Körü körüne inanmamak, soru sormak üzerine

Soru sorma yeteneği, insanoğlunu diğer canlılardan ayıran en belirleyici yönlerinden biridir. İnanışa göre, konuşma dili, soru sorma ihtiyacı yüzünden geliştirilmiş. Mağara adamı, isteklerini her zaman vücut dili, homurtu ile halledebilirken, soru sormak için bir dil kullanması gerekliydi. Soru sorma becerimiz, biz insanoğlunun en büyük keşiflerine yol açmış ve bizlerin karşılaştığı büyük sorunlardan bazılarını çözmüştür.

Şimdi, size umarım birkaç soru sormanızı sağlayacak tarihten 3 hikaye paylaşmak istiyorum. Bu hikayeler Türkiye’den değil ama sanırım son birkaç yıl içinde yaşadığımız “insan gerçekten hayret ediyor” diyebileceğimiz birkaç soruya cevap olacaktır.

İlk hikayem, bir ülkenin eğitim düzeyinin, o ülkedeki demokrasi algılayışıyla birebir ilgisi ve ülkemizin batısıyla doğusu arasında neden çok büyük farkların olduğu ile alakalı.

1960larda, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Amerika’da da sosyal direniş ve ülkeyi idare eden güçlere karşı bir ayaklanma vardı.

1973 yılında, Amerikalı milyarder David Rockefeller’in organizasyonu altındaTrilateral Commission (Üçlü Komisyon) adında bir grup oluşturuldu. Bu komisyonun ilk üyelerini Amerika, Avrupa ve Japonya’dan gelen büyük banka sahipleri, avukatlık şirketleri ve hükümet görevlileri oluşturdu. Bu komisyonun kuruluş amaçlarından biri de, 1960larda başlayan sosyal direnişin ana kökenini araştırmak ve bu tip olayların gelecekte bir daha kendini göstermemesi için gereken önlemleri almaktı.

Komisyon çalışmaları sonucunda “Demokrasinin Krizi” adlı bir rapor oluşturdu. Raporun en önemli bulgusu eğitim ve eğitim sistemi ile ilgiliydi. Bunun nedeni ise, direniş içinde yer alan Amerikan vatandaşlarının eğitim düzeyi yüksekti ve bir çok direniş, kampüslerde gerçekleşiyordu.

Komisyon çalışmalarıyla şu sonuca vardı:
Halk, gereğinden daha yüksek bir eğitime sahiptir. Amerikan hükümeti, vatandaşlarına sağladığı eğitim ile onların daha iyi bir yaşam beklentisine sahip olma inançlarını artırıyor ve böylece bir üniversite diplomasına sahip olan kişiler, hayatlarında daha fazla kontrol sahibi olmak istiyorlar.

İşte hazırlanan rapordan bir alıntı:

“Daha önce pasif veya örgütsüz olan nüfus grupları yani siyahlar, Kızılderililer, Meksikalılar, beyaz etnik gruplar, öğrenciler ve kadınlar, artık fırsatlar, pozisyonlar, ödüller, ve kendilerini daha önce verilmemiş hak ve özgürlük için direniş başlattı”

Demokrasinin Krizi: Demokrasilerde yönetilebilirlik raporu

Komisyon, hazırlanan raporun ardından, eğitim sisteminde gereken değişimi yapmak için çalışmalara başladı. Eğitim bütçeleri kesintiye uğradı, eğitim sistemi içinde yer alan müfredat değişti ve yeni müfredat, hükümetin planları doğrultusunda yeni bir disiplin ve kontrol altında değiştirilip, tek taraflı bilgi verecek bir yapıya sokuldu.

Rapor, hem direnişlerin, hem de komisyonun farkında olduğu önemli bir noktayı ortaya koyuyordu: “Eğitim, toplumun en önemli değer üreten sistemidir.” Komisyon bunu kendilerine yarayacak şekle dönüştürmek için de öneride bulundu: “Üniversite eğitimi almış kişilerin, iş ve özgürlük beklentilerini düşürecek yeni bir program gereklidir.”

Komisyonun hazırladığı rapordan 2 yıl sonra, Amerika’nın en yüksek pozisyonları, Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) üyelerinin eline geçti: Başkanlık, Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Hazine. Ayrıca, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nın başına da komisyonun direktörü ve kurucularından biri olan Zbigniew Brzezinski getirildi.

Kısaca, eğitim, hükümetin yarattığı eşitsizliği ve kısıtlamaları, kendi oluşturduğu müfredat ile bastırdığı sürece, kendini ve gizli gündemini koruyabilecek ve böylece insanların daha iyi bir hayata sahip olma isteklerini törpüleyebilecekti. Zaten bu nedenle, Amerikan eğitim sisteminde eşitsizliği, şirketlerin toplum üzerindeki etkilerini ve ırkçılık mekanizmasını anlatan tek bir ders bile yoktur.

Eğitim, sistemi sorgulamayı öğretmez. Yönetici güçleri sorgulamak yerine, onlara, başarılı olmak için bir tablo çizer: ev, araba, 2,5 çocuk. Eğer bu hayallere ulaşamazsanız, bu sizin suçunuzdur…. eğitimin değil.

Sorgusuz bir eğitimin ortaya çıkardığı “başarılı” insanlara en güzel örneği Fizikçi Jeff Schmidt veriyor:

Yazacağım kitap için araştırma yaparken, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’na ait bir bülten ile karşılaştım. Bu laboratuvar, Amerika’da nükleer silah tasarımı yapan iki laboratuvardan biridir. Bülten’de bir röportaj yer alıyordu. Röportajı yapan kişi, nükleer silah tasarımı yapan iki genç mühendise soruyor:
“İşinizin en kötü yanı nedir?”
Mühendisler birkaç saniye düşündükten sonra cevap veriyor:
“Aaa… bilgisayarlar! Buradaki bilgisayarlar yeterli belleğe ve güce sahip değil. O nedenle ikide bir bozuluyorlar!”
İşte bu, otoriteye, sorgusuz itaatin bir kanıtı. Büyük resmi sorgulamayı, kendi işleri olarak görmüyorlar bu mühendisler ve şunları söylemiyor:
“İşimin en kötü yanı, dünyayı daha tehlikeli hale getirecek ve felaketler üretecek nükleer silah tasarlamam!”

İşte bu davranış biçimini deney konusu olarak laboratuvara soktuğunuzda, ortaya çıkan sonuçlar gerçekten inanılmayacak boyutlarda. İkinci hikayem, otoriteye itaat ile ilgili.


1961 yılının Temmuz ayında, Yale Üniversitesinde Sosyal Psikoloji profesörü olan Stanley Milgram, itaatkarlık konusu üzerinde araştırmalar yapıyordu. Onu bu konuya iten en önemli sebep, Hitler Almanya’sında yaşanılan Yahudi soykırımının bir parçası olan sıradan Alman vatandaşlarının, böyle bir vahşete sorgusuz neden itaat ettiklerini bulmaktı.

Deney, deneklere, cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisi şeklinde anlatıldı, gerçek nedeni saklamak için. Denekler, deneye girdiklerinde ya “öğretmen” ya da “öğrenci” olmak üzere kura çektiler. Deneklerin hepsi “öğretmen” olarak deneye katıldı çünkü “öğrenci” rolü aslında bu deneyin bir parçasıydı ve bu rolü yapan kişi, deneyi yapan Stanley Milgram’ın asistanıydı.

Deneye katılan “öğretmen” deneklerden istenilen, yan odada kelime çiftlerini ezberlemeye çalışan ve bir elektrik kablosuna bağlanmış “öğrenciye” yanlış cevap verdiklerinde elektrik şoku vermekti. Öğretmenlerin önündeki panelde 15 volttan başlayıp 450 volta kadar giden düğmeler vardı. Verilen her yanlış cevapta, elektriğin dozu arttırılacaktı. “Öğretmen” olarak deneye katılan kişinin bilmediği ise, diğer odada bulunan öğrencinin aslında elektik kablosuna bağlı olmadığı ve bu deneyin bir parçası olduğuydu.

Deney başladığında “öğrenci” de yavaş yavaş yanlışlar yapmaya başladı ve 5. hatayı yapıp 75 volt elektrik şoku yediği andan itibaren inlemeye, tuhaf sesler çıkarmaya; 150 voltta deneyden çıkmak için yalvarmaya; 180 voltta “artık acıya dayanamıyorum” diye bağırmaya başladı. Öğretmen rolündeki denek panelin üzerinde “Tehlike: Yüksek Şok” yazan düğmelere geldiğinde ise öğrenci duvarlara vuruyor ve “beni bu odadan çıkartın, kalbim sıkışıyor” diye haykırıyordu.

Milgram, deney gerçekleştirilmeden önce Yale Üniversitesi’de, 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yaptı. Katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu.

Çıkan sonuçlar ise tahminlerden çok farklıydı. Deneklerin %65’inin (40 denekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı (450 dolar) geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi ve sonuçlar birbirine yakındı: Yüzde 65!

Eğer bütün bunlara bir bakacak olursak, anlayabiliriz ki, direniş, yıkıcılık anlamına gelmez. Gerçek olan şudur ki, sorgusuz itaat, itaatsizliğe oranla, daha yıkıcı bir güçtür — sorgusuz itaat, tarihimizde soykırımları, savaşları, açlıkları ve çevre yıkımını üretmiştir… direniş değil.

Bu nedenle, eğer, hiçbir şey söylemeyerek tarafsız olduğunuzu zannediyorsanız, kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Çevremizde adaletsizlik, ırkçılık ve ölüm olduğu sürece, bizler sessiz kalıyorsak, esasında tarafsız değil, tam tersine, bütün bunları otoriter bir plan ile ortaya koyan güçlerin söylediklerine itaat etmiş oluruz. Kısaca, dünyada açlığın, zulmün, ırkçılığın, adaletsizliğin çok sık rastlandığı bir dönemde “tarafsız” kalmak diye bir şey söz konusu olamaz, yalnızca “etliye sütlüye karışmamak” veya “kaygısızlık” olur ki bu, bir tip “onaylamadır”!


