildi. Üçüncü bir yolcu, yürüyen merdivenin basamakları altında duman ve kor parıltıları görünce acil-durdurma düğmesine basarak yolculara merdiveni terk etmeleri için bağırmaya başladı. Bir polis memuru, yürüyen merdivenin uzun tüneli içinde hafif bir duman, merdivenle yolun ortasına kadar indiği zaman da basamakların üstüne uzanan alevler gördü.

Ama güvenlik kontrolörü Hayes, Londra İtfaiye Teşkilatı’nı aramadı. Dumanı kendi gözleriyle görmemişti; ayrıca Metro’nun yazısız kurallarından bir diğeri de, çok icap etmediği sürece itfaiyenin asla aranmaması gerektiğiydi. Neyse ki dumanı fark eden polis memuru merkezi araması gerektiğini anlamıştı. Telsizi yeraltında çekmediği için uzun bir merdivenden yukarıya tırmanıp dışarı çıkarak amirlerini aradı. Amirleri de nihayet haberi itfaiyeye ilettiler. Saat 19:36’da yani Brickell’in tutuşmuş ‘kağıt mendil konusunda uyarılmasından yirmi iki dakika sonra, itfaiyeye bir telefon geldi: “King’s Cross’da küçük bir yangın” Polis memuru dışarıda dikilip telsizle konuşurken yolcular akın akın yanından geçmekteydi. Akşam yemeği için evlerine ulaşmaya odaklanmış, istasyonun içine hücum ediyor, tünelleri dolduruyorlardı.

Dakikalar içinde aralarından birçoğu ölmüş olacaktı.

***

Saat 1936’da bir Metro işçisi Piccadilly merdivenine girişi iple ayırarak kullanıma kapadı, bir diğeri de insanları başka bir merdivene yönlendirmeye başladı. Birkaç dakikada bir, yeni trenler geliyordu. Yolcuların metro vagonlarından çıkış yaptığı peronlar kalabalıktı. Kullanıma açık bir merdivenin dibinde trafik sıkışmaya başlamıştı. Güvenlik kontrolörü Hayes dar bir geçide girerek Piccadilly merdiveninin makine dairesine doğru ilerledi. Karanlıkta, yürüyen merdivenlerde çıkacak yangınlarla savaşmak için özellikle tasarlanmış bir yağmurlama sisteminin kontrolleri vardı. Sistem, başka bir istasyonda çıkan bir yangının ardından, ani bir tutuşmanın getireceği risklere yönelik endişe verici bir dizi rapor hazırlanması üzerine yıllar önce kurulmuştu. Metro’nun yangınlara karşı hazırlıksız olduğu, personelin yağmurlama sistemlerini ve her tren peronuna yerleştirilmiş olan yangın söndürme cihazlarını nasıl kullanacakları konusunda eğitilmeleri gerektiği, iki düzineden fazla inceleme ve kınama yazısında belirtilmişti. İki sene önce, Londra İtfaiye Teşkilatı’nın başkan yardımcısı vekili, demiryollarından sorumlu operasyon direktörüne bir mektup yazarak metro işçilerinin güvenlik alışkanlıklarından yakınmıştı. “Son derece endişeliyim” diyordu mektubunda. “Herhangi bir yangın şüphesinin ortaya çıkması halinde İtfaiye Teşkilatı’nın gecikilmeksizin aranması için kesin talimatlar verilmesini size ne kadar ısrarla tavsiye etsem azdır.” Gelgelelim, güvenlik kontrolörü Hayes bu mektubu hiç görmemişti, çünkü onun çalışmakta olduğundan farklı bir departmana gönderilmişti.