Son hikayem ise basının ve hükümetin bir ülkeyi amaçları için nasıl uyutmayı, uyuşturmayı ve duygularıyla oynamayı başardığı ile ilgili. Bu hikaye “camide içki içtiler” ile “başörtülü kardeşlerimizi dövdüler” söylemlerini daha iyi anlamınızı ve sorgulamanızı sağlayacak umarım.

Saddam Hüseyin, 2 Ağustos 1990 tarihinde ‘‘Kuveyt Irak’ın 28’inci eyaletidir’’gerekçesiyle Kuveyt’i işgal etti. Amerika haftalarca bu işgale nasıl cevap vereceğini bilemedi. 10 Ekim’de Amerikan Kongresi’nin İnsan Hakları Komitesi’nde misafir konuşmacı olarak yer alan Hemşire Nayirah adlı 15 yaşında Kuveytli bir kızın açıklamaları ABD ve dünyada geniş tepkiler uyandırdı. Nayirah ‘‘Silahlı Irak askerleri hastaneye geldiler. Yeni doğmuş bebekleri kuvözlerden çıkarıp soğuk betonda ölüme terk ettiler’’ diye ağlamaklı bir ifade verdi. Ölüme terk edilen bebeklerin hikayesini, aynı gece ABD’de ve dünyada milyonlarca kişi televizyonlarından izledi. Nayirah’ın duygusal konuşması ülkenin hemen hemen her TV istasyonuna taşınarak günlerce yayına girdi. Kongre müzakerelerinde Nayirah’ın hikayesi sürekli tekrarlandı. O döneminin ABD Başkan’ı Bush (George W. Bush’nun babası) Irak’a askeri harekat için bu açıklamayı sık sık dile getirdi.

Nayirah’ın duygusal ifadeleri etkili oldu. Uzun süre tartışılan Nayirah’ın“hastane zeminine bırakılıp ölen çocuklar” hikayesi Uluslararası Af Örgütü tarafından doğrulandı ve yoğun müzakereleri takiben Kongre, Başkan Bush’a savaş yetkisi verdi ve 18 Ocak 1991’de Irak’ın, ABD tarafından bombalanması başladı.

Fakat işin gerçeği, Nayirah hikayesi, çok sinsice tasarlanmış bir hakla ilişkiler ürünüydü. Nayirah’ın anlattığı hikayenin arkasında halkla ilişkilerin en büyük isimlerinden biri olan Hill & Knowlton ve H&K’yi bu iş için kiralayan, ABD hükümetiyle direk ilişkisi olan Hür Kuveyt Vatandaşları adlı bir kuruluş vardı.

Körfez Savaşı sonra erdikten sonra ABC TV muhabiri John Martin, Kuveyt’teki hastaneye giderek araştırmalar yaptı. Kuveytli doktorlar bebeklerin savaş kaosunda bakımsızlık ve hemşire azlığından öldüklerini, Iraklı askerlerin tek bir bebeği dahi kuvözden çıkarmadığını bildirdi.

H & K’nın düzmece senaryosunun başkahramanı ve Kuveyt’teki hastaneninsözde görevlisi Hemşire Nayirah aslında Kuveyt’in Washington Büyükelçisi Saud Al-Nasser Al-Sabah’ın kızıydı. Dünya TV’lerinde milyonlarca kişiyi bebek ölümleri hikayesiyle ağlatan genç kız, aslında Kuveyt işgali sırasında Amerika’daydı. Iraklıların işkence yaptığı sözde Kuveytlilerin de ‘sahte’ oldukları ortaya çıktı. Kuveyt Emirliği’nin Irak’a askeri harekatı teşvik için H&K şirketine 11.5 milyon dolar ödediği açıklandı. Tarihte ilk defa bir halkla ilişkiler şirketi, olayları düzmece bir senaryo haline getirerek, insanların duygularıyla oynayarak, otoritenin gündemi doğrultusunda savaş başlatmış oldu.

Soru sormak kadar, doğru soruları sormak ve gerçekleri araştırmak da çok önemli. Her şeyin 140 karakter ile “kesin bilgi” olduğu bir dönemde, neyi, nasıl analiz edeceğimizi de çok şaşırdık. Bazen, doğru dediğimiz şeylerin, aslında başkalarının doğrularına hizmet ettiğini defalarca gördük son yıllarda. Fakat gerçek bir şey var bunu hiç kimse değiştiremez: sorular soran bir nesil uyandı! Artık soru soran, her şeyi çabucak kabullenmeyen, artık her şeyi “doğru” kabul eden bir jenerasyondan, “şüpheci” bir nesile ulaştık ki bence, doğru soruları sormak yolunda güzel bir adım!

View story at Medium.com

King’s Cross Metro İstasyonunda 31 Kişiyi Öldürmenin Sorumluluğu

Süreç bazlı yalın bir şirket yönetimiyle, fonksiyon bazlı bir şirket yönetimi arasında bazen hayati farklar oluşur. Kendi güvenli kaleleri içerisinde hareket etmeyi seçen departmanlar ve kalenin önünde süpürülmeyi bekleyen gri alan problemlerinin sahiplenilmesi için önce şirket körlüğünden kurtulmak, sonra sorumluluk sınırlarını bencil yaklaşımlarla değil değer üretmeye odaklanan sistematik bir bakış açısıyla ele almak gerekiyor. Aşağıdaki örnek 1989 yılında Londra metrosunda 31 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir yangın felaketinin arkasındaki şirket alışkanlıklarını ve departmanlar arası sorumluluk ve yetki kavgasının bazen insan hayatına bile sebep olabileceğini akıcı bir dille anlatıyor.*

 

Londra Metrosu’nun kırk üç yaşında bir çalışanı olan Philip Brickell, 1987’de bir Kasım akşamı King’s Cross metro istasyonunun bir mağarayı andıran ana salonunda bilet toplamaktaydı. Bir metro yolcusu onu durdurup, yürüyen merdivenlerden birinin dibinde tutuşmuş bir kağıt mendil gördüğünü söyledi. King’s Cross, Londra’nın en büyük, en heybetli ve en yoğun trafikli metro duraklarından biriydi. Bazıları neredeyse yüz yaşında olan derin yürüyen merdivenlerle, geçitlerle, tünellerle dolu bir labirentebenzerdi. İstasyonun özellikle de yürüyen merdivenleri, uzunlukları ve yaşlarıyla ünlüydü. Bazıları yerin beş kat altına inen bu merdivenler, onlarca yıl önce inşaatlarında kullanılmış olan malzemelerden,tahta çıtalardan ve lastik trabzanlardan yapılmıştı. King Cross’un içinden her gün altı farklı tren hattı üzerinde çeyrek milyondan fazla yolcu geçerdi. Akşamları paydos saatlerinde istasyonun bilet satış salonu, defalarca boyandığı için orijinal rengini kimsenin hatırlayamadığı bir tavanın altında aceleyle kıpırdanan insanlarla hıncahınç dolardı.

 

Tutuşmuş kağıt mendil yolcunun söylediğine göre istasyonun en uzun yürüyen merdivenlerinden birinin, Piccadilly hattına hizmet veren merdivenin dibindeydi. Brickell derhal yerini terk ederek, sözkonusu merdivenle perona kadar indi, için için yanan mendil topağını buldu ve katlanmış bir dergiyle vurarak ateşi söndürdü. Sonra da gişesine geri döndü.

Brickell olayı fazla soruşturmadı. Mendilin neden yanmakta olduğunu anlamaya çalışmadı. İstasyonun başka bir yerindeki daha büyük bir yangından sürüklenip gelmiş olma ihtimalini araştırmadı. Ne başka bir çalışana olaydan bahsetti, ne de itfaiyeyi aradı. Yangın güvenliğinden ayrı bir departman sorumluydu. Brickell de, Metroyu İdare eden departmanlar arasındaki katı rol ayrımı gereği, kimsenin alanına girmemesi gerektiğini herkesten iyi bilirdi. Ayrıca yangın ihtimalini soruşturmuş olsaydı bile, öğrendiği bilgiyle ne yapacağını bilemezdi. Metronun katı kurallarla belirlenmiş olan emir-komuta zinciri bir amiri tarafından doğrudan yetkilendirilmediği sürece başka bir departmanla temasa geçmesini yasaklıyordu. Metronun (çalışandan çalışana aktanlan) rutinleri de ona, bir istasyonun içindeyken hiçbir vakayı, hangi koşullar altında olursa olsun asla yüksek sesle “yangın” olarak nitelememesi gerektiğini, yolcuların paniğe kapılabileceklerini söylüyordu. Buranın usulleri farklıydı. Metro’yu, kimsenin ne görmüş ne okumuş olduğu (ve aslında her çalışanın hayatını şekillendiren yazısız kurallar dışında hiçbir yerde var olmayan) bir tür teorik kural kitabı yönetiyordu. Onlarca yıldır Metro, “Dört Baronlar” (inşaat, sinyal, elektrik ve makine mühendislerinin başkanları) tarafından idare ediliyordu. Bu departmanların her birinde, hepsi de kıskançlıkla otoritelerini savunan patronlar ve alt-patronlar vardı. Trenlerin vaktinde kalkmasını, Metronun on dokuz bin çalışanının gün boyunca yolcuları ve trenleri düzinelerce (bazen yüzlerce) elden geçiren hassas bir sistemde işbirliği içinde çalışıyor olmaları sağlıyordu. Ama çalışanlar arasındaki bu işbirliği dört departman başkanıyla vekilleri arasındaki güç dengesine, bu güç dengesi de çalışanların bağlı kaldığı binlerce alışkanlığa dayalıydı. Söz konusu alışkanlıklar Dört baronlar ile vekilleri arasında bir ateşkes yaratmıştı. İşte bu ateşkesten de, Brickell’e şu mesajı veren politikalar doğmuştu: Yangın aramak senin işin değil. Sınırlarını aşma.

Bir soruşturmacı, “En yüksek düzeyde bile olsa hiçbir direktör başka bir direktörün bölgesine izinsiz giremezdi” diyecekti sonradan. “Dolayısıyla mühendislik direktörü operasyon personelinin yangın güvenliği ve tahliye prosedürleri konusunda gerektiği gibi eğitilmiş olup olmadığıyla ilgilenmezdi, bu konuların Operasyon Direktörlüğü’nün alanına girdiğini düşünürdü.” İşte bu yüzden Brickell tutuşmuş mendil topağı hakkında kimseye bir şey söylemedi. Koşullar farklı olsaydı bu olay önemsiz bir ayrıntıdan ibaret kalırdı. Ama söz konusu vakada kağıt mendil daha büyük, gizli bir ateşten kopup gelmiş bir uyarıydı ve kusursuzca dengelenmiş ateşkeslerin bile doğru tasarlanmadığı takdirde ne denli tehlikeli olabileceğini ortaya koyacaktı.

Brickell’in gişesine dönmesinden on beş dakika sonra bir diğer yolcu Piccadilly merdiveniyle yukarıya çıkarken hafif bir duman fark ederek, durumu bir Metro çalışanına bildirdi. İşte o zaman, King’s Cross’un güvenlik kontrolörü Christopher Hayes olayı soruşturması için nihayet haberdar edildi. Üçüncü bir yolcu, yürüyen merdivenin basamakları altında duman ve kor parıltıları görünce acil-durdurma düğmesine basarak yolculara merdiveni terk etmeleri için bağırmaya başladı. Bir polis memuru, yürüyen merdivenin uzun tüneli içinde hafif bir duman, merdivenle yolun ortasına kadar indiği zaman da basamakların üstüne uzanan alevler gördü.

Ama güvenlik kontrolörü Hayes, Londra İtfaiye Teşkilatı’nı aramadı. Dumanı kendi gözleriyle görmemişti; ayrıca Metro’nun yazısız kurallarından bir diğeri de, çok icap etmediği sürece itfaiyenin asla aranmaması gerektiğiydi. Neyse ki dumanı fark eden polis memuru merkezi araması gerektiğini anlamıştı. Telsizi yeraltında çekmediği için uzun bir merdivenden yukarıya tırmanıp dışarı çıkarak amirlerini aradı. Amirleri de nihayet haberi itfaiyeye ilettiler. Saat 19:36’da yani Brickell’in tutuşmuş ‘kağıt mendil konusunda uyarılmasından yirmi iki dakika sonra, itfaiyeye bir telefon geldi: “King’s Cross’da küçük bir yangın” Polis memuru dışarıda dikilip telsizle konuşurken yolcular akın akın yanından geçmekteydi. Akşam yemeği için evlerine ulaşmaya odaklanmış, istasyonun içine hücum ediyor, tünelleri dolduruyorlardı.

Dakikalar içinde aralarından birçoğu ölmüş olacaktı.

***

Saat 1936’da bir Metro işçisi Piccadilly merdivenine girişi iple ayırarak kullanıma kapadı, bir diğeri de insanları başka bir merdivene yönlendirmeye başladı. Birkaç dakikada bir, yeni trenler geliyordu. Yolcuların metro vagonlarından çıkış yaptığı peronlar kalabalıktı. Kullanıma açık bir merdivenin dibinde trafik sıkışmaya başlamıştı. Güvenlik kontrolörü Hayes dar bir geçide girerek Piccadilly merdiveninin makine dairesine doğru ilerledi. Karanlıkta, yürüyen merdivenlerde çıkacak yangınlarla savaşmak için özellikle tasarlanmış bir yağmurlama sisteminin kontrolleri vardı. Sistem, başka bir istasyonda çıkan bir yangının ardından, ani bir tutuşmanın getireceği risklere yönelik endişe verici bir dizi rapor hazırlanması üzerine yıllar önce kurulmuştu. Metro’nun yangınlara karşı hazırlıksız olduğu, personelin yağmurlama sistemlerini ve her tren peronuna yerleştirilmiş olan yangın söndürme cihazlarını nasıl kullanacakları konusunda eğitilmeleri gerektiği, iki düzineden fazla inceleme ve kınama yazısında belirtilmişti. İki sene önce, Londra İtfaiye Teşkilatı’nın başkan yardımcısı vekili, demiryollarından sorumlu operasyon direktörüne bir mektup yazarak metro işçilerinin güvenlik alışkanlıklarından yakınmıştı. “Son derece endişeliyim” diyordu mektubunda. “Herhangi bir yangın şüphesinin ortaya çıkması halinde İtfaiye Teşkilatı’nın gecikilmeksizin aranması için kesin talimatlar verilmesini size ne kadar ısrarla tavsiye etsem azdır.” Gelgelelim, güvenlik kontrolörü Hayes bu mektubu hiç görmemişti, çünkü onun çalışmakta olduğundan farklı bir departmana gönderilmişti.

Metro’nun politikaları da söz konusu uyarıya yer verecek şekilde yeniden yazılmamıştı King’s Cross istasyonunda. Yürüyen merdivenlerin yağmurlama sistemlerini çalıştırmaktan anlayan ya da yangın söndürme cihazlarını kullanmaya yetkisi olan kimse yoktu, çünkü bu donanımlar başka bir departmanın kontrolü altındaydı. Hayes yağmurlama sisteminin varlığını bile tamamen unutmuştu. Metro’ya egemen olan ateşkesler herkesin yerini bilmesini sağlamıştı sağlamasına, ama bilmekle görevlendirildikleri konular dışında hiçbir şey öğrenmelerine imkân tanımıyordu. Hayes, yağmurlama kontrollerinin yanından koşarak geçerken, şöyle bir dönüp bakmadı bile. Makine odasına vardığında, sıcaktan neredeyse bayılacaktı. Yangın şimdiden başa çıkılamayacak ölçüde büyümüştü. Hayes koşarak ana salona geri döndü. İnsanlar bilet makinelerinin önünde kuyruğa girmişlerdi. Salonun içinde, ya peronlara yürüyen ya da istasyonu terk eden yüzlerce insan dolanıyordu. Hayes bir polis memuru buldu. “Trenleri durdurmak ve herkesi buradan çıkarmak zorundayız” dedi ona. “Yangın kontrolden çıktı. Her tarafa yayılıyor.”

Saat 19:42’de, yani tutuşmuş kağıt menil vakasından yarım saat sonra, ilk itfaiyeci King’s Cross’a vardı. Bilet satış salonuna girdiğinde yoğun kara bir dumanın tavan boyunca yılan gibi kıvrılarak ilerlediğini gördü. Yürüyen merdivenin lastik tırabzanları yanmaya başlamıştı. Yanan lastiğin keskin kokusu havaya doldukça, bilet satış salonundaki metro yolcuları bir aksilik olduğunu anladılar. İtfaiyeciler kalabalığın arasından geçmeye çalışırlarken, yolcular da ters istikametten gelen insan akınına direnmeye çalışarak çıkışlara yöneldiler.

Aşağıda yangın yayılmaktaydı. Artık tamamen alevler içinde kalan merdiven kızgın bir gaz üretiyor, bu gaz da merdiveni kuşatan şaftın tepesine yükselerek, tünelin yaklaşık yirmi kat boyayla kaplı tavanında kapana kısılıyordu. Birkaç sene önce, Metro’nun operasyon direktörü bu kadar çok boyanın yangın tehlikesi oluşturabileceğini söylemişti. Belki de, demişti, yeni bir kat boya daha sürülmeden evvel eski katların sökülmesi gerekiyordur. Ama badana-boya protokolleri onun alanına girmiyordu. Bu sorumluluk bakım departmanına aitti. Bakım departmanının başkanı, meslektaşına tavsiyesi için kibarca teşekkür ettikten sonra, diğer departmanların işine burnunu sokmak istediği takdirde kendisine de aynı şekilde karşılık verilmesinde gecikilmeyeceğini belirtmişti. Operasyon direktörü tavsiyesini geri almıştı. Kızgın gazlar merdiven şaftının tavanında birikirken, tüm o eski boya katmanları sıcaklığı emmeye başladı. Yeni bir tren perona her girdiğinde, istasyona taze bir oksijen rüzgârı üfleyerek yangını adeta körüklüyordu.

Saat 19:43’te yeni bir tren daha geldi ve içinden Mark Silver adında bir satıcı indi. Bir terslik olduğunu hemen anladı. Hava pusluydu, peron insanlarla dolup taşıyordu. Duman dikilmekte olduğu yerin çevresinde dolaşıyor, raylar üzerindeki tren vagonlarının etrafında dolanıyordu. Tekrar trene binmek üzere geriye döndü, ama kapılar kapanmıştı. Pencereleri yumrukladı, ama gecikmelere meydan vermemek amacıyla uygulanan gayri resmi bir politika gereği, kapılar bir kez kapandı mı bir daha açılmazdı. Silver ve diğer yolcular peron boyunca koşturarak kapıları açması için makiniste bağırdılar. Uyarı ışığı yeşile döndü ve tren hareket etti. Kadının teki raylara atlayıp, tünele giren trenin arkasından koştu. “Beni de alın!” diye feryat ediyordu. Silver, peronun sonuna doğru Orada bir polis memuru herkesi Piccadilly merdiveninden uzağa, başka bir merdivene yönlendiriyordu. Yukarıya çıkmak için panik içinde bekleşen insan kalabalıkları vardı. Hepsi de dumanın kokusunu alabiliyordu, herkes birbirine sokulmuştu. İçerisi sıcaktı, Silver bunun yangından mı, yoksa izdihamdan mı kaynaklandığından emin değildi. Nihayet, kapatılmış bir yürüyen merdivenin dibine ulaşmayı başardı. Basamakları tırmanarak bilet satış salonuna doğru ilerlerken, kendisini Piccadilly şaftından ayıran dört buçuk metre yüksekliğindeki duvardan yayılan sıcaklığın ayaklarını yaktığını hissedebiliyordu. “Başımı kaldırdığımda duvarların ve tavanın cızırdadığını gördüm” dedi sonradan.