Metro’nun politikaları da söz konusu uyarıya yer verecek şekilde yeniden yazılmamıştı King’s Cross istasyonunda. Yürüyen merdivenlerin yağmurlama sistemlerini çalıştırmaktan anlayan ya da yangın söndürme cihazlarını kullanmaya yetkisi olan kimse yoktu, çünkü bu donanımlar başka bir departmanın kontrolü altındaydı. Hayes yağmurlama sisteminin varlığını bile tamamen unutmuştu. Metro’ya egemen olan ateşkesler herkesin yerini bilmesini sağlamıştı sağlamasına, ama bilmekle görevlendirildikleri konular dışında hiçbir şey öğrenmelerine imkân tanımıyordu. Hayes, yağmurlama kontrollerinin yanından koşarak geçerken, şöyle bir dönüp bakmadı bile. Makine odasına vardığında, sıcaktan neredeyse bayılacaktı. Yangın şimdiden başa çıkılamayacak ölçüde büyümüştü. Hayes koşarak ana salona geri döndü. İnsanlar bilet makinelerinin önünde kuyruğa girmişlerdi. Salonun içinde, ya peronlara yürüyen ya da istasyonu terk eden yüzlerce insan dolanıyordu. Hayes bir polis memuru buldu. “Trenleri durdurmak ve herkesi buradan çıkarmak zorundayız” dedi ona. “Yangın kontrolden çıktı. Her tarafa yayılıyor.”

Saat 19:42’de, yani tutuşmuş kağıt menil vakasından yarım saat sonra, ilk itfaiyeci King’s Cross’a vardı. Bilet satış salonuna girdiğinde yoğun kara bir dumanın tavan boyunca yılan gibi kıvrılarak ilerlediğini gördü. Yürüyen merdivenin lastik tırabzanları yanmaya başlamıştı. Yanan lastiğin keskin kokusu havaya doldukça, bilet satış salonundaki metro yolcuları bir aksilik olduğunu anladılar. İtfaiyeciler kalabalığın arasından geçmeye çalışırlarken, yolcular da ters istikametten gelen insan akınına direnmeye çalışarak çıkışlara yöneldiler.

Aşağıda yangın yayılmaktaydı. Artık tamamen alevler içinde kalan merdiven kızgın bir gaz üretiyor, bu gaz da merdiveni kuşatan şaftın tepesine yükselerek, tünelin yaklaşık yirmi kat boyayla kaplı tavanında kapana kısılıyordu. Birkaç sene önce, Metro’nun operasyon direktörü bu kadar çok boyanın yangın tehlikesi oluşturabileceğini söylemişti. Belki de, demişti, yeni bir kat boya daha sürülmeden evvel eski katların sökülmesi gerekiyordur. Ama badana-boya protokolleri onun alanına girmiyordu. Bu sorumluluk bakım departmanına aitti. Bakım departmanının başkanı, meslektaşına tavsiyesi için kibarca teşekkür ettikten sonra, diğer departmanların işine burnunu sokmak istediği takdirde kendisine de aynı şekilde karşılık verilmesinde gecikilmeyeceğini belirtmişti. Operasyon direktörü tavsiyesini geri almıştı. Kızgın gazlar merdiven şaftının tavanında birikirken, tüm o eski boya katmanları sıcaklığı emmeye başladı. Yeni bir tren perona her girdiğinde, istasyona taze bir oksijen rüzgârı üfleyerek yangını adeta körüklüyordu.

Saat 19:43’te yeni bir tren daha geldi ve içinden Mark Silver adında bir satıcı indi. Bir terslik olduğunu hemen anladı. Hava pusluydu, peron insanlarla dolup taşıyordu. Duman dikilmekte olduğu yerin çevresinde dolaşıyor, raylar üzerindeki tren vagonlarının etrafında dolanıyordu. Tekrar trene binmek üzere geriye döndü, ama kapılar kapanmıştı. Pencereleri yumrukladı, ama gecikmelere meydan vermemek amacıyla uygulanan gayri resmi bir politika gereği, kapılar bir kez kapandı mı bir daha açılmazdı. Silver ve diğer yolcular peron boyunca koşturarak kapıları açması için makiniste bağırdılar. Uyarı ışığı yeşile döndü ve tren hareket etti. Kadının teki raylara atlayıp, tünele giren trenin arkasından koştu. “Beni de alın!” diye feryat ediyordu. Silver, peronun sonuna doğru Orada bir polis memuru herkesi Piccadilly merdiveninden uzağa, başka bir merdivene yönlendiriyordu. Yukarıya çıkmak için panik içinde bekleşen insan kalabalıkları vardı. Hepsi de dumanın kokusunu alabiliyordu, herkes birbirine sokulmuştu. İçerisi sıcaktı, Silver bunun yangından mı, yoksa izdihamdan mı kaynaklandığından emin değildi. Nihayet, kapatılmış bir yürüyen merdivenin dibine ulaşmayı başardı. Basamakları tırmanarak bilet satış salonuna doğru ilerlerken, kendisini Piccadilly şaftından ayıran dört buçuk metre yüksekliğindeki duvardan yayılan sıcaklığın ayaklarını yaktığını hissedebiliyordu. “Başımı kaldırdığımda duvarların ve tavanın cızırdadığını gördüm” dedi sonradan.