Saat 19:45’te gelen bir tren, istasyonun içine kuvvetli bir rüzgâr üfledi. Oksijen dalgası yangını körüklerken Piccadilly merdivenini saran alevler gürledi. Şaftın tavanı boyunca biriken kızgın gazlar, aşağıdaki yangından ve yukandaki tavanda cızırdayan boyalardan güç alarak, “tutuşma noktası” diye bilinen bir yanma sıcaklığına ulaştı. O an, şaftın içindeki her şey (boyalar, tahta merdiven basamakları ve yanabilen ne varsa) büyük bir patlamayla tutuştu. Bu ani yanmanın bir tüfek namlusunun dibindeki barutun patlamasıyla aynı etkiyi yaptı. Yangını uzun şaftın içinden yukarıya doğru itmeye başladı. Alevler yayıldıkça daha fazla ısı emerek hız kazandı ve sonunda tünelden dışarı fırlayarak, metali, tuğlayı ve eti ateşe veren bir alev duvarı halinde bilet satış salonuna hücum etti. Salonun içindeki sıcaklık yarım saniyede 66 dereceye yükseldi. O sırada yan merdivenlerden birinin üstünde olan bir polis memuru sonradan soruşturmacılara verdiği ifadesinde, “Yangından fırlayan bir alev jetinin bir tür ateş topuna dönüştüğünü gördüm” dedi. O sırada salonun içinde yaklaşık elli kişi vardı.

Yerin üstünde, caddede, oradan geçmekte olan bir yaya, metro çıkışlarının birinden dışarıya şiddetle sıcak hava boşaldığını hissetti sonra da bir yolcunun sendeleyerek dışarı çıktığını görüp yardımına koştu. “Sağ elimle yolcunun sağ elini tuttum, ama ellerimiz birbirine değer değmez onunkinin ateş gibi yandığını hissedebildim. Derisinin birazı kopup elime döküldü” diye anlattı kurtarıcı. Patlama meydana geldiği sırada bilet satış salonuna girmekte olan bir polis memuru, daha sonra bir hastane yatağından gazetecilere şunları söyledi; “Yüzüme bir ateş topu çarpıp ayaklarımı yerden kesti. Ellerim alev aldı. Eriyorlardı.” Salondan canlı çıkan son insanlardan biri olmuştu. Patlamadan kısa süre sonra düzinelerce itfaiye arabası oraya geldi. Ama itfaiye teşkilatının kuralları gereği, hortumlarını Metro’nun istasyon içine tesis ettirdiği yangın musluklanna değil de, cadde düzeyindeki musluklara bağlamak zorundaydılar. İstasyonunun yerleşimini gösteren ayrıntılı planları da Metro çalışanlarından hiçbiri temin edemedi, çünkü bütün planlar kapısı kilitli bir odada tutuluyordu ve odanın anahtarı ne bilet satış görevlilerine, ne de istasyon müdürüne verilmişti. Dolayısıyla itfaiyecilerin alevleri söndürmeleri saatler aldı.

Yangın sabah saat 1:46’da, yani tutuşmuş kağıt mendilin fark edilmesinden altı saat sonra nihayet söndürüldüğünde, ölü sayısı otuz biri bulmuştu ve düzinelerce yaralı vardı. Yirmi yaşında bir müzik öğretmeni ertesi gün bir hastane yatağından, “Beni neden yangının ortasına yolladılar?” diye soruyordu. “İnsanların yanmakta olduklarını görebiliyordum. Çığlıklarını duyabiliyordum. Neden kimse kontrolü eline almadı?”

https://www.linkedin.com/pulse/api/edit/embed?embed=%257B%2522request%2522%3A%257B%2522originalUrl%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fwww.youtube.com%252Fwatch%253Fv%3Dsj21xNbNKBQ%2522%2C%2522finalUrl%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fwww.youtube.com%252Fwatch%253Fv%3Dsj21xNbNKBQ%2522%257D%2C%2522images%2522%3A%255B%257B%2522width%2522%3A480%2C%2522url%2522%3A%2522https%3A%252F%252Fi.ytimg.com%252Fvi%252Fsj21xNbNKBQ%252Fhqdefault.jpg%2522%2C%2522height%2522%3A360%257D%255D%2C%2522data%2522%3A%257B%2522com.linkedin.treasury.Video%2522%3A%257B%2522width%2522%3A640%2C%2522html%2522%3A%2522%253Ciframe%2520class%3D%255C%2522embedly-embed%255C%2522%2520src%3D%255C%2522%252F%252Fcdn.embedly.com%252Fwidgets%252Fmedia.html%253Fsrc%3Dhttps%25253A%25252F%25252Fwww.youtube.com%25252Fembed%25252Fsj21xNbNKBQ%25253Ffeature%25253Doembed%26url%3Dhttp%25253A%25252F%25252Fwww.youtube.com%25252Fwatch%25253Fv%25253Dsj21xNbNKBQ%26image%3Dhttps%25253A%25252F%25252Fi.ytimg.com%25252Fvi%25252Fsj21xNbNKBQ%25252Fhqdefault.jpg%26key%3D03fb819bf74246bf972444a07b738ad0%26type%3Dtext%25252Fhtml%26schema%3Dyoutube%255C%2522%2520width%3D%255C%2522640%255C%2522%2520height%3D%255C%2522480%255C%2522%2520scrolling%3D%255C%2522no%255C%2522%2520frameborder%3D%255C%25220%255C%2522%2520allowfullscreen%253E%253C%252Fiframe%253E%2522%2C%2522height%2522%3A480%257D%257D%2C%2522provider%2522%3A%257B%2522display%2522%3A%2522YouTube%2522%2C%2522name%2522%3A%2522YouTube%2522%2C%2522url%2522%3A%2522http%3A%252F%252Fwww.youtube.com%2522%257D%2C%2522author%2522%3A%257B%2522name%2522%3A%2522B251%2522%257D%2C%2522description%2522%3A%257B%2522localized%2522%3A%257B%2522en_US%2522%3A%2522A%2520fire%2520shitted%2520up%2520the%2520insides%2520of%2520an%2520underground%2520station%2520in%2520London%2C%252031%2520died%2520including%2520the%2520brave%2520station%2520officer%2520from%2520Soho%2C%2520Colin%2520Townsley%2520was%2520first%2520in%2520without%2520BA%2C%2520he%2520did%2520it%2520to%2520save%2520many%2520others.%2520the%2520London%2520fire%2520brigade%2520havent%2520forgotten%2520his%2520efforts.%2522%257D%257D%2C%2522title%2522%3A%257B%2522localized%2522%3A%257B%2522en_US%2522%3A%2522Kings%2520Cross%2520fire%25201987%2520news%2520footage%2522%257D%257D%2C%2522type%2522%3A%2522video%2522%257D&signature=AUoQP0xPl3muGlE67FBGvsqQNCjO

***

Bu soruları yanıtlayabilmek için, Londra Metrosu’nun işlevini sürdürebilmesini sağlayan ateşkeslerden birkaçına göz atalım:

Bilet satış görevlileri, yetki alanlarının bilet satışıyla kesinkes sınırlı olduğu konusunda uyarılmışlardı, dolayısıyla yanan bir kağıt mendil gördükleri zaman sınırlarını aşmış olmak korkusuyla kimseyi uyarmadılar.

İstasyon çalışanlarına, yağmurlama sistemlerini ve yangın söndürme cihazlarını nasıl kullanacakları öğretilmemişti, bu donanım farklı bir departmanın denetimi altındaydı.

İstasyonun güvenlik kontrolörü, Londra İtfaiye Teşkilatı’ndan gelen ve yangın riskleri konusunda uyarılar içeren mektubu hiç görmemişti çünkü mektup operasyon direktörüne gönderilmişti ve bu tür bilgiler departmanlar arasında paylaşılmazdı.

Metro Yolcularının gereksiz yere paniğe kapılmalarına sebep olunmaması için, çalışanların itfaiye teşkilatına ancak son çare olarak başvurmaları emredilmişti. İtfaiye ekibi, bilet satış salonunda hortumlarını bağlayabilecekleri musluklar bulunduğu gerçeğini göz ardı ederek, cadde düzeyindeki kendi yangın musluklarını kullanmakta ısrarcı olmuşlardı, çünkü onlara başka kurumların donanımlarını kullanmamaları emredilmişti.

Bazı bakımlardan, bu gayri resmi kuralların her biri kendi içinde mantıklıdır. Örneğin bilet satış görevlilerinin yalnızca bilet satma işine odaklanarak (yangınların uyarıcı belirtilerine karşı gözlerini açık tutmak dahil) başka hiçbir şeyle ilgilenmeme alışkanlıklarının kökeni, yıllar önce Metro’da gişelerin boş kalması yüzünden yaşanan sorunlara dayanıyordu. Gişe görevlilerinin etraftaki çöpleri toplamak ya da turistleri trenlerine yönlendirmek için sık sık yerlerini terk etmelerinden dolayı, gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Bunun uzerine onlara yerlerinden hıç ayrılmadan biletlerini satmaları ve başka hiçbir şey için endişelenmemeleri emredildi. İşe yaramıştı. Kuyruklar ortadan kalktı. Artık gişe görevlileri gişelerinin dışında (yani sorumluluk alanlarının ötesinde) bir terslik fark etseler dahi kendi işlerine bakıyorlardı.

 

İtfaiye ekibinin kendi donanımını kullanmakta ısrar etme alışkanlığına gelince… O da şöyle bir olayın sonucuydu: On yıl önce, başka bir istasyonda çıkan bir yangın şiddetini artırarak devam ederken, itfaiyeciler çok değerli dakikaları hortumlarını yabancı musluklara takmaya çalışarak harcamışlardı. Sonrasında herkes, en iyi yolun bildikleri yol olduğuna karar vermişti.

Başka bir deyişle, bu rutinlerin hiçbiri keyfi olarak tasarlanmamıştı. Hepsinin bir sebebi vardı. Metro o kadar geniş ve karmaşık bir kuruluştu ki, ancak ateşkesler potansiyel engelleri ortadan kaldırdığı zaman faaliyet gösterebiliyordu. Her ateşkes gerçek bir güç dengesi yaratıyordu. Hiçbir departman diğeri üstünde kontrol sahibi değildi.

Ama buna rağmen otuz bir kişi hayatını kaybetti. Londra Metrosu’nun rutin ve ateşkeslerinin hepsi de, büyük bir yangın patlak verene dek mantıklı görünüyordu. Yangınla beraber, korkunç bir gerçek ortaya çıktı: Hiçbir kişi, departman veya bölüm, yolcuların güvenliğinden en üst düzeyde ve tek başına sorumlu değildi. Bazen tek bir önceliğin (ya da tek bir departman, kişi veya amacın), hoşa gitmese de, trenlerin vaktinde kalkmasını sağlayan güç dengesini tehdit etse de, başka her şeyi gölgede bırakması şarttır. Bazen bir ateşkes, her barış halinden daha ağır basan tehlikelere gebedir.

Çalkantılar sırasında organizasyonel alışkanlıklar değişime açık hale geldiğinden, bir yandan insanlara sorumluluk verirken öte yandan daha eşitlikçi bir güç dengesi oluşturmak mümkün olur. Bir kriz aslında o kadar kıymetlidir ki, bazen onun körelip sönmesine izin vermektense, ufukta bir felaketin belirdiği duygusu uyandırmak denenmeye değer bir yoldur.

*Alışkanlıkların Gücü / Charles DUHIGG

https://www.linkedin.com/pulse/kings-cross-metro-istasyonunda-31-ki%C5%9Fiyi-%C3%B6ld%C3%BCrmenin-murat-gurel?trk=hp-feed-article-title-like

 

Satın aldıklarınız bozulmak üzere tasarlandı

Light Bulb Conspiracy (Ampul Komplosu), 2010 yılında Alman yönetmen Cosima Dannoritzer tarafından çekilmiş bir belgesel. Genel olarak anlatılan Planlı Eskitme/Eskime (Planned Obsolesence) uygulamaları üzerinden modern tüketim alışkanlıkları ve sürdürülebilirlik. Mevzuya ve filme derinlemesine girmeden bahsedilmesi gereken birkaç temel noktaya şöyle bir değinelim.

1924’te Cenova’da başta Osram, Philips ve General Electric olmak üzere, dünyanın en büyük ampul üreticileri bir araya gelerek, tüm dünyadaki ampul üretimi ve satışını düzenlemek adına bir kartel kurdular: Phoebus. Bu kartel 1939 yılına kadar katılan tüm büyük şirketlerin üretim standartlarını ve pazar paylarını düzenleyerek küresel ekonominin ilk büyük yapılarından biri oldu. En hatırda kalıcı icraatlarıysa 1880’de bizzat General Electric’in patronu Thomas Edison tarafından tanıtılan ve 1500 saate kadar işlev görebilen ampullerin üretim ve satışını yasaklayıp, tüm ampullerin 1000 saat işlev görebilecek şekilde tasarlanmasına karar vermekti. Gerçi Edison’un konuya bakışını ve AC/DC (Alternatif Akım/Doğru Akım) savaşları sırasında ücretsiz elektrikten kablosuz teknolojiye kadar birçok hayalin önderi Tesla’ya yaptığı fenalıklardan nasıl bir insan olduğunu sanırım bilmeyen yoktur. Phoebus kulağa koca bir komplo teorisi gibi gelebilir, ama hukuka uygun bir biçimde bunu gerçekten yaptılar. Filmde, zamanında Phoebus tarafından hazırlanmış ve dayanıklı ampuller üreten bir firmanın çarptırılacağı para cezasını belirleyen bir tabloya kadar kartele dair tüm belgeler apaçık gösteriliyor. Bir de Livemore, California’daki itfaiye istasyonunda1901 yılından beri sağlıklı bir biçimde çalışmakta olan ampul var. Ampulü izlemek için kullanılan kameraların iki kere değişmesi gerekmiş. 2016 itibarıyla akkor ampullerin ortalama ömrü hâlâ 1000 saattir. 136 yıllık bu başarı küresel ekonominin, tüketmeye devam edelim.

Kaliteli ampuller: 1000 saate kadar garantili

Planlı Eskitme terimi ise ilk olarak Bernard London tarafından 1932’de, ABD’deki büyük ekonomik buhranı sonlandırmak ve insanları tüketime teşvik ederek, veya daha ziyade zorlayarak (sebebini anlatacağım) ekonomiyi büyütmek içintasarlanmış bir kavram. London’ın üretilen ürünlerin belirli bir süre sonrasında yasa zoruyla tüketicinin elinden alınarak, yeni satın almaların yolunun açılmasına dair sunduğu kurtarma planı, zamanında pek destekçi bulamıyor. Planlı eskitme rafa kalkıyor. Ta ki 1940’ların sonuna doğru, savaş sonrası ABD’sinde tüketimi tekrar kıvılcımlandırmak üzere mevzuyu tekrar ele alan endüstriyel tasarımcıBrooke Stevens’a kadar. Stevens, London’ın önerisindeki “zorla” kısmını devre dışı bırakıyor ve bunun yerine Rockefeller ailesinin tabiri caiz ise yancısı, Sigmund Freud’un yeğeni ve II. Dünya savaşı sırasında Nazi “Aydınlanma” ve Propaganda Bakanı Goebbels’in savaş ortamında uyguladığı yöntemleri barış ortamına uyarlamanın yolunu bulan, “Halka İlişkiler” teriminin ve modern reklamcılığın babası Edward Bernays’in izinden giderek işi özetle şöyle bir noktaya getiriyor: İnsanlar yeni modeli satın almamak konusunda özgürler. Ancak yeni model çok daha iyi. Üstelik eskisini tamir ettirmek yenisini almaktan daha pahalıya patlayabilir. Tanıdık geldi mi?

Brooke Stevens

Eğer geldiyse ilk aklınıza gelen yazıcılar olsa gerek. Yazıcı kartuşlarının yazıcının bizzat kendisinden daha pahalı olduğunu hatırlatmama gerek yok diye tahmin ediyorum. Film, kurgusu içinde belirli bir çıktı üretiminden sonra otomatik olarak hata raporları veren yazıcıları da inceliyor. Kullanma kılavuzunda öngörülen çıktı miktarı üretildikten sonra, örnekteki yazıcıda EEPROM adında bir çip devreye giriyor ve cihaz artık kullanılamaz hâle geliyor. Böyle bir derdiniz varsa, filmin sonlarına doğru bu çipi devre dışı bırakacak yazılıma dair bilgi izleyiciyle de paylaşılıyor. Bir bakın derim.

Film akışı boyunca 1940’ta DuPont isimli kimyasal madde üretimi yapan bir şirket tarafından üretilen Naylon kadın çoraplarının fazla dayanıklı olmaları sebebiyle piyasaya zayıflatılarak sürülmesinden, hammadde kıtlığı sebebiyle planlı eskitmeyle işi olmamış komünist Doğu Blok’unda başta Doğru Almanya olmak üzere üretilen ve 25 yıl dayanan buzdolapları ve çamaşır makinelerine (1981’de bir teknoloji fuarında sunulan Doğu Alman yapımı NARVA marka uzun ömürlü ampullerin Batılı yatırımcılar tarafından ilgi görmemesi de ilginç bir not, 1989’da duvarın yıkılması ile NARVA da bildiğimiz Batı ekonomisine ayak uydurmuş) üretim modellerine şöyle bir göz atıyor. Bununla birlikte tüketilen ve yenisi ile değiştirilen elektronik cihazların, elektronik atıkların ticareti yasa dışı olmasına rağmen ikinci el kisvesinde Afrika ülkelerine gönderilmesinin etkileri ve Apple’ın iPod 2 ürününde çevirdiği pil ömrü dalavereleri üzerinden açılan kamu davasına kadar işin tüketici yanını da es geçmiyor.

Teknoloji şirketleri tarafından aptal yerine konulmanın ötesinde mevzu dönüp dolaşıp Gandhi’nin şu sözüne bağlanıyor: “Dünya her insanın ihtiyacını karşılayacak kadar kaynak sunuyor, ancak her insanın hırsını karşılayacak kadar değil.”