Saat 19:45’te gelen bir tren, istasyonun içine kuvvetli bir rüzgâr üfledi. Oksijen dalgası yangını körüklerken Piccadilly merdivenini saran alevler gürledi. Şaftın tavanı boyunca biriken kızgın gazlar, aşağıdaki yangından ve yukandaki tavanda cızırdayan boyalardan güç alarak, “tutuşma noktası” diye bilinen bir yanma sıcaklığına ulaştı. O an, şaftın içindeki her şey (boyalar, tahta merdiven basamakları ve yanabilen ne varsa) büyük bir patlamayla tutuştu. Bu ani yanmanın bir tüfek namlusunun dibindeki barutun patlamasıyla aynı etkiyi yaptı. Yangını uzun şaftın içinden yukarıya doğru itmeye başladı. Alevler yayıldıkça daha fazla ısı emerek hız kazandı ve sonunda tünelden dışarı fırlayarak, metali, tuğlayı ve eti ateşe veren bir alev duvarı halinde bilet satış salonuna hücum etti. Salonun içindeki sıcaklık yarım saniyede 66 dereceye yükseldi. O sırada yan merdivenlerden birinin üstünde olan bir polis memuru sonradan soruşturmacılara verdiği ifadesinde, “Yangından fırlayan bir alev jetinin bir tür ateş topuna dönüştüğünü gördüm” dedi. O sırada salonun içinde yaklaşık elli kişi vardı.

Yerin üstünde, caddede, oradan geçmekte olan bir yaya, metro çıkışlarının birinden dışarıya şiddetle sıcak hava boşaldığını hissetti sonra da bir yolcunun sendeleyerek dışarı çıktığını görüp yardımına koştu. “Sağ elimle yolcunun sağ elini tuttum, ama ellerimiz birbirine değer değmez onunkinin ateş gibi yandığını hissedebildim. Derisinin birazı kopup elime döküldü” diye anlattı kurtarıcı. Patlama meydana geldiği sırada bilet satış salonuna girmekte olan bir polis memuru, daha sonra bir hastane yatağından gazetecilere şunları söyledi; “Yüzüme bir ateş topu çarpıp ayaklarımı yerden kesti. Ellerim alev aldı. Eriyorlardı.” Salondan canlı çıkan son insanlardan biri olmuştu. Patlamadan kısa süre sonra düzinelerce itfaiye arabası oraya geldi. Ama itfaiye teşkilatının kuralları gereği, hortumlarını Metro’nun istasyon içine tesis ettirdiği yangın musluklanna değil de, cadde düzeyindeki musluklara bağlamak zorundaydılar. İstasyonunun yerleşimini gösteren ayrıntılı planları da Metro çalışanlarından hiçbiri temin edemedi, çünkü bütün planlar kapısı kilitli bir odada tutuluyordu ve odanın anahtarı ne bilet satış görevlilerine, ne de istasyon müdürüne verilmişti. Dolayısıyla itfaiyecilerin alevleri söndürmeleri saatler aldı.

Yangın sabah saat 1:46’da, yani tutuşmuş kağıt mendilin fark edilmesinden altı saat sonra nihayet söndürüldüğünde, ölü sayısı otuz biri bulmuştu ve düzinelerce yaralı vardı. Yirmi yaşında bir müzik öğretmeni ertesi gün bir hastane yatağından, “Beni neden yangının ortasına yolladılar?” diye soruyordu. “İnsanların yanmakta olduklarını görebiliyordum. Çığlıklarını duyabiliyordum. Neden kimse kontrolü eline almadı?”

https://www.linkedin.com/pulse/api/edit/embed?embed=%257B%2522request%2522%3A%257B%2522originalUrl%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fwww.youtube.com%252Fwatch%253Fv%3Dsj21xNbNKBQ%2522%2C%2522finalUrl%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fwww.youtube.com%252Fwatch%253Fv%3Dsj21xNbNKBQ%2522%257D%2C%2522images%2522%3A%255B%257B%2522width%2522%3A480%2C%2522url%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fi.ytimg.com%252Fvi%252Fsj21xNbNKBQ%252Fhqdefault.jpg%2522%2C%2522height%2522%3A360%257D%255D%2C%2522data%2522%3A%257B%2522com.linkedin.treasury.Video%2522%3A%257B%2522width%2522%3A640%2C%2522html%2522%3A%2522%253Ciframe%2520class%3D%255C%2522embedly-embed%255C%2522%2520src%3D%255C%2522%252F%252Fcdn.embedly.com%252Fwidgets%252Fmedia.html%253Fsrc%3Dhttps%25253A%25252F%25252Fwww.youtube.com%25252Fembed%25252Fsj21xNbNKBQ%25253Ffeature%25253Doembed%26url%3Dhttp%25253A%25252F%25252Fwww.youtube.com%25252Fwatch%25253Fv%25253Dsj21xNbNKBQ%26image%3Dhttps%25253A%25252F%25252Fi.ytimg.com%25252Fvi%25252Fsj21xNbNKBQ%25252Fhqdefault.jpg%26key%3D03fb819bf74246bf972444a07b738ad0%26type%3Dtext%25252Fhtml%26schema%3Dyoutube%255C%2522%2520width%3D%255C%2522640%255C%2522%2520height%3D%255C%2522480%255C%2522%2520scrolling%3D%255C%2522no%255C%2522%2520frameborder%3D%255C%25220%255C%2522%2520allowfullscreen%253E%253C%252Fiframe%253E%2522%2C%2522height%2522%3A480%257D%257D%2C%2522provider%2522%3A%257B%2522display%2522%3A%2522YouTube%2522%2C%2522name%2522%3A%2522YouTube%2522%2C%2522url%2522%3A%2522http%3A%252F%252Fwww.youtube.com%2522%257D%2C%2522author%2522%3A%257B%2522name%2522%3A%2522B251%2522%257D%2C%2522description%2522%3A%257B%2522localized%2522%3A%257B%2522en_US%2522%3A%2522A%2520fire%2520shitted%2520up%2520the%2520insides%2520of%2520an%2520underground%2520station%2520in%2520London%2C%252031%2520died%2520including%2520the%2520brave%2520station%2520officer%2520from%2520Soho%2C%2520Colin%2520Townsley%2520was%2520first%2520in%2520without%2520BA%2C%2520he%2520did%2520it%2520to%2520save%2520many%2520others.%2520the%2520London%2520fire%2520brigade%2520havent%2520forgotten%2520his%2520efforts.%2522%257D%257D%2C%2522title%2522%3A%257B%2522localized%2522%3A%257B%2522en_US%2522%3A%2522Kings%2520Cross%2520fire%25201987%2520news%2520footage%2522%257D%257D%2C%2522type%2522%3A%2522video%2522%257D&signature=AUoQP0xPl3muGlE67FBGvsqQNCjO

***

Bu soruları yanıtlayabilmek için, Londra Metrosu’nun işlevini sürdürebilmesini sağlayan ateşkeslerden birkaçına göz atalım:

Bilet satış görevlileri, yetki alanlarının bilet satışıyla kesinkes sınırlı olduğu konusunda uyarılmışlardı, dolayısıyla yanan bir kağıt mendil gördükleri zaman sınırlarını aşmış olmak korkusuyla kimseyi uyarmadılar.

İstasyon çalışanlarına, yağmurlama sistemlerini ve yangın söndürme cihazlarını nasıl kullanacakları öğretilmemişti, bu donanım farklı bir departmanın denetimi altındaydı.