Her gün gazetelerde, şurada, burada gördüğümüz büyüme rakamlarının ne olduğunun ne kadar farkındayız? Pardon, nereye doğru büyüyoruz? Fransız ekonomist Serge Latouche’un “De-Growth”, yani geriye doğru büyüme kuramına kulak vermek mi gerekiyor? Belki de. ABD’li komedyen Louis CK konu hakkında cep telefonu üretimi üzerinden diyor ki: “Bir seçiminiz var. Atlar ve mumlarla yaşar ve birbirinize karşı biraz daha kibar davranabilirsiniz ya da çok uzaklarda birinin sırf siz s.çarken YouTube’a kaba bir yorum bırakabilin diye ölçülemez derecelerde acı çekmesine izin verebilirsiniz.” Latouche filmde konuya daha farklı yaklaşıyor: “Bunu yaparsak taş devrine döneceğimiz söyleniyor. Hayır dönmeyiz. 1960’lara döneriz. Ama 1960’lar taş devrinden daha uzak.”

En temel gerçeği en sarih biçimde, termodinamiğin ikinci yasası üzerine albüm yapan Muse’dan albümle aynı adı taşıyan “2nd Law – Unsustainable” isimli şarkıda bulmak mümkün:

Sonsuz büyümeye dayalı bir ekonomi SÜR – DÜ – RÜ – LE – MEZ.

Almayın, vermeyin, ekonomiye can vermeyin.

Light Bulb Conspiracy – Türkçe altyazılı:

https://www.youtube.com/watch?v=NnIWocmal5U

Kaynak:http://vesaire.org/satin-aldiklariniz-bozulmak-uzere-tasarlandi/

Esiyor… Yazsız Geçen Yıl!

Şanslı hatayla façayı kurtaran bir şirket, yazsız geçen korkunç bir yıl, Türk düşmanı bir İngiliz’in edebiyata kazandırdıkları.

Robert B. Thomas

1792 yılında, Robert B. Thomas, bizim Saatli Maarif Takvimi’ne benzer bir almanak yayınlamaya başladı. Bu takvimin -özellikle çiftçilere yararlı olacağı inancıyla, ismini “Old Farmer’s Almanac” (Yaşlı Çiftçinin Takvimi) koydu. Thomas’ın takvimi, ekim/hasat zamanı, yemek tarifleri, özlü sözler, fal gibi bilgilerler doluydu… fakat bu takvimi rakiplerinden ayıran ve meşhur eden en önemli özelliği hava durumu tahminleriydi.

Thomas, almanak çıkmadan önce yıllarca güneş sistemini, astronomi döngülerini, yıllara göre hava değişikliklerini araştırıp, neredeyse yüzde 80’lik doğruluk payına sahip, hava durumu tahmin formülü yarattı. Older Farmer’s Almanac’ın popülaritesi de bu çok gizli formül sayesinde yıllarca devam etti. Çiftçiler bir sene sonra ne ekmesi gerektiğini, hasat zamanını; balıkçılar ne zaman denize çıkmaları gerektiğini; sıradan insanlarda da dışarı çıkarken ceket alıp, almama kararlarını yıllarca bu takvime bakarak karar verdi.

Robert B. Thomas’ın yarattığı bu muhteşem formülü, kendisi dışında yalnızca birkaç kişi gördü. Formül, 1800lü yıllardan bu yana Amerika’nın New Hampshire eyaletinin Dublin şehrinde bir kasada saklanıyor.

Robert B Thomas’ın meşhur takvimi, tarihinin en büyük sınavını 1815 yılında verdi!

1816 yılına ait Old Farmer’s Almanac

1815 yılında, 1816 yılı için takvim içeriği hazırlandı, dizisi yapıldı, basıldı, ve dağıtıldı. Yüzbinlerce kişi takvimi ellerine aldığında ilginç bir hava durumu tahmini ile karşılaştılar. Takvim onlara 1816 yılının Haziran ve Temmuz aylarında kar yağacağını söylüyordu!

20 sene boyunca binlerce kişinin en güvenilir hava durumu kaynağı, bir anda (özellikle rakip firmalar için) alay konusu haline geldi. Aslında durum gayet basitti. Kar yağışı tahmini Thomas’ın formülü ile ilgili değildi… bir hata sonucu takvimde yer alıyordu. Matbaada oluşan bir hata sonucu Ocak ve Şubat tahminleri, Haziran ve Temmuz ayına basılmıştı.

Robert B. Thomas depodaki bütün takvimleri yaktı, satılmayan takvimleri toplattırdı ama iş işten geçmişti. Takvimi yüzbinlerce kişi çoktan satın almıştı. Robert B. Thomas, neredeyse 1 yıl boyunca, insanların hem onunla, hem de takvimle dalga geçişlerini, Haziran ayındaki kar yağışı hakkındaki şakalarını dinlemek zorunda kaldı.

Sonra 1816’nın Haziran ayı geldi!

7 Haziran 1816 günü, Amerika’nın kuzey doğusunda ve Kanada’nın güneyinde kar yağışı başladı! Maine, Massachusetts, New York ve Pennsylvania, Temmuz ayını buzlanma ve kar yağışıyla geçirdi. Bu yalnızca Amerika için değil, dünyanın birçok kesimi için de geçerli olan bir hava durumuydu. Buzlanma ve kar yağışı nedeniyle tüm dünyada kıtlık yaşandı ve yaklaşık 200,000 kişi kıtlık ve hava durumuyla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybetti.

Peki Robert Thomas’ın bu kadar şanslı, yüzbinlerce kişinin bu kadar şansız olmasının nedeni neydi? Bazıları bu garip iklimi yıllar önce ölmüş Başkan Benjamin Franklin’e, bazıları cadılara, bazıları ise dünyanın sonunun geldiğine bağladı. Fakat gerçek neden, bunlardan çok daha bilimsel bir nedene bağlıydı. Günümüz Endonezya sınırları içinde bulunan binlerce metre yüksekliğinde bir neden: Tambora (yanar)Dağı!

10 Nisan 1815 günü patlayan Tambora Yanardağı, son 200 yıllın en büyük yanardağ felaketi olarak adlandırılıyor. Patlama öylesine şiddetli gerçekleşmiş ki ortaya çıkan ses, 1,600 km öteden duyulmuş. Bu nedenle, bilim adamları ortaya çıkan patlama sesinin, kayıtlı tarih içindeki en yüksek ses olarak adlandırıyor. Dağın 3,900 m olan yüksekliği, patlama sonrasında 2,700 m’ye düşmüş. Bu patlama sırasında büyük miktarda zehirli gaz ve eriyik madde, gökyüzünde 5–10 kilometre yukarı kadar çıkmış ve zamanla neredeyse tüm dünyayı turuncu bir bulut olarak kaplamış. Bu zehirli duman bulutu o kadar büyük bir alanı kaplamış ki, güneşten gelen ışınlar yeryüzüne ulaşamaz olmuş ve dünyada küçük çaplı bir iklim değişikliğine yol açmış. Ertesi yıl, yani Old Farmer’s Almanac’ın yanlışlıkla kar yağışı tahmini yaptığı 1816 yılında, tüm dünyada hissedilir derecede sıcaklık düşüşü görülmüş.

Ortaya çıkan bu durum nedeniyle, 1816 senesi “Yazsız Yıl” olarak anılır!

Yazsız Yıl’ın etkileri çok büyük. Kar yağışı ve buzlanma nedeniyle çiftçiler ekinlerini kaybetmiş, buzlanma nedeniyle demiryolları çalışmaz hale gelmiş, hayvanlar için yem bulunamadığından birçok büyükbaş hayvan ölmüş, su kaynakları donmuş, kıtlık ve açlık kendini göstermeye başlamış, insanlar yıllardır yaşadığı evlerini terk edip, diğer bölgelere göç etmeye başlamış, zehirli bulut birçok hastalığa (kolera salgını) neden olmuş. Yanardağ patlaması nedeniyle direk ve endirekt olarak 200,000 kişi hayatını kaybetmiş.

Fakat “Yazsız Yıl” bize çok önemli şeyleri de kazandırmış. Bazen önümüze çıkan engeller, bizim yaratıcı olmamızı sağlar ya, işte öyle. Örneğin zehirli bulutun yarattığı inanılmaz güzellikte güneş batımı, J.M.W. Turner’a ilham kaynağı olmuş; insanların göç etmesi ve bunun yarattığı bir takım olaylar sonucu, göçmen Joseph Smith Mormon dinini yaratmış; atların yemsiz kalıp ölmesi sonucunda atlı vagonlardan mahrum kalan Karl Drais, ilk bisiklet örneklerinden birini icat etmiş. Liste uzayıp gidiyor ama sizi bu yaratıcı olaylardan birini biraz daha derinlemesine paylaşmak istiyorum.

Villa Diodati

İsviçre’de “yaz” tatili yapan birkaç İngiliz, havanın kötü oluşundan ve yapacak çok fazla bir şey olmadığından şikâyetçi olup, orada bulunan başka bir İngiliz’in Geneva Gölü etrafında kiraladığı yazlık evde birkaç hafta geçirmeye karar verirler. Villa Diodati adı verilen bu yazlık evi kiralayan kişi, düzenlediği ilginç partilerle tanınan 28 yaşındaki bir aristokrattır: Lord George Gordon Byron.

13 Haziran 1816 günü, şair Percy Shelley, Percy’nin nişanlısı Mary Godwin, Mary’nin üvey kardeşi Claire Clairmont, ev sahibi Lord Byron ve Lord Byron’un doktoru (ve sevgilisi!) John Polidori yazlıkta bir araya gelirler. Dışarıdaki soğuk yağmur kara dönüşüp, birbirine anlatılan dedikodular ve içilen içkiler tükenince, Dr. John Polidori, misafirlere, Almancadan İngilizceye çevrilmiş, içinde bolca hayalet hikayeleri olan kitapları okumaya başladı. Kitaplar tükenince, Lord Byron misafirlerine bir ilginç bir görev verdi: “Herkes kendi gerilim hikayesini yazsın. En iyilerini burada okuyalım!”