İstasyonun güvenlik kontrolörü, Londra İtfaiye Teşkilatı’ndan gelen ve yangın riskleri konusunda uyarılar içeren mektubu hiç görmemişti çünkü mektup operasyon direktörüne gönderilmişti ve bu tür bilgiler departmanlar arasında paylaşılmazdı.

Metro Yolcularının gereksiz yere paniğe kapılmalarına sebep olunmaması için, çalışanların itfaiye teşkilatına ancak son çare olarak başvurmaları emredilmişti. İtfaiye ekibi, bilet satış salonunda hortumlarını bağlayabilecekleri musluklar bulunduğu gerçeğini göz ardı ederek, cadde düzeyindeki kendi yangın musluklarını kullanmakta ısrarcı olmuşlardı, çünkü onlara başka kurumların donanımlarını kullanmamaları emredilmişti.

Bazı bakımlardan, bu gayri resmi kuralların her biri kendi içinde mantıklıdır. Örneğin bilet satış görevlilerinin yalnızca bilet satma işine odaklanarak (yangınların uyarıcı belirtilerine karşı gözlerini açık tutmak dahil) başka hiçbir şeyle ilgilenmeme alışkanlıklarının kökeni, yıllar önce Metro’da gişelerin boş kalması yüzünden yaşanan sorunlara dayanıyordu. Gişe görevlilerinin etraftaki çöpleri toplamak ya da turistleri trenlerine yönlendirmek için sık sık yerlerini terk etmelerinden dolayı, gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Bunun uzerine onlara yerlerinden hıç ayrılmadan biletlerini satmaları ve başka hiçbir şey için endişelenmemeleri emredildi. İşe yaramıştı. Kuyruklar ortadan kalktı. Artık gişe görevlileri gişelerinin dışında (yani sorumluluk alanlarının ötesinde) bir terslik fark etseler dahi kendi işlerine bakıyorlardı.

 

İtfaiye ekibinin kendi donanımını kullanmakta ısrar etme alışkanlığına gelince… O da şöyle bir olayın sonucuydu: On yıl önce, başka bir istasyonda çıkan bir yangın şiddetini artırarak devam ederken, itfaiyeciler çok değerli dakikaları hortumlarını yabancı musluklara takmaya çalışarak harcamışlardı. Sonrasında herkes, en iyi yolun bildikleri yol olduğuna karar vermişti.

Başka bir deyişle, bu rutinlerin hiçbiri keyfi olarak tasarlanmamıştı. Hepsinin bir sebebi vardı. Metro o kadar geniş ve karmaşık bir kuruluştu ki, ancak ateşkesler potansiyel engelleri ortadan kaldırdığı zaman faaliyet gösterebiliyordu. Her ateşkes gerçek bir güç dengesi yaratıyordu. Hiçbir departman diğeri üstünde kontrol sahibi değildi.

Ama buna rağmen otuz bir kişi hayatını kaybetti. Londra Metrosu’nun rutin ve ateşkeslerinin hepsi de, büyük bir yangın patlak verene dek mantıklı görünüyordu. Yangınla beraber, korkunç bir gerçek ortaya çıktı: Hiçbir kişi, departman veya bölüm, yolcuların güvenliğinden en üst düzeyde ve tek başına sorumlu değildi. Bazen tek bir önceliğin (ya da tek bir departman, kişi veya amacın), hoşa gitmese de, trenlerin vaktinde kalkmasını sağlayan güç dengesini tehdit etse de, başka her şeyi gölgede bırakması şarttır. Bazen bir ateşkes, her barış halinden daha ağır basan tehlikelere gebedir.

Çalkantılar sırasında organizasyonel alışkanlıklar değişime açık hale geldiğinden, bir yandan insanlara sorumluluk verirken öte yandan daha eşitlikçi bir güç dengesi oluşturmak mümkün olur. Bir kriz aslında o kadar kıymetlidir ki, bazen onun körelip sönmesine izin vermektense, ufukta bir felaketin belirdiği duygusu uyandırmak denenmeye değer bir yoldur.

*Alışkanlıkların Gücü / Charles DUHIGG

https://www.linkedin.com/pulse/kings-cross-metro-istasyonunda-31-ki%C5%9Fiyi-%C3%B6ld%C3%BCrmenin-murat-gurel?trk=hp-feed-article-title-like