Lord Byron

Bu arada, buraya küçük bir parantez açmak lazım. Yazsız geçen 1816 yılının Haziran ayında, birçok yaratıcı kişiye evini açan ünlü şair Lord George Gordon Byron, hayatını Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya adamış birisi. Barbar olarak gördüğü Türklere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Yunanlılara destek vermek amacıyla Yunanistan’a gelmiş, bizzat savaşın içinde yer almıştır. Yunanlıların Osmanlıya karşı Bağımsızlık Savaşı için çok büyük katkıları olan, Yunanlıların “milli kahraman” olarak nitelendirdiği bir kişidir! Bu arada onu yalnızca Osmanlı düşmanı olarak tanımıyorsunuz. Eğer Don Juaneserini biliyorsanız, o halde Lord Byron’a çok yabancı değilsiniz. Çünkü kendisi bu eserin yazarı! Bitmedi! Eğer işiniz yazılım ise Lord Byron’a çok şey borçlusunuz. Çünkü Lord Byron, dünyadaki ilk yazılımcı Ada Lovelace’in de babası! Yani anlayacağınız adam soğan gibi. Soydukça daha fazla katmana ulaşıyorsunuz. Adam Yunan mitolojisinden bir kahramanın izinden giderek Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmiş! Boru değil!

Şimdi gelelim 1816 Lord Byron Yaz Partisi’nin bize kazandırdıklarına.

Lord Byron’un misafirlerinden istediği “hikaye yarışması” sonucunda, Dr. Polidori yıllar sonra Drakula ve benzeri öykülere ilham kaynağı olacak “Vampir” hikayesini yazar. Yazsız yıl nedeniyle eve kapanan bir başka misafir, 19 yaşındaki Marry (Godwin) Shelley ise dünyanın en iyi bilinen bilim-kurgu hikayelerinden birini yazar: Frankenstein!

Ve bütün bunlar, “Yazsız Yıl” olmasa olmayacaktı!

Kaynak: https://medium.com/turkce/esiyor-yazs%C4%B1z-ge%C3%A7en-y%C4%B1l-44e9097a475f#.17myx5675

Elektrikli Araç Şarj Sistemleri Dünya ve Türkiye Uygulamaları

Giriş

Petrol bağımlısı ülkemizde elektriğin ham madde olarak kullanıldığı elektrikli araç ve toplu taşımacılık sektörlerinin en büyük handikaplarından bir tanesi de doğu bölgelerinde %75’lere kadar çıkan ve ülkemiz ortalaması %15 olan kayıp kaçak oranıdır. Geçtiğimiz sene içinde TBMM’de kabul edilen kanun ile elektrik kullanımından doğan alacakların, düzenli ödeme yapan diğer abonelerden tahsil edilmesinin yolu da kanunen garanti altına alınmıştır. Bütün bu gerçeklere rağmen karamsar bir tablo çizmek yerine elektrikli araç ve şarj teknolojilerinin ülkemizde yaratacağı fırsatlar ve kazançlara odaklanmak istedim.

Elektrikli araçların dünya genelinde ABD, Avrupa, Çin ve Japonya gibi teknolojide ileri olan ülkelerde hızla yaygınlaştığı bilinmektedir. Nitekim Şekil 1’deki 2015 küresel elektrikli araç kullanım istatistiklerine göre dünyada en çok ABD’de 275.104, Japonya’da 108.248, Çin’de 83.198, Hollanda’da 43.762 ve Norveç’te 40.887 elektrikli araç kullanılmaktadır.

Şekil 1: Ülkeler bazında Elektrikli Araç İstatistikleri (http://www.iea.org)

Elektrikli araçların toplam pazardan aldığı pay oranları incelendiğinde Norveç’te bu oranın %13’e geldiği, Hollanda’nın %4, ABD’nin %2.5 ve İsveç’in %2 gibi oranları yakaladığı görülmektedir (Şekil 2). Hatta geçtiğimiz aylarda, Japonya’daki elektrikli şarj istasyon sayısının ülkedeki petrol satış istasyon sayısını geçtiği açıklanmıştır. Bilinen otomobil üreticileri haricinde elektrikli otomobil üreticisi olarak 5 sene önce adını bile duymadığımız Tesla (ABD) ve BYD (Çin) gibi firmalar pazara yenilikçi tasarımlarla girmekte, hatta Apple gibi bilişim devlerinin de elektrikli araç üretmek için fırsat kolladıkları bilinmektedir.

Şekil 2: Ülkeler bazında Elektrikli Araçların aldığı pazar payı (http://www.iea.org)

Ülkemizdeki Son Durum

Ülkemizde son bir sene içinde BMW i3 ve BMW i8 ile Renault Zoe gibi elektrikli binek otomobil modelleri piyasaya sunulmuş olup bu araçlar tam olarak şarj edilmiş batarya ile 120 – 200 km arası menzil yapabilmektedirler. Yaklaşık olarak 200 adet satıldığı tahmin edilen elektrikli araçların ülkemizde kullanımının yaygınlaşması için en önemli şart şarj istasyonlarının yeterli sayıda ve sürücülerin kolay erişebileceği lokasyonlarda kullanıma açık ve erişilebilir olmasıdır. Evde, iş yerinde, AVM’de veya umuma açık istasyonlarda kurulacak şarj istasyonları Şekil 3’te gösterildiği gibi talebe göre planlanıp kurulmalıdır. Nitekim bu konuda bir kaç firma Türkiye’de faaliyete başlamış olup ağırlıklı olarak İstanbul olmak üzere AVM veya iş merkezlerine şarj istasyonları kurup işletmektedirler. Ancak, EPDK tarafından henüz elektrikli araçlar ve şarj sistemleri ilgili herhangi bir mevzuat düzenlemesi henüz yapılmadığı için bağımsız operatörler elektrik dağıtım şirketlerinden veya EPDK’dan onay almadan istedikleri yere şarj istasyonu kurmaktadırlar. Elektrikli araç sayısının çoğalması ve dolaylı olarak şarj istasyonu sayısının artması durumunda EPDK tarafından lisans yönetmeliğinin yayınlanması gerekecektir zira şarj istasyonlarının şebekeye olan etkilerinin incelenerek proje başvurusunun dağıtım şirketine yapılarak onay alınması şebeke emniyeti açısından önem taşımaktadır.

Şekil 3: Elektrikli Araç Ekosistemi (Kaynak: AeroVironment)

Elektrikli otomobillerin haricinde taksi veya otobüs gibi ticari araçlarda da elektrikli sistemlere geçişin hızlanarak 5-10 sene içinde toplu taşıma ve ticari ulaşım pazarında büyük pay alması beklenmektedir. Nitekim STM ve TEMSA geçtiğimiz ay içinde yaptıkları işbirliği anlaşması ile ülkemizde ilk defa elektrikli otobüs sistemi geliştireceklerdir. İşbirliği sayesinde TEMSA tarafından yürütülen SmartMobility programlarının, başta üretim, bakım, lojistik, pazarlama, bilgi teknolojileri ve inovasyon faaliyetleri olmak üzere operasyonlarda müşteri memnuniyetini ve güvenliği ön planda tutarak teknolojik olarak geliştirilmesi sağlanırken bu kapsamda ortaya çıkacak ihtiyaçlar için büyük veri algoritmaları kullanılarak ileri seviye veri analitiği, veri bilimi, optimizasyon uygulamaları ve çeşitli yazılımlar aracılığı ile çözümler geliştirilecektir. Otobüs güzergahı boyunca duraklarda kısa sürede yukarıdan hızlı şarj edebilen pantograflı sistemin de ülkemizde uygulanmaya alınması planlanmaktadır. . Aynı şekilde ticari araçlarda ve taksilerde de benzer bir dönüşümün bir kaç sene içinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Hollanda ve Norveç’te neredeyse tüm taksiler elektrikli olup sessiz, çevre dostu, düşük yakıt maliyetli olarak hizmet vermektedirler.

Şekil 4: Durakta yukarıdan şarj edilebilir elektrikli otobüsler (Aerovironment)

Elektrikli Şarj Sistemleri

Elektrikli Şarj sistemleri ev, işyeri ve umuma açık ve DC hızlı şarj sistemleri olmak üzere üç kategoride değerlendirilebilir. Ayrıca acil durumlarda ve herhangi bir yerde şarj edebilmek için mobil ve taşınabilir şarj sistemleri de kullanılmalıdır. Ev tipi şarj cihazlarının 16 Amper Monofaz olarak kullanımı apartman ve bağımsız villalar için daha uygundur. İş yerleri ve paylaşımlı şarj istasyonları için ise 30 Amper Monofaze (230±23V AC) veya (Trifaze 400±40V AC) olarak kullanımı şarj süresini daha da hızlandıracaktır ancak boş bir bataryanın şarj süresi yine de 2-3 saati bulacaktır. 10-30 dakika içinde hızlı şarj edebilecek kabiliyeti sadece DC şarj istasyonları sağlamakta olup 25kW ile 150kW arası güçte kurulabilirler ancak DC hızlı şarj istasyonunun yaklaşık maliyeti 30.000 ABD Dolar civarındadır.

Elektrikli Şarj İstasyonları Yaygınlaştırma Stratejisi

Piyasadaki mevcut elektrikli araç modelleri incelendiğinde Tesla gibi süper-lüks ve gelişmiş modelleri saymazsak, dolu batarya ile genellikle 100-150 km menzil yapılabilmektedir (Şekil 5). Tesla’nın S85 modeli 450 km kadar sürüş mesafesine sahip olup şu anda piyasada bilinen en uzun menzile sahip araçtır.

Şekil 5: Piyasadaki elektrikli araçların dolu batarya ile gidebildiği minimum-maksimum menzil

Yukarıdaki tablo bize günümüz teknolojisine sahip elektrikli araçların şehir içi kullanımına daha uygun olduğunu söylemektedir. Ancak bu noktada şehrin uygun noktalarına kurulacak hızlı şarj istasyonları sürücülerin psikolojik olarak rahat hissetmeleri ve menzil endişelerini azaltması açısından çok büyük öneme sahiptir.

Buna verilecek en güzel örnek Japon Elektrik Şirketi TEPCO’nun 2007 senesinde Mitsubishi marka elektrikli araçları servis aracı olarak devreye sokmasıyla birlikte şirket sürücülerinin elektrikli araçları Şekil 6 (a)’daki gibi çok küçük bir alan içinde kullanmaları şirketin dikkatini çekmiştir (Kaynak: Tokyo Electric Power Company. Communication with AeroVironment staff March 2009. Effects of fast chargers on an EV fleet). Yapılan araştırma sonucunda araç bataryalarının TESCO’nun merkezinde her gece saatlerce şarj edilmesi sürücülerin yolda kalma endişesini arttırmaktaydı. 2008 senesinde yine TESCO’nun merkezine DC hızlı şarj istasyonu kurulduktan sonra şirket sürücüleri psikolojik olarak rahatlamışlar ve çok daha geniş bir alanda elektrikli araçları ile görev yapmaya başlamışlardır (Şekil 6 (b)).

Şekil 6 (a): Yavaş Şarj cihazları kullanılması durumunda servis araçlarının dolaştığı alanın büyüklüğü 

(b) Hızlı DC şarj istasyonu kurulduktan sonra servis araçlarının dolaştığı alanın büyüklüğü

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/elektrikli-ara%C3%A7-%C5%9Farj-sistemleri-d%C3%BCnya-ve-t%C3%BCrkiye-k%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC-ph-d-?trk=hp-feed-article-title-like

Call Brussels

Teknoloji ile Turizm nasıl buluşur? Brüksel Turizm Bakanlığı ve Air Brussels’ın ortak çalışması “Call Brussels”… İnteraktif kampanya için, meydanlara 2 telefon kulübesi yerleştirildi. Brüksel’in son günlerde nasıl olduğunu merak edenler, internet sitesine yerleştirilen ücretsiz “Hemen Ara” butonları sayesinde telefon kulübelerinin bulunduğu 2 bölgeden birini seçerek telefon ahizesini kaldıran ilk Brükselliyle konuşmaya başladı. https://lnkd.in/dNepEx3

Binalar 3 boyutlu yazıcıdan çıkınca inşaat sektörüne ne olur?

“Hadi canım sen de, hiç koskoca bina 3 boyutlu yazıcıdan çıkar mı?” filan demeyin. Çalışmalar o yönde uzun süredir devam ediyor. İnşaat söz konusu olduğunda hem malzemelerin çeşitleneceği, hem de inşaat sektöründe yapım teknolojisinin olduğu gibi değişeceği yeni bir döneme doğru gidiyoruz. Farkına varmakta fayda var.

Çalışmalar devam ediyor derken  bunun artık sadece akademik çalışmalarla sınırlı olmadığının da altını önemle çizmek gerekiyor. Malzeme biliminde dünyanın önde gelen üniversitelerinde yıllardır çalışılan bu konu, artık şirketlerin de gündeminde. Ticari aşamaya geçmiş bile. Daha önce bunu yapan Hollanda’da bir iki şirket varken son birkaç yılda Çinli şirketlerde de bir hareketlenme görülüyor. Oralarda dünya değişirken biz ise burada, tarihten hiçbir ders almadan yolumuza devam ediyoruz. Bakın mesela Boğaz’a üçüncü köprüyü yapıyoruz ama hala köprü nasıl yapılır bilen, köprü yapma teknolojisini yönlendiren bir inşaat şirketimiz yok. Sizce köprü inşaatı teknolojisini kapmak için Boğaz’a kaç köprü daha yapmamız lazım? Bu üçüncü köprü işinde benim en çok kanıma dokunan hala hafriyatı Türklerin, inşaatı ise yabancıların yapmasıdır. Ne diyeyim? Demek ki yaklaşık 50 yıldır Türkiye’de bu alanda milim ilerleme kaydedememişiz. Üç köprü ve sıfır öğrenme. Nokta. Yandaşa kaynak aktarmaktan inşaatı bir sanayi politikası aracı olarak kullanmayı hala beceremiyor Türkiye’nin siyasetçileri. Dün de böyleydi, maalesef bugün de böyle.

Doğrusu ya, ben inşaat sektörümüzün kendi geleceği üzerine süratle düşünmeye başlaması gerektiğini görüyorum. Düşünmezlerse ne olur? Başkalarının taşeronu olmaya devam ederler. Başkaları talimat verir, bizimkiler ne kadar anlarlarsa o kadar yapmaya çalışırlar artık. Diyeceksiniz, “zaten öyle yapmıyorlar mı?” İşte ben artık öyle olmasalar, diyorum. Türkiye ekonomisi dönüşecekse, öncelikle değişecek sektörlerden birinin de inşaat sektörü olması lazım. Yoksa bu “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsü inşaat sektörüne yakında çok büyük zarar verecek. Bakın “üç kuruşa beş toprak kapatıp siyasiyi ayarlayıp voliyi vuracağız” derken neler kaçıyor? Gelin anlatayım.

Dünya değişiyor. Türkiye değişmemekte direniyor. İsterseniz önce şu üç boyutlu yazıcıdan nasıl bina çıkar oraya döneyim. Artık bina yapma teknolojisinin tamamen değişeceği bir döneme giriyoruz. Teknik olarak baktığınızda, yeterince büyük bir üç boyutlu yazıcı tasarlarsanız, gökdeleni bile bir yazıcıdan çıkartabilmeniz mümkün. Şimdilik olmaz diye baksak bile, binanın parçalarını üç boyutlu yazıcılarda amaca uygun olarak üretebilmek mümkün. Katmanlı üretim teknikleri günümüzün yongalı üretim tekniklerinin yerini alacak gibi duruyor. Eskiden bir şeyin içinden başka bir şey çıkartırdık, şimdi o bir şeyi yoktan yapabilmek mümkün. Etrafa yonga saçmadan, amaca uygun üretebilmek mümkün artık. Ne oluyor? Maliyet azalıyor. Ayrıca inşaatın her bir bölümünde kullanacağınız malzemeyi ayrı ayrı seçebilmek de mümkün. Çalışmalar bu minval üzerinde devam ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla, üç boyutlu yazıcılar ve nanoteknoloji inşaat sektörünü değiştirecek. Çevreye duyarlı binalar umduğumuzdan çabuk ve umduğumuzdan ucuza gelecek.

İkinci olarak, burada değişenin ne olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek isterim. İnşaat işinde tasarımın, bilgisayar başında harcanan zamanın önemi artarken, taşeronların yaptığı işin önemi süratle azalıyor. Anlamakta güçlük çekecekler için bir daha söyleyeyim: İnşaat işinde Türk inşaat şirketlerinin üstlendiği taşeronluk işlerinin katma değer içinde önemi azalırken,inşaat sektöründe malzeme biliminin ve yeni teknolojilerin önemi artacak. Bildiğimiz işler tarihe karışırken bilmediğimiz işlerin önemi artacak. Orta 2’den terklere inşaatta yapacak iş kalmayacak. Ne zaman? Şimdi inşaat sektörü için üretmeye başladıkları inovatif malzemelerin binalarda kullanımı yaygınlaştığında. Binaları üç boyutlu yazıcıdan çıkartmak mümkün hale geldiğinde. Çok mu zaman geçecek bunlar için? Hayır. Öyle bilim kurgu filan değil yani.

Üçüncüsü, binalar üç boyutlu yazıcıdan çıkmaya başladığında, bina yapmak için kol gücü kullanmak neredeyse hiç gerekmeyecek. Onu da ekleyeyim ki, Türkiye’nin Orta 2’den terk bir işgücüne iş yaratmasının artık giderek zorlaşacağını bir kere daha not etmiş olayım. Pek yakında, “canım inşaat sektörü istihdam için önemli” lafını tekrarlamak dahi mümkün olmayacak. Bana öyle geliyor.

Geçenlerde ülkede binalar göğe doğru yükselirken “asansör araştırmaları merkezi olmayan” bir inşaat sektöründen hayır çıkmayacağının altını özellikle çizmiştim. Şimdi aynı meseleyi üç boyutlu yazıcı konusunda da söyleyeyim. Yeni üretim teknikleri ve malzemelerden haberi olmayan,  bu yönde bilimsel ve teknolojik kapasite inşa etmeyen inşaat sektörü ve inşaat malzemeleri sektöründen hiçbir şey olmaz.  Ben her iki sektörün de kendi gelecekleri ve Türkiye üzerine daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. İnşaat sektörü değişmeden Türkiye zor değişir gibi geliyor bana.

Şimdi diyeceksiniz ki, siyasetin finansmanı şeffaflaşmadan, arsa rantı coşkusu bitmez. O bitmezse, iş bizatihi inşaat yapmaya hiç gelmez. Doğru. Ama o da bitecek, o da bitecek. Hepsi bitecek. Onlar bitmezse, Türkiye bitecek. Hep arafta kalacak bir ülkeye dönüşecek. Şimdiden geleceğin nasıl olacağını düşünmeye başlamakta fayda var. Benden size söylemesi.

İnşaat sektörünün öncelikle “siyasilerle el ele, rant cephesinde” görüntüsünü değiştirmesi gerekiyor. “Faiz rantı haram da, arsa rantı helal mi?” dönemi biterken inşaat sektörünün de kendisini yeniden tanımlamasında fayda var. Not edeyim. Konuşuruz.

Kaynak: http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5347